24 Eylül 2010 Pazar
MUSA Ö. KIROĞLU
"Ben" diyenlerin dayanılmaz hafifliği
musakiroğlu@mynet.com

 “Ben” diyenlerin, dünyayı “ben merkezli” görenlerin zoru nedir hiç düşündünüz mü? Bunlar, başkalarından farklı, başkalarından üstün müdürler ki böyle “ben, ben” deyip dururlar?

 Hiçbir şey değildirler aslında. Hastalıklıdırlar.. Beyinlerinin önü ile arkası hiç bir zaman bir değildir.

 Konuyla ilgili üstad Çetin Altan'ın çok beğendiğim yazısını siz okurlarımla paylaşmayı özellikle istedim.

 Bakın neler söylüyor değerli üstadımız “ben2 diyenlerin ruhsal sapmaları hakkında:

 Mesleksel takıntıların rüyalardaki karabasanları

Milliyet- 23 Eylül 2010

Bir “bilgisayar programlama uzmanı” olan ve bunun üniversite düzeyinde derslerini de veren yeğenim Arzu Alpagut'tan, yeni bir şey öğrendim. Siyasi olsun olmasın, bazı resmi ve uluslararası toplantılarda söz alanların, kaç kez “Ben” dedikleri saptanmaya başlamış. İnsan merak ediyor: -Acaba en çok hangi çevrelerden gelenler, kendilerini dinleyenlere karşı konuşmaya başladıklarında, “Ben, ben, ben, ben...” diyorlar? TV'lerde, küçük çocukların psikolojisi ve onlara karşı nasıl davranılması gerektiği konularında, “pedagoglar”ın yaptığı açıklamalar da yaygınlaştı. Pedagoglar, 3-4 yaşlarına kadar küçük çocukların “ben merkezli” olduklarını söylüyorlar. Ya büyükler arasında “ben merkezli” olanlar? Oyuncaklı bir konudur; “adam yerine konma”, “varlığını kanıtlama”, “üstünlüğüne ilgi çekme” ihtiyacının, “tatmin arama” mekanizmaları... Colombia'daki gençler arasında, sakıncalı bir cesaret gösterisi, ajans haberlerine kadar yansımakta... Gençler, tren yollarının ortasına yatıyor ve trenlerin üstlerinden geçip gitmesini göze alma cesaretinde yarışıyorlarmış. Cesaret gösterisi, kahramanlık, yiğitlik... Hele hele bir de, alkışlar kopuyor, sırtlar sıvazlanıyorsa... O da “üstünlüğünü kanıtlama” özlemlerine, bir “tatmin” rahatlaması değil mi? Ancak, memeli canlılar arasında İNSAN'ın, bir de 8 saatlik bir uykuya ihtiyacı var. Uyanıkken yere dikey olan ve kalbi daha çok yoran “kan dolaşımı”, yatağa sırt üstü, yan üstü yattığında; yere paralel olarak, kalbi o kadar yormadan dolaşmaya başlıyor. Gündüzleri “ben merkezli olmak”, “kendini kanıtlamaya çalışmak”; göz kapakları ağırlaştığında ve uykular bastırdığında hemen kayboluveriyor.

Bir de görülen rüyalar var uykularda; hepsi de “Amerikan rüyası” değil onların; kimisi de bir “kAbus”, bir karabasan”... Mesleklerin, rüyalar ve özellikle de “karabasanlar” üstündeki etkileri pek incelenmiş değil. Bir pilot için, rüyasında kullandığı uçağın yere doğru çakıldığını görmek, tam bir kAbustur. Acaba bir beyin cerrahı için en korkunç rüya nedir? Belki de bir ameliyat masasında, kendi beyninin açılması... Bundan 350 yıl önce Blaise Pascal: -Bir kral, demişti; 8 saatlik uykusunda dilenci olduğunu; bir dilenci de, 8 saatlik uykusunda kral olduğunu görüyorsa; hiçbir fark kalmaz aralarında... Mümkün olsaydı da yargıçların, generallerin, valilerin, itfaiyecilerin, aşçıların, kaptanların, terzilerin, ambulans şoförlerinin, siyasi liderlerin, işadamlarının zaman zaman geceleri rüyalarında gördükleri “karabasanlar” incelenebilseydi... Dış görünüşlerdeki başarılara, alkışlara, pırıltılı olanaklara karşın; kimlerin aynı zamanda bir “cendere” içinde yaşadığı da ortaya çıkmaz mıydı? Üstünde pek durulmamış 2 ilginç konu: 1- Meslekler rüyaları ne kadar etkiliyor? 2-Değişen çağlar rüyaları ne kadar etkiliyor? Türkiye'de “ülke sorunları”, İNSAN gerçeğini umursamazlıktan gelmeyi, kendine kazma kürek edinmiş. Bursa Uludağ hastanesinde çıkan yangın sırasında, hastanede dünyaya gelen bebek; acaba bir ömür hiç farkında olmayacak mı, bir yangının içinde doğduğunun, yoksa -kendisi farkında olmasa da - o yangında doğuş, etkileyecek mi rüyalarını da? Henüz tam çözümlenememiş bir sorun... Geceleri bir türlü uyuyamamak da, epey yaygın. Geçenlerde Hakkı Devrim de değiniyordu bu konuya... Genç dostlarla konuştuğumda; ortak istemlerinin, “sükseli iyi bir hayat” olduğunu gözlüyorum. Kimi örnek aldıklarını, kime benzemek istediklerini sorduğumda; içlerinden geçeni açıklamıyorlar. Bir başka özellikleri de, “yerel”e fazla saplanıp kalmış olmaları; sanki “evrensel bir dünya” yokmuş gibi... Bir de, ailelerinin kendi yaşlarındayken en sık gördükleri “karabasanları” merak etseler... Örneğin bir zamanlar bendeniz, bütün okulları bitirdiğim halde kimseyi inandıramadığım için, yeniden okula başladığımı görürdüm sık sık... Bir gün rüyalar da, kayıt altına alınabilir ve kimlerin rüyalarında neler görmüş olduğu TV ekranlarına yansıtılabilirse... Ola ki “ülke sorunlarının çözümü” daha da kolaylaşabilir. Vaktiyle rahmetli babam, hayat için: -Ya hab (rüya), ya hayal, ya efsanedir, der dururdu. Acaba haklı mıydı?



Bu Haber 2120 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
BU YAZARIN DAHA ÖNCEKİ YAZILARI