28 Haziran 2013 Pazar
MUHAMMED SIDDIK ÖZ
Taksim Gezi Parkı Düşünceleri
msiddikoz@gmail.com

Aziz okuyucular Trabzon-Ünye-Samsun arasında mekik dokurken nihayet Ünye'de kalmaya karar verdim. Daha önce de böyle bir karar vermiş olmama rağmen devamlı Ünye de kalamamış, kışı Trabzon'da geçirmek zorunda kalmıştım. Trabzon'da görev yapan kızım ve damadım Samsun'a tayin olunca bize de Ünye'ye dönmek icap etti. Bu bakımdan gazeteye yazı yazmam ve göndermem zaman zaman aksadı. Bundan sonra daha düzenli ve Cuma günleri yazmaya gayret edeceğim inşallah.                                        

Bu arada İstanbul'da kızılca kıyamet koptu. Hala da tam düzeldi diyemeyiz. Beş on tane ağaç söküldü, yerleri değişti diye başlayan protestolar daha sonra ne korkunç hallere geldi. Kimlerin işine yaradı? Kimler kazandı? Kimler kaybetti? Milyonlarca zarar ziyan İstanbul'un hatta Türkiye'nin sarsılan imajı ve prestiji!

Bütün bu işler herhalde beş on ağacın sökülmesi ya da kesilmesi dolayısıyla meydana gelmiştir demek, hiç de inandırıcı değildir. Asıl sebeplerin çok daha ciddi, derin, siyasi ve ideolojik olduğu gün gibi ortaya çıkmıştır.

Bu konuda taraflı tarafsız, yandaş yoldaş sözlü ve yazılı basında birçok haber ve yorumlar çıktı. Bunlardan bir ikisini sizlerle paylaşmak istedim.

16 Haziran 2013 tarihli Yeni Şafak gazetesinin GEZİ OLAYLARI ile ilgili verdiği ilavede Bercan Tutar'ın yorumu olayların arka planını ortaya koyar nitelikte. “GEZİ PARKI'NDAKİ “kulturkampf”(kültür savaşı) başlıklı makalesi çok dikkat çekici. Şöyle yazmış; “. . . . . . . .

 

Gezi Parkı'ndaki 'Kulturkampf'

Gezi Parkı olaylarıyla tırmandırılan süreç, Türkiye'yi küresel ve bölgesel denklemlerde güçlü bir pozisyona getiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a yönelik bir 'sivil darbe ve had bildirme' girişimidir.

Bunu İsrail Meclis Başkan Yardımcısı Moshe Feiglin bile itiraf etti. İsrailli siyasetçi, arzusunu 'Olayların Erdoğan düşene kadar sürmesi için dua ediyoruz' diyerek 'mertçe' dile getirdi.

Bu anlamda, hem aktörler hem bu aktörlerin devreye soktuğu yerel ve uluslararası 'ideolojik aygıtlar' açısından Gezi Parkı olayları, 1997'de Necmettin Erbakan'ı iktidardan uzaklaştıran 28 Şubat süreciyle amaç ve yöntem açısından büyük bir benzerlik gösteriyor.

28 Şubat post-modern darbesinde olduğu gibi Gezi eylemleriyle başlatılan 'post-seküler' süreçte de yine Batı'nın kontrolündeki medya, finans ve siyasi çevrelerinden oluşan 'kirli ittifaklar' başat rol oynuyor.

Bu yeni süreçte aktörler ve araçlar değişse de, farklı hayat tarzları arasındaki gerilim üzerine konuşlandırılmış aynı söylem retoriği ve çatışmaya odaklanan aynı siyasi basınç metodolojisi çıkıyor karşımıza.

Özellikle yabancı basının söylem rejiminde, Erdoğan'ın şahsında Müslüman Türkiye'ye dair imajlar, oryantalist bakışın bir ürünü olarak bu kez 'otoriterlik, sultanlık ve padişahlık' üzerinden tekrar üretilmektedir.

28 Şubat'taki 'sahne ve imaj' ikilisine dayalı 'yıpratarak inşa çalışması' da yine ön planda.

Burada, küresel emperyalizmin vitrini konumundaki batılı basının 'gerilla tarzı gazeteciliği' en ön cephede savaşıyor.

28 Şubat'ta batılı hayat tarzı siyasi argümanlarla savunulmuştu.

Şimdi ise sahnedeki Gezi Parkı eylemleri üzerinden batılı hayat tarzı bu kez sosyolojik tezlerle savunuluyor.

ÇATIŞMANIN KUMANDA MERKEZİ

Türkiye'nin, batının ustası olduğu 'kulturkampf' (kültür savaşı) yöntemi ile istikrarsızlaştırılmak istendiği açık.

Hiç kuşkusuz şu anki 'kulturkampf'ın kumanda merkezinde de 28 Şubat'ı planlayanlar var.

Türkiye'deki sistemi yeniden yapılandırmayı hedef edinen Atlantik'in her iki yakasındaki odakların yeni müdahale araçları ise belirli kurum ve aktörlerin mobilizasyonuna dayanıyor.

28 Şubat'taki dizayn ve sistemi yapılandırma çalışması, askerler ve ulusal basın üzerinden yürütülmüştü.

Ancak şimdiki süreç yabancı basın üzerinden yapılandırılıyor.

CNN ve BBC başta olmak üzere Gezi eylemleriyle ilgili kurgulanan haberler, hem hedef kitleleri istenilen şekilde bilgilendiriyor hem de hedef kitlenin düşünce dünyasını şekillendirerek onları sürecin bir parçası haline getiriyor.

Peki bu yeni sürecin kumanda merkezinde kimler var?

Bunun net cevabını 1997'deki post-modern darbenin aktörlerini hatırlayarak vermek mümkün.

Türkiye'de olan biten her şeyin merkezinde ince dengelere dayalı 'girift dış bağlantılar' bulunduğunu unutmamak lazım.

'İsrail destekli bir darbe miydi 28 Şubat' sorusuna Cengiz Çandar şu cevabı veriyor:

'Tabii öyleydi. Türkiye-İsrail işbirliği ve askeri ilişkileri 28 Şubat'la nereden nereye gitti, hangi rakamlara ve mali boyutlara vardı görmek gerekir.'

İsrail lobisinin 28 Şubat'taki etkinliğini bizzat 28 Şubat'ın ünlü ismi Çevik Bir de itiraf ediyor.

Bir, 2002 yılında Middle East Quarterly dergisinde İsrailli stratejist Martin Sherman ile ortak yazdığı 'Formula for Stability: Turkey Plus Israel' (İstikrar İçin Formül: Türkiye Artı İsrail) makalesinde, 'Türkiye'nin yönünü İslam'a çeviren ve İsrail-Türkiye ilişkilerini tehlikeye düşüren Erbakan'ın politikalarını, kolları bağlı seyretmedik' diyerek üzerine düşeni yerine getirdiğini vurgulamıştı.

28 Şubat'ın 'Amerika boyutu'nda yer alanlardan dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright ise muhtıradan iki hafta sonra 12 Mart 1997'de Türkiye ile yakından ilgilenen Bernard Lewis, Richard Perle ve Paul Wolfowitz gibi isimlerin katıldığı Washington'daki toplantıda 'askeri darbe olmaksızın Erbakan hükümeti gitmelidir' kararını aldı.

ŞECAAT ARZEDENLERİN KİRLİ GEÇMİŞİ

Nitekim Albright başkanlığındaki toplantıya katılanlar daha sonra Türk medyasına yaptıkları açıklamalarda, '28 Şubat için sessiz kaldık ve gözlerimizi biraz yumduk' itirafında bulundu.

Şu anki 'post-seküler Gezi süreci'nde en ön safta yer alan ve haberleriyle lav püsküren batı basını, acaba 28 Şubat sürecinde nasıl bir tutum takınmıştı.

Batı medyası 28 Şubat 1997'de verilen muhtırayı, ertesi günü (1 Mart) ağız birliği etmişçesine alaylı yorumlarla, Erbakan'a ve onun temsil ettiği değerlere dair pejoratif ve saldırgan bir üslupla pazarladı.

İşte o kirli yorumlardan bir demet…

Die Welt (Almanya): Laikliğin bekçisi olan Demirel ve generaller, İslamcı Başbakan Erbakan'ı hizaya soktu.

Corriere Della Sera (İtalya): Askerler Erbakan'ı yargıladı. 1974 Kıbrıs çıkarması öncesinde bile MGK toplantısı bu kadar uzun sürmemişti.

La Repubblica (İtalya): Generaller, Erbakan'ı tehdit etti. Türkiye'ye şeriatı getirmeyi amaçlayan Erbakan'ın kulakları çekildi.

AFP (Fransa): MGK, Türkiye Cumhuriyeti'nin çağdaş uygarlık yolunda gelişmesini güvence altına alan yasalardan ödün verilmeyeceğini ilan etti.

Le Monde (Fransa): Generallerin Erbakan'a karşı sabırları artık tükendi.

Reuters (İngiltere): Laik generaller, İslamcıların önderliğindeki hükümeti laiklikten ayrılmaması konusunda uyardı.

AP (ABD): MGK, Türkiye'nin laik kimliğini savunma çağrısı yaptı. Erbakan'ı uyaran Cumhurbaşkanı Demirel 'İslami eğilimlerin devlet kurumlarına sızması önlenmelidir. Okullar, yerel yönetimler, üniversiteler, adli sistem ve Silahlı Kuvvetler korunmalıdır' dedi.

Görüldüğü gibi, demokrasi havarisi kesilen batı medyasının bütün yorum ve haberlerinde ana vurgu, askeri müdahale üzerinde değil.

Haberlerde askere en ufak bir eleştiri dahi getirilmiyor.

Bu yetmezmiş gibi askerin anti-demokratik girişimi de alkışlanıyor.

Bugünlerde de sık sık şahit olduğumuz gibi batı medyasının içinde bulunduğu ahlaki, kültürel ve siyasi çöküntü bütün çıplaklığıyla ortada.

Bu medya, kendi ülkelerinde asla kabul görülmeyen bir yöntem olan darbeyi Müslümanlara karşı yapıldığında savunan, hatta bunun bir zaruret olduğuna inanan çarpık bir zihniyete sahip.

Bu zihniyet şimdi de CNN'nin yaptığı gibi Erdoğan'ı devirmek için en ön cephede gerilla gazeteciliği yapıyor.

Ancak 1997'de 'demokrasiye balans ayarı' yapanların karşısında efendiliğini bozmayan Erbakan'ın aksine bu kez savaşmaya hazır Kasımpaşalı bir Erdoğan var.

Erdoğan'ın arkasında da kenetlenen milletin kararlılığı bulunuyor.

Bu kararlılık, ona kılıç çekenlerin oyununu bozuyor. Bu kararlılık, sadece ABD ve Avrupa'daki bazı finans ve siyasi çevrelerin kimyasını değil, bu kesimlerin Türkiye'deki kurşun askeri konumundaki bazı ulusal medya organlarının da bütün semiyotik anlam dünyasını tuzla buz ediyor.

Bu nedenle, Batı dünyasının kültürel huzursuzluğunu 'kulturkampf' yoluyla Türkiye'ye ihraç projesi bu kez tutmayacak.



Bu Haber 921 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
BU YAZARIN DAHA ÖNCEKİ YAZILARI