HABER ARAMA
SON DAKİKA HABERLER
ANKET
Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?
Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?
  • Gayet Güzel
  • Kullanışlı
  • Beğenmedim
  • Daha iyisi olabilirdi
HABER ARŞİVİ
Lütfen Bir Tarih Seçiniz
FINDIK BORSASI
21 Eylül 2019 Cumartesi
Fındık Fiyatı


14.00 TL - 14.50 TL
PUAN DURUMU
NAMAZ VAKİTLERİ
Ünye Nöbetçi Eczaneleri
10 Ağustos 2019 Cumartesi Saat: 09:14

iKiNCi DÜNYA SAVAŞINDA ÜNYE

İRFAN IŞIK
iKiNCi DÜNYA SAVAŞINDA ÜNYE

Savaş başladığında Türkiye’nin nüfusu on yedi milyon, Ünye’nin nüfusu beş bin kadardı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti yedek askerlerini de silah altına aldı. Daha önce askerliğini yapmış olan babalar, amcalar, dayılar, büyük gemilere bindirildi. Göz yaşları, dualar ve ile Görev Yerleri’ne uğurlandı. Ünye boşalmış gibiydi. Dükkanların çoğu kapandı. Askerlik süresi uzatıldı.

 

Savaş tüm korkunçluğuyla dünyayı sardı ve Rumeli’nde sınırlarımıza dayandı. Almanya’nın niyeti Türkiye üzerinden Rusya’ya saldırmaktı. Türkiye buna izin vermedi. Israrla tarafsızlığını korudu. Almanya yıldırım gibi Bulgaristan ve Yunanistan’a girip istila etmişti ama Türkiye’ye vurup başını belaya sokmak istemedi. Sınırımızdan geri döndü.

         Almanya geri dönmüştü ama Türkiye aldığı önlemleri daha da sıkılaştırarak her an savaşacakmış gibi davrandı. Üretilen tahıl [buğday, arpa, yulaf, çavdar] mısır, pirinç, patates gibi temel gıda maddelerine el koydu. Üretim denetim altına alındı. Üreticiler, ailelerinin yıllık ihtiyacından fazlasını devlete devretmek zorunda bırakıldı.  Şehir ve kasabalarda yaşayanlara nüfus başına hesap edilen miktarda ekmek alabilme zorunluluğu getirildi.  Belediyeler ailelere nüfuslarına göre ekmek karnesi dağıttı. Ailelerdeki her kişi günlük yarım ekmek alacaklardı.

         Köylülere, daha doğrusu karnesi olmayanlara ekmek satılmayacaktı fırınlarda Un bu hesaba göre veriliyordu fırıncılara. Ağır işçilerin karneleri bir bütün ekmek olarak dağıtılmıştı. Evine misafir gelenler çok zor durumda kalıyorlardı.

                   Şeker yoktu. Kalay yoktu. Hiçbir şey yoktu. Her şey karne ile alınıyordu çok yetersiz olarak. Bu fakirler ve orta ekonomik sınıf için böyleydi. Ama karaborsada aranan ihtiyaç maddeleri büyük ölçüde vardı.

 

         Devlet memuruna yılda üç metre elbiselik kumaş, aylık hesabı üzerinden şeker ve çay veriyordu. Şeker iki kilo ya da beş kilo muydu? Bilmiyorum ama küçük bir memur olarak babam da bundan yararlanıyordu. Biz bize aylık tahsis olarak verilen şeker ve çayın pek azını evimize ayırıyor, gerisini daha gerekli ihtiyaç maddelerini karaborsadan alabilmek için satıyorduk.

         Ne sevindirici ki bizim ineğimiz vardı. Çeşitli besin yoksunluğumuzu ineğimizin sütüyle kapatmağa çalışıyorduk.

         Sofradaki herkesin önünde kendisine tahsis edilmiş ekmeği, özenle dilimlenmiş olarak dururdu. İstersen şimdi hepsini birden ye, istersen diğer yemekler için birazını ayır. Kaçak yollarla karaborsadan ekmek temini de mümkün oluyordu ara sıra.

         Hapishanedeki mahkûmlara ağır işçi muamelesi yapılıyordu. Yemek olarak verilen tek çeşit ve sadece bir kâse olan çorba istihkakları kesilmişti. Belki bunun için tam ekmek veriyorlardı onlara. Onlar da satıyorlardı ekmeklerini. Hem o ekmeğe ihtiyacı olmayanlar hem olanlar. İğne ipliğe dönmüştü fukara mahkûmlar. Ekmek satıp sigara alıyorlardı.

         Şimdi Necmettin Polvan İlköğretim Okulunun bulunduğu yerde olan [Debboy]  hapishaneydi. Hapishane ve onun açık hava alanını çevreleyen duvarının kapısı önünde günlerce ekmek alabilmek için beklemişliğim vardır. 

Gardiyanlar, ekmekleri volta avlusunu çevreleyen duvarın kapısına getirirler, fiyatını söylerler, hemen satarlar ve kapıyı kapatırlardı. Ekmek alabilenler sevinçle ekmekleri saklar, koşarak evlerine götürürlerdi

         Bizim köyümüz vardı. Yarısı marabaya verilmiş 60 dönümlük de bir fındıklığımız. Maraba, fındık ocakları arasına ve evimizin avlusuna mısır ekiyordu. Bahçe bizim olduğu için ürünün üretici aileye ayrılan kısmı bizimdi ama sekiz çocuklu maraba ne yiyecekti?

Devlet onları yok sayıyordu. Bunun için babam da bize bırakılan mısırı onlara veriyordu. Bir ara çok sıkışmış olacağız ki babam beni yanına alarak köye götürdü. Marabamızdan bize biraz mısır vermesini rica etti. Adam, sonradan otuz kilo olduğunu öğrendiğim mısırı bir torbaya doldurup verdi. Bir sürü de dualar ederek…

         Biz, babam mısır ve ben ata binerek korku içinde yola koyulduk. Köyümüz Fatsa sanayi çarşısının hemen yanındaydı.  Yol yoktu o zamanlar. Patika yolla bazen orman içinden, bazen deniz kenarından bin bir güçlükle geliyorduk Ünye’ye.

         Jandarmalardan saklanarak, kaçarak Cevizdere mevkiine kadar geldik.

         Karşı kıyıda gizlenmiş jandarma olduğu da kesindi. Bunun için mısırı karşıya benim geçirmem şarttı. Yakalanırsam 12 yaşımda olduğum için hapishane mahkûmiyetim söz konusu değildi. Ama mısır elden giderdi.

         Babam geçirse at da mısır da gittiği gibi babam hapse girerdi.

         Babam sessiz gözyaşlarıyla torbayı sırtıma yükledi. Saklandığımız çalılıktan çıktım. Denize girdim.. İlk adımda yokuş iner gibi derine doğru kaydım. Su önce göbeğime kadar yükseldi. Sonra göğsüme… Sırtımdaki torba beni geriye çekeceği yerde yüzükoyun, suya yatırır gibi itti. Ve ben suyun içinde kaybolmuş olmalıyım ki, aklım başıma geldiği zaman çelik gibi güçlü bir kolun beni yakalayıp kıyıya çektiğini gördüm.

    Beni karşıya geçiren, benim gibi baştan ayağa ıpıslak bir jandarmaydı.  Ben suya kayarken babam atı çılgınca sürüp yetişmeğe çalışmış ama pusudaki iki asker ondan önce davranıp beni kurtarmışlar.

          Islak asker  bağırarak: “Bre adam, madem çocuğu suya girerken gördün, neden yetişip onu karşıya geçirmedin.”

                  Ben, boğulmak tehlikesinden korkmuş olduğum için değil de mısırın gitmek üzere oluşuna üzüldüğüm için öyle bir acıyla ağlıyordum ki, katılmıştım. İç çeke çeke kesik kesik, ağlıyor sözlerimi hece hece söyleyerek yalvarıyordum askerlere.          Islak olmayan asker: Çocuk bir lokma ekmek için az daha boğulacaktı.

Babam da bende şaşkınlık içindeydik. Ben torbayı kucaklamış, habire iç çekerek ağlıyordum Sonra ıslak asker de ıslak olmayan asker de sövdü.

         Bana bak herif dedi babama: in aşağıya. Çocuğu bindir ata. Mısırı kucağına ver. Yolda başka askerlere yakalanmadan onu Ünye’ye kadar götür de gör gününü.

        

         Hıçkıra hıçkıra atın üstünden kollarımı askerlere uzattım. Şefkatle yaklaşıp beni kucaklayıp öptüler.

         Cevizdere yakınlarındaki ormanlarda saklanarak geceyi bekledik babamla.

Tam kapıdan içeri girerken, dolu bir torbayla geldiğimizi gören annemin ve kardeşlerimin sevinci beni öylesine rahatlattı ki bir daha hıçkırmadım.

          

         Mahalledeki arkadaşlarla kırlara giderek mevsimine göre yenebilen ot toplamağa çalışırdık. Kaldirik, melevcen, ısırgan, mendek, ebegümeci, sütleğen gibi.

   Fındık satılmıyordu. Metelik etmez bir mal olmuştu fındık. Zaten satmağa çalışmıyordu kimse fındığı. Yiyordu: Karın doyurmak için. Herkes uyuz olmuştu. Bolca tüketilen fındıktan biliniyordu uyuz.

 

         Türlü sefalet, türlü yokluktan sonra savaş bitti. Ben ortaokuldaydım. Sınıfımıza büyük şehirlerin birinden Ünye’ye atanan bir memurun çocuğu geldi. Derse başlamak üzere olan tarih öğretmenimiz Mebrure Hanım’a kocaman, bembeyaz, bir baston ekmek verdi.

Hepimiz yıllardan sonra ilk kez beyaz ekmek görüyorduk.

                                          

--------------------------------------------------------------------------------------

 

Bu haber toplam 234 defa okunmuştur
Anahtar Kelimeler : iKiNCi, DÜNYA, SAVAŞINDA, ÜNYE

Haber Yorumları ( 0 Adet)

Adınız
E-mail Adresiniz
Güvenlik Kodu Lütfen Resimdeki kodu yazınız
Bu Habere Yorum Yapılmamış.
İlk Yorumu Siz Yapmak İster misiniz?

Son Haberler