HABER ARAMA
SON DAKİKA HABERLER
ukrayna nakliyat belarus nakliye Moldova Nakliyat ordu reklam ajansı
15 Eylül 2021 Çarşamba Saat: 08:40

ŞEHİRDE ‘EVİNİ’ YİTİRMİŞ İNSANOĞLU VE TURGUT CANSEVER HOCAMIZIN BAKIŞIYLA ‘YENİ ŞEHİRLER’ KURMAK.../ Yazar:İsmail CANBULAT

ŞEHİRDE ‘EVİNİ’ YİTİRMİŞ İNSANOĞLU VE TURGUT CANSEVER HOCAMIZIN BAKIŞIYLA ‘YENİ ŞEHİRLER’ KURMAK.../

Kadim Ankara Kalesi’ndeki eski evine bakarak hüngür hüngür ağlayan bir yaşlı teyze...

Çok eski, artık bakamaz hale geldiği ahşap, kerpiç ve tuğladan inşa edilmiş güzel evini, sıcak sulu, kaloriferli bir apartman dairesinde rahata ermek için yıllar önce satmış.

Daha sonra, evinden kaçtığı ve onu yitirdiği için bin pişman olmuş. Kaçtığı ‘uydu şehirde’, ne komşuluk, ne mahalle ne de eski mutlu hayatını bulabilmiş...

“Damı akıyor, bakımıyla baş edemiyorum” diye neredeyse başından defettiği evinin hasretiyle yanar olmuş bu güzel teyzemiz. Küçük de olsa, bahçesini, avlusunu, komşularını, sokağının seslerini özlemiş, özlemi büyümüş, taşmış, boğulmuş o apartmanın yedinci katında. Şimdi de gelmiş, eski evceğizinin önünde büyük pişmanlıkla ağıt yakmakta... (Tabii bu, ‘eski evleri yenileyememe’ müşkülatımız ve plansızlığımız da başka bir meselemiz ve ayıbımız.)

İnsan, fıtratına uygun inşa edilmiş evinde, çevresiyle, mahallesiyle, sokağıyla, komşularıyla ve içtimâî hayatıyla mutludur... Ama –güya- modern çağlarda, artık ne insanın tabiatına uygun bahçe içinde müstakil evler ne kadim şehirler ne komşuluk ne de mahalle kaldı. Mahalle öldü!

Oysa ki, devletimiz, kadastromuz, yıllar boyunca, ‘altyapısı tamamlanmış tapulu araziler’ üretebilseydi insanımıza, bir ‘şehirleşme bilincimiz ve projemiz’ olsaydı; ‘Şehirciliğimiz’, arazi mafyalarına, gecekondulaşmaya daha sonrasında da bilinçsiz müteahhitlere ve projesiz, kaçak yüksek binalara teslim edilmez, şehir merkezleri böylesine sahipsiz kalmazdı. Bambaşka bir medeniyet inşa edebilirdik... Ne yazık ki yıllar öncesinden gelen, otorite, eğitim ve şuur eksikliği, içinde yaşanmaz şehirler kurulmasına sebebiyet vermiştir.

Bakın, 2015’teki ‘Felsefe Şûrası’nda, Prof. Saadettin ÖKTEM hocamız ne buyurmuşlar; “Şehir yapılardan ibaret değildir. Şehirli olmazsa şehir de olmaz. Çünkü şehir, insan unsuruyla vardır. Şehir, insan ve mekân unsurları, işlevsel ve simgesel boyutuyla insanı eğitir. İnsanın eğitimi şehirle başlar. İnsanın eğitimi sabah saat beşte ezan sesini duymakla başlar. Zevkleri ve davranışları ona göre oluşur. İnsan medeniyet anlayışını, zevklerini şehirde hayata geçirir. Şehir de o yapısıyla döner kendi zevkini insana dikte eder. Karşılıklı ve sürekli bir eğitim sürecidir bu.” Ama şehir, “insanca yaşanacak bir şehir” değilse, insan ne hale gelir o zaman? Eee o da şehrine benzer; Yani kaos ve bunalım!

Büyük Velî, Hacı Bayram-ı Velî Rahmetullahi Aleyh; "İnsan, şehri inşa ederken aslında taşın toprağın arasında kendini inşa eder. Gönülde her ne var ise ‘şehir’ olarak görünür. Gönlü taş olanın şehri taş, gönlü aşk ile dolu olanın şehri gülistan olur." Diyerek dermanı da, şifayı da gösteriyor günümüz insanına...

Prof. Dr. Köksal Alver de bu beyitten hareketle; “İnsanlar mekânları ve şehirleri inşa ederken bir yandan da kendi kimliklerini inşa ederler. Mekân, dolayısıyla da şehir, coğrafya ve yer kavramlarından farklı olarak, insan eliyle meydana gelir. Bu yönüyle şehirler ait oldukları toplulukların sembolüdür. Şehrin ruhu, her toplumun hatta her bireyin şehre yüklediği anlamla oluşur.” Diyor...

Peki, kaldı mı şehirlerimizin bir ruhu?

Ruhsuz apartmanlarda; fıtratımıza, inancımıza, hakikatimize, ‘hayata’ aykırı evlerde, selâmın, muhabbetin unutulduğu, komşuluğun bittiği beton kutularda hapis kaldık! Ve bu “mahpusluk” duygusuyla değişti/dönüştü insan, toplum ve şehir...

Büyük münevver rahmetli Ahmet Yüksel Özemre ağabeyciğimin de bir sohbette buyurduğu gibi; “Nefes almayan o betonarme binalarda, inşaat demirlerinin etrafımızı sardığı demirden kafeslerde yaşıyoruz ve onların yaydığı radyasyonla da daima mutsuz ve huzursuz hissediyoruz kendimizi...”

Betondan binalarda yaşamaya mecbur kalırsak da; Mühendislik tekniğine, kanunlara uygun, devletin denetlediği-denetlettirdiği/onayladığı sağlam zeminler ve depreme dayanıklı projelerle yeni evler, şehirler kuralım ve apartmanda da olsa en azından can korkusu olmadan yaşayalım. Deprem konusu bu kadardır işte hayatımızda! Ama düzgün işleyen mekanizmalar ve namuslu müteahhitler, teknik elemanlar şartıyla...

 (Lâkin hayâlimiz ve çabamız hep yatay mimariden ve bahçeli, müstakil evlerden oluşan mahallelerdedir.. Çabamız da bu yönde olmalıdır.)

Geçmiş geçmiştir. Müslüman, mantıklı hiç bir insan geçmişe saplanmaz, sadece ibret alır ve gelecek tasavvurlarını ona göre yapar, tedbirini alır.

Hazreti Ali Radiyallahu Anh Efendimiz “Tedbir en iyi akıldır” diyor.. Çünkü gelecek belirsizdir. İçinde bulunduğun andır asıl ‘gerçek’ olan... İnsan, ‘anın çocuğu’ olmalı ve içinde bulunduğu anı, geleceği ve mutluluğu için en doğru işlere terk etmeli, bütün tabii afetlere, muhtemel tehlikelere göre tedbirleri almalıdır. Sonsuza kadar var olacakmış gibi kuramayız hayatımızı ama bu dünyadaki bilincimiz, sorumluluklarımız, ‘asıl yurdumuzdaki’ geleceğimizi ve ‘mekânımızı’ da belirleyecektir.

İnsanca yaşanacak evler yap! Deprem riskine göre sağlam ev yap! Sel ihtimali varsa dere yatağına ev yapma! Vadideki ağaçları kesme!

Biz neden sağlam betonarme binalar yapamayalım, neden çürük binaları yenilemeyelim? Neden binaların altında kalıp ölelim ki? Neden evlerimizi sele kaptıralım ki?

Gerektiğinde denize bile emniyetli yapı kurabildiğimiz (binalar, iskeleler, petrol platformları, denize yapılan havalimanları v.s.) günümüz tekniğinde niçin toprakta, zeminine uygun temel sistemleriyle sağlam binalar kurmayı başaramayalım?

Bu dünyada güzel ve huzurlu evimizi kuracağız ki, ‘gönül evlerimiz’ daha huzurlu olsun... Korku içinde yaşayan insan bütün dikkatini korkusuna verir. Önce korkularımızı gidereceğiz ki hayatımız güzelleşsin ve daha yaşanası mekânlar, şehirler için çalışalım...

...

Rahmetli üstadımız, büyük fikir adamı, mimar Turgut Cansever (1920-2009), yaşanabilir evler ve şehirler kurma konularında en çok tefekkür etmiş, araştırma yapmış, bizim ruhumuza, medeniyetimize en uygun çözümleri getirmiş insandı... Onun mefkûreleri bizim yolumuzu aydınlatıyor...

Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi öğretim üyesi Halil İbrahim Düzenli, ‘Realizm-Ütopizm Kıskacında Şehir ve İstanbul: Ev ve Şehir Vakfı, Deprem Çalışma Grubu ve Yeni Şehirler Projesi Üzerine’ adlı makalesinde; 1999 İstanbul depremi sonrasında Turgut Cansever öncülüğünde bir araya gelen İstanbul Deprem Çalışma Grubu’nun ‘Yeni Şehirler’ adlı raporlarından ve Cansever’in bu çalışmalar üzerine bina ettiği, ‘Zeytinburnu Pilot Projesi’ kapsamında hazırlanan ‘Üç Yeni Şehir Önerisi’ni irdelediğinden bahseder ve o grubun, ‘Şehir, İnsan, Ev’ açısından çok önemli çözümler öneren çalışmalarını anlatır: ‘Cansever önerisinin’ temelinde; Tarihsel vakıfların güncel bir yorumu sayılabilecek ve şehir kurucu aktörü olan ‘Ev ve Şehir Vakfı’ bulunmaktadır. 1900-1950 yıllarında Ebenezer Howard’ın ortaya attığı, Bahçeşehir Derneği ve bir kooperatif kurarak uygulamalarını gerçekleştirdiği müstakil-bahçeli evlerden oluşan ‘bahçeşehir’ modeli dikkate değerdir. Aynı yıllarda Osmanlı bakiyesi coğrafyalarda ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nde kentler büyük oranda müstakil bahçeli evlerden oluşmaktaydı. Müstakil konut bahçesinden mahalleye, mahalleden şehre, oradan ülke sınırlarına kadar olan coğrafî mekân algılaması, yukarıda da belirttiğimiz üzere, bir varoluş bilinci ile meydana geliyorsa, o takdirde zaten bir ayrılık düşünülemez. Şehirlerdeki yeşil doku ile konut dokusunun tabiata sadece ‘dokunarak’ meydana getirildiği Osmanlı şehri ve çevresi, Cansever’in şehir ve çevreye bakışında temel çıkış noktasını oluşturur...

...

Cansever Üstadımızın ‘Osmanlı Deneyi’ ve ‘Türk Evi’ ile ilgili şu sözleri de şuurumuzu, yaralı bilinçlerimizi onaran sözlerdir: ”Kadim bilgilerimizi, yeteneklerimizi harekete geçirerek bu memleketi yeniden kurma şansımız var. Osmanlı deneyi bizim için bir hazine. Bizim için olduğu kadar, bütün insanlık için de bir hazine. İnsanlık, teknolojinin Osmanlı toplumunun yayılma alanında nasıl vücut bulduğunu, neleri çözdüğünü görüp buna yeni teknolojiler ilave ederek insanlığın bu büyük trajedisine çözüm bulabilir. Osmanlı tecrübesi ve Türkiye’nin yetiştireceği nesille bu mümkün olacaktır. O zaman Türkiye dünyaya yetişen değil, dünyanın en asli meselesinde önde giden ülkesi olacaktır... Türk evinden elimizde kalanları korumak ve buna ilaveten Türk evi ve mahallesini vücuda getiren iradeyi yeniden etkili kılarak çözümleri yeniden üretmek,  toplumumuzun gelecek nesillere karşı en önemli görevi olacaktır. Biçime ait güzelliği de inancımızın temellerinden hareket ederek kurabiliriz. Estetik, inancımızdan ayrı bir şey değil; eğer biz onu doğru bir şekilden kuramıyorsak iki sebebi vardır: Ya inancımız çok yanlıştır yahut inancımızla onun arasındaki bütünlüğü hissetmiyoruz demektir.”

...

Şehir bir insana asgariyi yaşayabileceği şartlar sunmazsa o şehir terk mi edilmelidir? Nereye kaçabilir ki insan, köylerimizde bile beş katlı betonlar dikilirken? 

Ve biz depremden niye korkalım ki, tedbirimizi aldıktan sonra?

Biz asıl kendi ruhumuzu, şehrimizin ruhunu ve ‘evimizi’ yitirmekten korkalım!

Bir inşaat mühendisi ve iş sağlığı güvenliği uzmanı olarak betondan nefret ediyorum aslında... Depreme karşı en dayanıklı yapılar, ahşap ve yığma yapılar, depremin en çok zarar verdiği de betonarme yapılardır.

Ahşap yapılar, nefes alan, sağlıklı yapılardır aynı zamanda... O yüzden gönlüm hep ahşapta... Dünyada ahşap yapı tekniğinde gelinen son nokta da çok heyecan verici... Ahşap elemanlarının sağlamlığı-dayanıklılığında; değil 1-2 katlı, çok katlı ahşap apartmanlar bile yapılabilecek teknik bir seviyeye gelindi... Bu yeni ‘ahşap yapı sisteminde’ ahşap yapının iskeletini, elemanlarını görmüyorsunuz bile! Diğer yapılarda olan her şeyin olduğu, yangına göre de emniyetli binalar. Çok hafif ve salınım esnekliği olduğu için de depremde çok güvenli…

Evet, gönlümüz ahşap evden yana lakin hâlâ çok pahalı bir sistem. Öyleyse ne yapacağız? Mevcut yapı sistemlerini doğru uygulayıp,  güvenli ve güzel bir dünya inşa etmeye uğraşmak zorundayız.

“Güzel bir dünya inşa etmek,  dünyayı güzelleştirmek,  insanların gelecek nesillere karşı aslî vecibeleri ve sorumluluklarıdır” şiarıyla mimarî ve şehircilik çalışmalarını icra etmiş olan Cansever Üstadımız şöyle diyordu; “ ...Yeni şehir tasarımımız çerçevesinde geliştirmiş olduğumuz bir mahallenin tasarımında, sosyal hayatın ve ailenin değişen ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir mimarî yaklaşım, günün her saatinde yaşayan güvenli kentsel mekânlar, sürdürülebilir doğal çevreler ve mahallelilik ruhunu yeniden hayata geçirecek canlı komşuluk ilişkileri kurma fırsatlarını geliştirebileceğine inandığımız bir çözüm önerilmiştir. Amacımız, gelir ayırımı yapılmadan düşük gelir grubundaki ailelerin de mütevazı, ancak güzel ortamlarda yaşadığı, çocuk, yaşlı, kadın-erkek her bireyin toplumsal oluşuma yabancılaşmadan katkıda bulunmasını sağlayacak, bireyin çevrenin oluşumuna katılabildiği ve çevresinin sorumluluğunu yüklenerek çevresini denetleyebildiği bir planlamayı gerçekleştirmektir.”

Rabbim, hocamızın bu güzel düşüncelerini memleketimizde tatbik edeceğimiz günleri ve gayreti gösterir bizlere İnşallah...

(Bu araştırma yazısı ilk olarak Medeniyet Düşünce Ve Kültür Dergisi'nin 54.sayısında yayımlanmıştır.

Bu haber toplam 431 defa okunmuştur

Haber Yorumları ( 0 Adet)

Adınız
E-mail Adresiniz
Güvenlik Kodu Lütfen Resimdeki kodu yazınız
Bu Habere Yorum Yapılmamış.
İlk Yorumu Siz Yapmak İster misiniz?

Son Haberler