29 Haziran 2015 Pazar
HİKMET AKSOY
Demokrasiyi öğretmek “dürüst siyasetçi”nin görevidir

Bilgisizliğin/cehaletin egemen olduğu ülkelerde  geçerli olan hep  “klişe sözler” olur.  Birileri bir yerlerden aklına estiği gibi   -dahası kendi çıkarına-  konuşup  bir-iki çarpıcı kelam/söz ettiğinde  ağızlara sakız verilmiş olur böylece…  “Gördün mü, bak… Demek ki neler varmışâ€¦” gibi   “dar kafa” söylem sahiplerinin varlığı demokrasilerin en çıkılmaz/aşılmaz sorunu olarak başrol oynamaya başlar..

Ülkemizin  yarım yüzyıldan fazla bir süreçte yaşadığı  “demokrasi denemeleri”ne bakarsak  “aynı yerde tepinen”  bir rolü  oynamadığımızı kim inkAr edebilir.

Cumhuriyetimizin kurucu  Atatürk'ün 1937'de Trabzon'da halkla yaptığı bir toplantıda kentin sorunlarını dinledikten sonra konu güncelleşip   Serbest Cumhuriyet  Fırkası'nın neden kapatıldığı, demokrasiye, dahası “çok partili sisteme” ne zaman geçileceği “lisan-ı münasip/uygun düşen bir dille sorulur. Atatürk , daha önce  Terakkiperver  Cumhuriyet Fırkası olayını da yaşamışlığın deneyimiyle  soruya  “En az 20 yıl sonra…” diye yanıt verir. Direkt bir yanıt değildir bu… Atatürk, her iki parti deneyimiyle  ülkedeki birlik/kardeşlik  havasının  birdenbire  -kimi çevrelerce/odaklarca-  nasıl bozulduğunu, halkın nasıl kamplara ayrıldığını açıkladıktan sonra yanıtını vermişti o gün.

“En az 20 yıl sonra…”   Bu öğreti Atatürk'ün kulaklara küpe olacak çok önemli bir sözüdür ama, ölümünde sonra dünyada gelişen olaylar Türkiye'ye demokrasiyi “erken bahar”  gibi getirdiğini benim gibi yaşlılar bilir ancak.

Hemen, “Atatürk yaşasaydı,  demek ki biz 1957'de mi, demokrasiye geçecektik?” diye sormayınız. O bir demokrasi aşığı olmasaydı, iki kez “çok parti denemesi” yapar mı idi?

1946'da İkinci Büyük Savaş'ın akabinde/ardından dünya  iki kampa bölündüğünde  Türkiye'de mevcut “Tek Parti” hükümeti  “demokrasi cephesi”nde yer almaya karar verince ülkede partiler birer kır çiçeği örneği boy atmaya başladı. Bu gelişme Türkiye'nin “ikinci baharı” oldu. Oldu da, hiçbir demokrasi deneyiminin olmadığı, halkın eğitilmediği, yasalar yeterince demokratikleştirilmediği için   -doğaldır ki-  pek çok aksaklıklar yaşandı 1946 sonrasında.

Basın özgür değildir.  Yargı bağımsız değildir. Yargıç teminatı yoktur. Yasalar demokrasiye yeterli yanıtı verememektedir.. Toplantı ve gösteri hakkı yoktur. Vs… Vs.

DP'nin “demir kırat”ı iktidar olup yönetimi ele aldığında demokratikleşmeye yönelik  küçük-küçük adımlar atılmışsa da 1956'dan sonra  ekonomideki kimi olumsuzluklar nedeniyle piyasanın dizgine alınmak istenmesi, biraz olsun basına tanınan hakların yeniden sınırlandırılması, “ispat hakkı” gibi pek çok konuda “egemen parti”  anlayışının çirkin uygulamaları   yakınmaları/şikayetleri  ülke gündemine getirdi. Huzursuzluk arttı.

Söylemler  “çamur atma yarışı”   -halA öyle ya-    şeklinde  gelişti. “Milleti ac bıraktılar. Ekmek karneyle verildi.   Kadınlarımız çarşaf giyecekler. Sigaranın paketini 10 kuruş yapacağız ”  gibi anlamsız karalama ve vaadler  yanında;  “kişilik”lerin de bu pis söylemlere konu edilmesi  demokrasimizin en büyük ayıbı oldu o zamanlar.  O çirkin söylemlerde bir ulusal kahramanımıza “asker kaçağı”  denilmişti, oy toplanmıştı.  Amaç;  seçimi kazanmaksa, o zaman neden  yalan/iftira,  mübah/dürüstlük sayılmasındı.

Bu yakışıksız tutum ne yazık ki günümüzde de devam ediyor.   Kimi siyasetçilerin söylemlerini umuttan değil, karalamadan yana  yapması,  geçmişe takılıp kalması “demokrasi öğretmenliği”nde  “zayıf not” almalarına gerekçe oluyor.

Fi tarihinde Temel  takasına Rize'den narenciye yükleyip çıkmış yola. Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Sinop…   Sata-sata İstanbul'a gidiyor. Hesabında zengin olacak.  Kefken adası açıklarında  “ne kadar kazandım” deyip paralarını sayarken bir yandan da apartman almayı, pavyonlarda eğlenmeyi düşledikçe mutluluktan uçuyor. O sırada tayfalardan biri aniden yanına gelip;  “Temel… Temel Kaptanum, ya baksana fırtuna kopacak!” deyince  tüm hayallerini uçar gider,  kaptığı küreği  kafasına indirince tayfa sizlere ömür. Temel, katil olmuştur ama , “Ula hep hayallerumi mahvettun” diye söylenir, bir yandan da mahkemede ne yalan uydurup kurtulacağını düşünür.

İstanbul'da  hakimin önüne çıkarılır. Hakim, olayın nasıl olduğunu anlattırır Temel'e. Rize'den çıkışını, hangi limanlara uğradığını bir-bir söyler. Kefken açıklarına gelince tekrar Rize'ye dönüp anlatmaya başlar Temel.  Bu tekrar,  birkaç kez olunca hakim sabırsızlanır, Temel'i uyarır:

-Temel efendi, İstanbul'a gel!..  İstanbul'a gel!

Temel  enayi mi, uyanık tabi ki… Ne yanıt versin Hakime:

-Yok yaa… İstanbul'a geleyim da as peni, öyle mi?

***                      ***                   ***

Siyasetçiler,  klişe/basma kalıp sözlere ve geçmişe takılıp kalarak “demokrasi öğretmenliği”ne soyunmamalı… 



Bu Haber 1737 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
BU YAZARIN DAHA ÖNCEKİ YAZILARI