Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/unyekent.com/httpdocs/conn/level.php on line 31
ÜNYE Kent Gazetesi >>> KENTTE HABERİN MERKEZİ ll BİZDEN HABER VAR......
 
Bilinmeyen Ünye
3 2010 Cuma 09:00
ARAŞTIRMACI YAZAR YAŞAR KARADUMAN
Kaplumbağa Terbiyecisi Tablosu
Ressam Osman Hamdi’nin Ünlü “Kaplumbağa Terbiyecisi” tablosu bir Ünyeli armatörün İstanbul’daki köşkünden çıkmıştı.
Adı Süleyman Saim Birkök olan armatör tabloyu Paris’ten satın almış, İstanbul’a getirmişti.
Saim Birkök yetmişli yıllarda seksen yaşındayken bir cinayet yüzünden hapse düştü… Sonra hastalandı, öldü. Köşkünü açtıklarında daha birçok tablo buldular. Hiç çocuğu ve mirasçısı yoktu. Tablo kendi adına kurulan vakfa kaldı. Vakıf tabloyu sattı.
Bugün Pera Müzesi’ndedir.
Fiyatı beş trilyon lira olan tablo dünyanın en pahalı tablolarından biridir.
Süleyman Saim Birkök Ünyelidir, halen Ünye’de yaşayan akrabaları vardır.
Ölmeden önce bir dostuna yazdığı mektupta “Ünye’den getirip konağın bahçesine diktiğim balcan inciri ve hırtarış üzümü tuttu.” diye yazar…
Balcan inciri ve hırtarış üzümü asması bugün Şişli’de bulunan konağın bahçesinde durmaktadır.



Ünyeli Terzi Bedros
Terzi Bedros ve ailesi de Ermeni tehcirinde Ünye’den gönderilecekler arasındaydı. Ertesi günkü vapurla yola çıkacakları bildirildi… Beş yaşlarındaki ikiz kızları Magdelena ve Angelena hasta ve ateşler içinde yatıyorlardı, yola çıkmaları zordu. Soğuk bir kış günüydü... Magdelana ertesi günü daha da ağırlaştı. Onu sonra gelip almak üzere, Türk komşularına bırakıp gittiler.
Uzun yıllar gidip gelen olmadı.
Seksen yıl sonra bir gün Yalıkahvesi’ndeki bir evin kapısını yaşlı bir kadın çaldı. Kapıyı çalan kadın, kapıyı açan aynı yaşlarda ihtiyar kadına Ermeni dilinde, “Sen Angelena mısın?” dedi.
Kapıyı açan yaşlı kadın birden sendeledi, düşmemek için tutundu…
Kendine geldiğinde geleni içeri aldı ve kapıyı kapattı.
Gelen seksen yıl önce giden ikizlerden Magdelana idi. Hasta olduğu için götürülemeyen ve daha sonra gelip alınmak için Ünye’de bırakılan Angelena yıllar içinde gelen giden olmayınca Türk aile tarafından yetiştirilmişti. Müslüman olmuş, evlendirilmiş çocukları ve torunları olmuş, geçmişi silip unutmuştu. Ailesinden kardeşinden hiçbir haber alamamıştı.
Seksen yıl sonra karşısında ikiz kardeşini görünce çok şaşırdı. Birbirlerine gözyaşları içinde sarılarak içeri girdiler… İçerde ne mi oldu? Bizim yüreğimiz yazmaya yetmedi, eğer yazsaydık sizin de okumaya yetmezdi…



Fega Nedir?
Ünye’de en son fok balığının yavruladığı yıllar 1955 yıllarıdır. Bu tarihten sonra fok balıkları Ünye’de aralıklarla görülse bile artık eski mağaralarına dönmemişlerdir. Dikilitaş’tan bakıldığında Fener tarafındaki kayalıklarda, Fokfok’tan bakıldığında hemen yan tarafta fok balıklarının yuva yaptığı ve yavruladığı bu mağara bugün aynen durmaktadır. Ama içinde foklar yoktur. Son fok balığı da Ünye’yi terk edince mağara boş kalmıştır.
Buranın adı Fega’dır. Ne anlama geldiğini bulamadığımız bu ad, mağaraya Ünyeliler tarafından verilmiştir. Mağaranın yanında hemen yüzmek isteyenlerin denize girdikleri Fokfok vardır. Fokfok kelimesinin fok balıkları ile bir ilgisi yoktur. Dalgalı havalarda su kayanın altından geçerken fokur fokur ses çıkardığı için buraya fokfok demişlerdir.
Bazıları fok balıklarının yuva yaptığı mağara ile fokfoku ilişkilendirmektedirler. Oysa mağaranın adı Fega’dır.



Mısırlı Prenses
Bir araştırma için gittiğimiz bir evde bize bir prensesin hayaletinden bahsettiler. Hayalet evde istediği gibi dolaşır ama görünmezmiş. Evde yaşayanlar hayaletin dolaşmasına ve şarkı söylemesine alışmışlar.
Mısırda kadılık yapan bir Ünyeli kadı, emekli olup Ünye’ye dönerken bir prenses olan Mısırlı eşini de birlikte getirmiş. Gönülsüz gelen prenses Ünye’de hiç mutlu olmamış…
Hep memleketine geri gitme planları yapmış. Biriktirdiği altınları evin arkasındaki bir sarnıçta suyun içinde bir küpe saklamış ve limana gelen yelkenlilerle kendisini memleketine götürmek için altın karşılığı anlaşmış. Hareket günü gelip prenses altınları almak için sarnıca indiğinde, o sırada sarnıcın kapağını açık gören hizmetçi kapağı kapatıp, kilidini de anahtarlayıp gitmiş. Sarnıcın içinde kalan çığlıklarını duyan olmayınca prenses sarnıcın içinde bir müddet sonra ölmüş. Mezarı bugün Elmalık mezarlığındadır.
Kadı ile aynı mezarda yatmaktadırlar.
Ev sahibi, bu prensesin her gece altınları almaya geldiğini, bize altınların nerede olabileceğini sordu... Biz de mademki prenses geliyor ona sorun dedik. Ayak seslerinden takip ediyoruz ama bulamadık dediler.



Ünye’nin isimleri
Araştırmacı Yazar Ufuk Mistepe, yaptığı araştırma sonunda Ünye’nin 75 tane değişik ismini bulmuş. Ünye’de yerleşen her kavim ve ırk ve millet Ünye’yi bir başka şekilde telaffuz etmiş ama adı hep Ünye olmuştur. Araplar, Unia, Ruslar Unieh, Rumlar Noi, Grekler Oine, Avrupalı gezginler, Hunia, Oinoi, Onea, One, Oinos, demişlerdir. Ama bizim bildiğimiz Oney ismi tarihte hiçbir belgede geçmemektedir.
Bütün bu kelimelerin anlamı ise hep aynıdır. Hemen hepsi, üzüm bağı, şarap, üzüm, üzüm suyu, üzüm şehri, şarap şehri, bağ anlamına gelmektedir. Ünye Bizanslılar zamanında şarap üretim merkezi idi. Ünye’deki “Bağlarbaşı” adı da bu üzüm bağlarından gelmektedir. Son şarap fabrikası Ünye’de 1936 yılında kapanmıştır.
Ünye’nin Türklerin eline geçmesi ile Bizans’a şarap sevkiyatı kesilmiş ve Bizans şairleri “ Gelmez oldu One’nin şarapları” diye şiirlerinde yazmışlardır.



Sancak Beyliği Ünye…
Sancak Osmanlı’da bugünkü vilayete yakın bir idari sistemdi.
Ünye’de bir dönem sancak olmuştur. Bağlı kazaları vardı. Satılmış (Fatsa), Bolaman, Karakuş (Akkuş), Nikoseria (Niksar) Terme, Arım (Çarşamba) gibi. Bir de sancak beyi vardı.
Mehmet Nurettin Paşa (Nuri Paşa)
Nuri Paşa Ünye’ye sarayı yaptıran Trabzon valisi Haznedarzade Süleyman Paşa’nın oğlu Ünye’deki Haznedarların atası Osman Paşa’dan torunu idi.
1868 yılında bu uygulamaya son verilerek Ünye Canik Sancağına (Samsun)’a bağlandı. Nuri Paşa ise, Sancak Beyliğinden sonra devlette görev almadı ve ömrünün sonuna kadar Ünye’de yanan saraydan kalan yanmayan kısımda yaşadı. Öldükten sonra yıllar içinde mezarı ve mezar taşı kayboldu.
Ünye’nin ilk ve tek Sancak Beyi Nuri Paşa’nın kayıp mezarını Tepe Mezarlığı içindeki aile mezarlığında bulduk.
Paşa’nın Ünye’de yaşayan torunlarının da ilgileri ile yakında bu ilk ve son Sancak Beyi’nin kaybolan mezar taşı, bulunan mezarı düzenlendikten sonra yerine konulacaktır.




Meçhulasker ilkokulu
1910l’u yıllardı… Rumların çoğu mübadeleden önce Ünye’yi terk etmişlerdi. Bu bina muhtemelen yanında bulunan kilisede çalışan görevlilerin kaldığı bina idi. Rumların biraz aşağıdaki, papaz okulunun yatakhanesi veya doğrudan papaz okulu olduğu da rivayet edilir. Bina Kurtuluş Savaşı yıllarında hastane olarak kullanıldı. Daha sonra ilkokul oldu. İlkokulun adını burada hastane iken hayatını kaybeden isimsiz askerlerin anısına “Meçhulasker İlkokulu” koydular.
Daha sonra Ünye’ye otuzlu yıllarda ortaokul açılınca bu binayı ortaokula verdiler. Meçhulasker ilkokulu aşağıya bugün düğün salonu olan kilisenin üzerindeki binaya taşındı.
Bu bina da Cumhuriyet’ten önce Rumların rahibe okuluydu. Sınıfların birinde siyah bir kuyruklu piyano vardı. Ünye’nin ilk lisesi olan Ünye Özel Lisesi de bu binada açılmıştı.
Burası bugün harabe halinde durmaktadır.




Anafarta İlkokulu’nun adı…
Çanakkale’de Anafartalar Savaşında yaralanan Ünyeli askerler Karadeniz’e yaralı taşıyan bir vapurla Ünye’ye getirilirken otuz kadar yaralı asker yolculuğa dayanamayarak yolda hayatını kaybetmişti.
Yaralılar ve cenazeler iskeleye indirildi. Yaralılar köylerine gönderilirken sahipleri tarafından alınmayan on sekiz Çanakkale şehidinin bozulmaya başlayan cesetleri mezarlık olan eski Anafarta İlkokulu’nun yanına gömüldü.. O yıllarda okulun adı Fevziye Mektebi idi.
Cumhuriyet’ten sonra okula ad aranırken okulun yanında yatan Anafartalar şehitlerine atfen Anafarta adını verdiler.


Maria ve Sofia
Maria ve Sofia beş yaşındalarken 1924 yılında ailesi ile Yunanistan’a gönderildiler. Giderken Maria merdiven altında bebeğini unutmuştu. İskelede aklına geldi, ama geri dönecek vakitleri yoktu.
“Bekle Rosi, bir gün seni almaya geleceğim.”dedi içinden… Rosi, bebeğin adı idi.
Yetmiş beş yıl sonra bir akşam ortaokulun arkasındaki bir evin kapısı çalındı. Açtılar… Seksen yaşlarında iki kadın çok bozuk bir Türkçe ile “Biz bu evde oturmuştuk. Yetmiş yıl önce giderken bebeğimizi unuttuk, onu almaya geldik.” dediler. Bebek merdiven altında bıraktıkları yerde duruyordu… Sofi sarıldı ona sarıldı ve “Ben sana dememiş miydim Rozi? Bak geldim!”


Bu Haber 4633 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Konuya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
ÖNCEKİ ARAŞTIRMA YAZILARI