HABER ARAMA
  • DOLAR6,0802
  • EURO6,8436
  • ALTIN251,2445
  • BIST 10086.072
SON DAKİKA HABERLER
ANKET
Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?
Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?
  • Gayet Güzel
  • Kullanışlı
  • Beğenmedim
  • Daha iyisi olabilirdi
HABER ARŞİVİ
Lütfen Bir Tarih Seçiniz
FINDIK BORSASI
25 Mayıs 2019 Cumartesi
Fındık Fiyatı


16 TL - 16,50 TL
PUAN DURUMU
NAMAZ VAKİTLERİ
13 Mayıs 2019 Pazartesi Saat: 08:41

Hanlar ve Bitler

Hanlar, Kaledere okulu civarında altı adetti. Han binaları genelde iki katlıydı.
Hanlar ve Bitler

Hanlar, Kaledere okulu civarında altı adetti. Han binaları genelde iki katlıydı.

Bina girişi ahır olarak kullanılıyor, üst katın bir bölümü boydan boya salon,

   diğer bölümü, salona açılan kapılı bir yada iki odalı otel olarak hazırlanıyordu

 

İrfan IŞIK

 

Motorlu taşıtların hiç olmadığı ve köy yollarının patika olduğu yıllarda – şimdiki gençlik bunu hiç bilmez- her köylü aile, at, eşek, katır gibi taşımacı bir hayvan ya da kağnı çeken, tarla süren hayvanlar beslemek zorundaydılar. Ürettikleri ürünleri, tarla ve bahçelerinden evlerine taşımak, kasabada pazarlamak, gerektiği zaman da sırtına binmek için bu gerekliydi. Hayvanlar, pazara inen yükü ya da sahibini getirdiğinde, kendi yiyeceklerini de getirir;  köylülere otel, hayvanları için ahır olmak üzere yapılmış hana girer, ahıra bağlanır, mevsimine göre getirdiği sap, saman, arpa, yeşil ot önlerine atılırdı.

 

Hancı, ahıra çekilen hayvanın sahibine, gece kalıp kalmayacağını sorar, kalacaksa, kendi için onbeş, hayvanı için on kuruş ödeyeceğini söylerdi. Adam gece kalmayacaksa sadece beş kuruş öderdi hayvanı için.    

 

Hanlar, Kaledere okulu civarında altı adetti. Han binaları genelde iki katlıydı. Bina girişinin tamamı ahır olarak kullanılıyor, üst katın bir bölümü boydan boya salon, diğer bölümü, salona açılan kapılı bir yada iki odalı otel olarak hazırlanıyordu.

 

Odalara alabildiği kadar karyola koyuluyor, salon, karşılıklı hasır örtüyle döşeniyordu.

 

Gececi yolcular, genelde yoksul köylülerdi. Kasabaya gaz yağı, tuz, basma almağa yada mahkemeye gelirlerdi. İşleri bittiğinde hana gelir, hasırda yatacağını söyler, onbeş kuruşu peşin öder, yukarı çıkardı.

 

Yaz-kış, yorgan olmazdı hasırda. Yastık da… Köylüler heybe getirmişse – ki elbette getirmiş olurdu.- heybesi yastığı olurdu.

 

Hasırda, üstündeki giysi ve çarıklarıyla yatarlardı köylüler. Köylü pazarı kurulan Çarşamba günlerinde, yatılı müşterisi çok olurdu hanların. Salon tıkış- tıkış köylüyle dolardı. Kış aylarında soğuk olur diye bir kaygı yoktu. Aşağıda hayvan, yukarda insan kalabalığının varlığı han sıcaklığını, değme konakların ısısıyla yarıştırırdı. Köylüler durumu bildikleri için zaten kat- kat giyinmiş olurlardı partal giysilerini. Yorgana gerek yoktu.

 

Anası, kızı, karısı, bacısı ile gelen köylüler, kadının yanına tanımadığı bir erkek yatmasın diye duvar diplerini kapmağa gayret ederlerdi. Ama bu her zaman mümkün olmuyordu. Böyle olunca da kadının yanına yabancı bir erkeğin yatması kaçınılmaz oluyordu. Böyle olduğu hallerde bile durum, ne yolcuyu ne de hancıyı rahatsız etmiyordu. Çünkü köylülerin pek çoğu en uzak köylerden gelmiş yorgun yolcular oluyordu. Karakuş nahiyesi ve onun uç köyleri gibi yerlerden…

 

Adamın yanında yatan tanımadığı kadın güzelmiş-çirkinmiş, yaşlı ya da gençmiş, giysili gövdeleri birbirine deyip yaslanıyormuş gibi durumlara aldırış edecek halleri yoktu.

 

Amcam uzun yıllar, hancılık yapmıştı. Çocuğu olmamıştı. Beni kendi çocuğu gibi görür, o duyguyla severdi. İki aile ayni evde birlikte oturuyorduk zaten. Dolayısıyla bende  hancıydım.   Bazen amcamla birlikte çalışır, bazen onun yokluğunda, bazen de onu dinlendirmek için handa yalnız çalışır, müşterileri karşılar, ücretlerini alır, hayvanlara göz-kulak olur, yatılılara yer gösterirdim.

 

Amcam bazı geceler, sinirden titreyerek eve gelir, babama, handa bazı çirkin olaylar yaşadığını anlatırdı. Kulak misafiri olurdum tabii.

 

Bazı şehirli haytalar, kendisinin bir anlık dikkatsizliğinden yararlanıp hasırlı salona fırlamış da; Falan köyden zavallı bir kadının yanına yatmış da; Hemen uyumuş numarasıyla, Kadını ve kocasını pirelendirmemiş de; Kadın ve kocası uyuyunca kadına yaslanıp el atmış da; Kadının feryadı üzerine hayta kaçmağa başlayınca kendisinin ancak haberi olduğu …Gibi ahlaka aykırı öyküler duyardım.

 

Han bana teslim edildiğinde dikkat kesilir, ismen öğrendiğim haytaları, kadın müşterilerim olduğunda hanın semtine uğratmazdım.

 

Ama böyle olaylar yaşandığında büyütülmez, dava-mava açılmaz, Allah korusun, ölüm-kalım olmaz, olay örtbas edilirdi.

 

Handaki 6-8 hatta on karyolalı oda müşterilerine gelince:

 

Onların amcama ya da bana, kasıla kasıla: 

 

-Hancı, garyolamı göster demeleri görülmeğe değerdi.

 

Hoş onlar da karyolada çarıkları, çapulaları, üst-başlarıyla yatarlardı hasırlardakiler gibi ama, gene de kurumlarından geçilmezdi.  

 

Onlar, hasır müşterileri yattıktan sonra giderlerdi karyolalarının bulunduğu odaya. Uyumuş olanları uyandıracak kadar yüksek sesle konuşarak. Hele ayaklarında kabaralı çapula varsa, çarık değil de çapula giydiklerini belirten adımlar atar, uyandırdıkları hasırcılara, ellerindeki kandili yüzlerine kaldırıp kim olduklarını gösterir, ağalıklarını kanıtlarlardı.

 

Amcam ya da ben, son kez salonda bir olumsuzluk olup olmadığını kontrol için yukarı çıktığımızda, Allah inandırsın nefes alamazdık.

 

Aşağıdaki hayvan, yukarıdaki insan kokusu, hele- hele yırtık çarıklara sığmayıp taşan ayak kokusu alışkın olmayanları, anında zehirleyebilir yoğunlukta olurdu.

 

Ahırda pireler uçuşur, salonda bitler, tahta kuruları kol gezerdi.

 

Annem, han nöbetine gittiğim günlerde, han kapısından içeri girmememi öğütlerdi.

 

-O beyaz ten bitleri yok mu? Derdi. O beyaz ten bitleri...Uçarlar onlar…Kuşlar gibi…

 

Yengeni görmüyor musun? Her gün amcanı alt kattaki mumluğumuzda niye yıkadığını sordun mu hiç?

 

Han kokusuyla bit soyunun evimize girmemesi için değil mi? Aman sözümden çıkma oğlum..Kendine mukayyet ol.

 

DDT icat olununcaya kadar bitlenmek kaderimiz oldu. Sonra DDT sayesinde uzun süre kurtulduk bitten.

 

Heyhat!

 

O musibetler, savaş açtılar DDT ye ve onu yendiler sonraları. Artık ne kadar ilaçlanırsak ilaçlanalım, vız geliyordu bitlere.

 

1952 senesinde, yedek subay olarak askerdim Van-Başkaledeki 266 sınır alayında. Takımım müstakildi. Ben ve 48 er 62 km lik hududu koruyorduk ama bitten de kırılıyorduk. Temizlik eksikliğinden. 

 

Ordugahım, Mor dağlarının  2200 rakımlı bir tepesindeydi. Kar adam boyu, soğuk -25 dereceydi. Hasta olanın tedavisine imkan olamayacağı için yıkanmayı yasak etmiştim askere.

 

Bit konusunu bildirdim alay komutanlığına. Binbir zorlukla bir varil DDT gönderdiler. taburumla takımımın arası 55 km. idi. Ulaşım kayak ve kar ayaklığıyla sağlanabiliyordu ancak.

 

Avuç- avuç serptik toz DDT yi giysilerimize, yataklarımıza. Kurtulduk sandım bitten.

 

İlaç geldikten on beş gün sonra bir er, utangaç bir muziplikle, gizlice er koğuşuna gitmemi rica etti.

 

Merakla gidip baktım. Tüm erler üst üste halkalanmışlar, bir şeye bakıyorlardı gülerek.

Beni oraya davet eden er gür bir Dikkaaat! Çekti.

Erler açılarak esas duruşa geçtiler.

 

Baktıkları yerde kontrpilaktan yapılmış DDT varili duruyordu.

 

Yaklaştım. Toz ilacın içinde kocaman bir bit yürüyordu. Ölmek şöyle dursun, varilin ağaç kısmına ulaştığında, bir koşu atı gibi yukarıya öyle bir tırmanışı vardı ki , şaşkına çevirdi beni.

 

Erler gülmemek için dudaklarını ısırıyorlardı.

 

Asker sonu öğretmenliğimin dördüncü senesinde köyde çalışıyordum. Adet olduğu üzere erkek öğrencilerin saçları kesik, kızlarınki örgülü olmalıydı. Köyde berber olmadığı için erkek öğrencilerin saçlarını aileleri makasla kırpıyor, kızlarınkini taramadan güya örüyor, benim minicik güzel öğrencilerimi çirkinleştiriyorlardı.

 

Ani bir kararla erkeklerin saç uzatmalarına, kızlarınsa taralı örgüsüz saçla okula gelmelerini istedim. Üç-beş gün eşimle kız çocukları denetledik. Saçlar istediğimiz gibi taranmıyordu. Öğrencilere nasıl taranmaları gerektiğini göstermek için ben bir kızı seçtim. Kendi tarağımı saçların arasından ilk geçirişimde tüylerim diken- diken oldu. Çok sevdiğim güzel tarağımın her dişinin arasında bir-iki bit devinip duruyorlardı tüm iğrençlikleriyle.

 

Sekiz yıl geçti aradan. Merkez okullarının birinde çalışıyordum. O zaman adı Tabiat bilgisi olan dersimizin konusu: zararlı asalaklardı. Birden aklıma geldi sordum.

 

Kimler bit görmüştü?

Hiç parmak kalkmadı ben gördüm diye…

Sevinç ve kıvançla derse başladım.

 

Bu haber toplam 195 defa okunmuştur
Anahtar Kelimeler : Hanlar, ve, Bitler

Haber Yorumları ( 0 Adet)

Adınız
E-mail Adresiniz
Güvenlik Kodu Lütfen Resimdeki kodu yazınız
Bu Habere Yorum Yapılmamış.
İlk Yorumu Siz Yapmak İster misiniz?

Son Haberler