15 Şubat 2014 Pazar
ARİF TAKICI
Biraz Yanalım
atakici52@hotmail.com

Ben Burunucu çömlekçi Mahallesinde doğup büyüdüm.  Benim çocukluğumda mahallemizde herkesin geçim kaynağı olan ve Ünye için de önemli derecede ekonomik girdi sağlayan çömlek fabrikaları( atölyeleri)  vardı.   Benim Fahri Ağabeyim de mükemmel bir çömlek ustasıydı. Öyle bir çömlek ustasıydı ki… Çamur ile konuşur ve konuştururdu adeta. Bırakın çömlek yapmayı,  karşısına geçseniz, birkaç dakikada sizin heykelinizi bile yapardı.

     Yapılan çömleğin kaliteli olabilmesi için uygun çamurun bulunması, o çamurun iyi dinlenmesi, dikkatle işlenmesi, uygun şekilde ‘' topaç yapılması,  ustanın ellerinde malın cins ve niteliğine göre şekillenmesi,  gereken zaman kadar kendi halinde kurumaya bırakılması, sonra da malın cinsine göre sırasıyla fırına yerleştirilmesi, fırının yakılarak ürünün gerektiği zaman kadar pişirilmesi, sonra ateşin dozunu azaltarak yavaş yavaş soğuma işlemine tabi tutulması, sonra ise soğuma işleminin belli düzeye gelmesi ile birlikte malın fırından boşaltılması gibi, daha sayabileceğimiz bir sürü işlem gerekiyordu.

                  O zamanlar Ülkemizin diğer yerlerinde olduğu gibi Ünye dede plastik mamuller, alüminyum kaplar, naylon poşet gibi ürünlerin ismi bile bilinmiyordu.  Ekmek ve Pazar alışverişleri file dediğimiz balık avına benzer torbalarla yapılıyor,  bakkaldan yapılan alışverişlerde kAğıt torba kullanılıyor, yoğurt bakraç dediğimiz bakır kaplarda mayalanıp pazara getiriliyor ve bu kaplarda bulunduruluyor, tereyağı, kıyma, çökelek, pekmez ve turşu gibi yiyecekler kesinlikle çömlek kaplarda saklanıyordu.  Su da çömlek kaplarda muhafaza ediliyor ve hem lezzeti bozulmadan duruyor, hem de serin kalıyordu.

                  Alış veriş ve borç alıp vermede çek ve senet kullanılmıyor, söze itibar ediliyordu.  Sözün yerine getirilmemesi çok ayıp ve büyük bir onur kaybı olarak telakki ediliyordu.  Şimdi mumla aradığımız o güzel davranışlar sadece alış veriş hususunda değil, yaşama dair bütün alanlarda yer alıyordu. Mesela birisi size filanca şeyi getireceğim diye,  ya da falanca zaman yanında olacak ve sana işinde yardım edeceğim diye söz verdi… O sözün yerine gelmemesi için söz verenin ölmesi, ayağa kalkamayacak kadar hasta olması ya da olağan üstü sayılabilecek bir işi çıkması gerekiyordu.  Yoksa sözünü yerine getirmeme imkAnı yoktu. Kalleş dedirtir miydi hiç kendisine? Zaten sözünü tutamamak gibi önemli bir mazereti çıkarsa size bunun nedenini açıklar ve haberini verirdi derhal.   Öyle ikide bir sözünü tutmama ve vefasızlık etme lüksünüz yoktu ki… Toplum dışlardı zaten seni!

      Senin çoluk çocuğuna sadece sen değil, mahallenin tüm insanları sahip çıkardı. Senin çocuğun hata yaptığında, topluma uygun olmayan bir hareket yaptığında önce çocuğuna ihtarı verirler ve kulağını kıvırırlar, senide derhal haberdar ederlerdi.  Sen, size ne benim çocuğumdan kardeşim, diyemezdin… Çocuğunda siz ne karışıyorsunuz bana be diyemezdi zaten!  Dese, önce mahalleli büyüğünden, sonra da kendi babasından''bizim yet dediğimiz ‘'tokadı yerdi derhal.

             Ne… Dışarıdan mahalleye gelen yaramaz insanlar olsa ne mi yapılırdı?  Gelemezdi ki!!! Hadi geldi… Barınamazdı ki! Uygunsuz, namussuz ve uğursuz insan barındırılmazdı ki!  Oto kontrol vardı.  Evine barkına, mıntıkasına, mahallesine ve şehrine karşı üst seviyedeki manevi irtifada sahiplenme duygusu vardı.

 

     Yahu yazacak çok şey var… Yine deşildi yaram.  Yazımın başında çömlek yapımını tarif ettim ya. İşte size anlattığım zamanlarda insanlar o çömlek gibi önce ham olarak dünyaya geldikten sonra yanarlar ve pişerler, tahsil yapmamış olsalar bile, yine de adam gibi adam olurlardı.  Şu anda ki kadar sosyal hatalar, arızalı tutum ve davranışlar sergilemezlerdi. Şu andaki kadar kıytırık, vefasız, dönek, kalleş, sözünün eri olmayan davranış ve düzeysizlikler sergilemezlerdi.  Şu andaki kadar selamları sönük, kelamları çürük,  bakışları donuk, yürekleri goruk değildi… Sevgileri ensiz, cümleleri densiz, gönülleri şensiz değildi… Ruhuyla bakar, sevgisi yüreğinize akar, ama lafı esirgemez çakardı…  Dediğimiz dedik, posektifimize akardı sidik, ama foseptik gübresiyle ne hıyarlar yedik, olsun tasamız yoktu hepimiz şendik…  Meyvemiz çoktu, tarım ilacı yoktu,  gübremiz boktu, anamız ağzımıza hormonsuz meyveler soktu… Evlerimiz dardı, yer minderleri vardı, kışlar adam boyu kardı, aburalara çulluklar gara tavuklar konardı,  babamın tuzağı onları  yakalardı, anam hemen tüylerini yonardı, sonrada mis gibi tere yağı ile hemen tavaya koyardı…  Komşuda mis gibi kokan yemek pişerdi,  tasalanma bize de pay düşerdi, şayet paylaşmazsa pişirdiğini benim eli kırışmış teyzem, sıkıntıdan tezden şişerdi…  Sofrada bağdaş kurulup ayaklar gerilirdi,  en zevkli yemek misafir ile yenilirdi, misafir bereketi ile gelir denilirdi, nimetin de kadri bilinirdi… Artan ekmek çöpe atılmazdı, tabakta yemek bırakılmazdı, azığına nankör olanın yüzüne de bakılmazdı… Çaka satmak yoktu,  şimdiki eşyalar yoktu, testinin sapı kulptu, teknoloji ve medya bütün bu güzellikleri yuttu.

 

 

                                       



Bu Haber 1031 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
BU YAZARIN DAHA ÖNCEKİ YAZILARI