Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/unyekent.com/httpdocs/conn/level.php on line 31
ÜNYE Kent Gazetesi >>> KENTTE HABERİN MERKEZİ ll BİZDEN HABER VAR......
 
Mandalina Bahçeleri / İrfan Işık
25 Ocak 2011 Salı 09:35
[ Bu öykü, Sayın Yaşar Karaduman’ın çocukluk anılarına naziredir.] Canik Dergisi 6.sayı
Meyve olgunlaşmağa başlayınca hırsızlık yoğunlaşırdı.
Geceleri yapılan hırsızlığa gözcülerimiz asla izin vermez, elektrik feneri ışığını üzerlerine tutarak kaçırırlardı hırsızları.


Portakal ve mandalinanın, Rize’den Ünye’ye, deniz motorlarıyla getirilip satıldığı ve aranan meyve oluşu, her arandığında bulunamayışı bizi, bu meyveleri kendi bahçelerimizde yetiştirme zorunda bıraktı.
Ticaret erbabı da Rize’den aşılanmış fide getirerek satmağa başladı. Pek çok Ünyeli de bu fideleri bahçelerine dikti ve özenle yetiştirdi. Bu arada biz de diktik. Bizim bahçe, on yedi kök mandalina fidesi dikilebilecek büyüklükteydi. Herkesinki gibi, bizim fidelerimizde birkaç yıl içinde yetişti. Ve giderek artan sayıda meyve vermeğe başladılar. Mevsimin uygun geçtiği yıllarda ağaçlar o kadar çok meyve vermeğe başladılar ki, bir yıl, bahçelerinde mandalina olmayan komşularımızla birlikte bıkarcasına yediğimiz halde, daha hala ağaçları kıracak kadar çok olan meyveyi çürüteceğimizi düşündüğümüzden bir bölümünü sattık bile.
O zamanlarda, sosyal statüsü bizim gibi olan, yerleşikliği çok eskilere uzanan ailelerin kendi yetiştirdiği meyveyi satması ayıp sayılırdı. Onun için annem babama : Mandalinaları satın alması için manava teklif ederken çok utanmış olmalısın demişti.
Adamın verdiği fiyat gülünçtü ama ben, meyvenin çürümesine gönlüm razı olmadığı için kabul ediyorum. Peki. Bahçeye gelip toplayın dedim. Oradan hemen uzaklaştım demişti babam.

Bizim sokağımızda her ailenin evleri bahçe içindeydi ama sadece dört evin bahçesinde mandalina vardı. Biz dört aile mandalinasız komşularımızı meyvesiz bırakmazdık ama gene de bu ailelerin çocukları bahçelerimize gizlice girer mandalina çalarlardı. Annem ve ablalarım meyve daha küçücük ve yemyeşilken çalınmağa başlandığı için, bahçeyi gözetlerler, hırsızlığı önlerlerdi.

Meyve olgunlaşmağa başlayınca hırsızlık yoğunlaşırdı.
Geceleri yapılan hırsızlığa gözcülerimiz asla izin vermez, elektrik feneri ışığını üzerlerine tutarak kaçırırlardı hırsızları.
Gündüz hırsızları küçücükler olurdu. Annem, ablalarım ve ben, onların bahçeye gizlice girmeğe çalışmalarını gözler kendimizi göstermeden sevgiyle seyrederdik. Öyle korku içinde, öyle sevimli hareketlerle çalarlardı ki mandalinaları, onları tutup hırpalıya hırpalıya öpmemek için zor tutardık kendimizi.

Telaşla, bir yada iki tane koparır, bu kez gizlenmeğe gerek duymadan kendilerini göstere göstere kaçarlardı bahçeden. Annem, sakın korkutmayın yavrularımı derdi.
Ama biz gene de, küçük hırsızlar işi azıtıp koyunlarını mandalina ile doldurmağa kalkıştıklarında, bir yalancı öksürükle paniklemelerini sağlardık.
Mandalina ağaçlarımız yıllarca, bereketleriyle komşularımızı meyveye doyurdular.
İlkbaharda ağaçlar çiçeklenmeğe başlarlardı. Öyle yoğun çiçeklenirdi ki ağaçlar, üzerlerine kar yağmışcasına beyaza kesilirlerdi.
Ya kokuları…
Bilenler bilir. Bu, öylesine büyüleyici bir kokuydu ki, tüm Ünye, adı ve tadı anlatılamaz bir cennet bahçesine dönüşürdü. Her yer, her köşe, arı vızıltısı ve o, insanı zevkten kendinden geçirici kokuyla dolardı. Bitmesini hiç istemediğimiz bu durum bir süre sonra yavaş yavaş durulur, azalır, sonra biter, ağaçlar meyveye dururdu. Daha sonra da hırsızlık başlardı.

Sonraları hırsızlık iyice çığırından çıktı. Hırsızlar büyüdü. Mahalleler arası çeteleşmeğe başladılar.
Beş-on mevcutlu çeteler, diğer mahallelerde, gözlerine kestirdikleri bahçelere gece yarısından sonra baskınlar düzenliyor, yaptıkları talanla bahçenin meyvesine ve ağaçlarına kıran getiriyorlardı. Pek çok aile için bu talanları önlemenin olanağı yoktu. Ama annemin pratik zekası bizim bahçenin ağaçlarını ve meyvesini korumanın yolunu bulmuştu.
Köydeki fındıklığımızda harman koruyucusu olarak bir köpek besliyorduk. Fındıklar harmanlanıp Ünye’ye indirildikten sonra köpeğimiz marabamızın yanında kalıyordu. Adı Fernoz’du.

Anlamı neydi?
Köpeğe adını veren annem olduğu halde o bile ne demek olduğunu bilmiyordu.
Fernoz irice bir köpekti. Ve annem adını birden verdiği gibi gene birden köpeği Ünye‘ye getirtmeği akletti.

Onu geceleri bahçeye uzun bir zincirle bağlıyacak her durumda hırsızlara ulaşabilir yada onları korkutabilir olmasını sağlayacaktık.
İneğimiz, tavuklarımız, kazlar ve hindilerimizin yanında birde köpeğimiz olacaktı artık. Gerçi, kazlar, çakallardan hırsızlardan bizi haberdar ediyor, baykuşları ürkütüp mahallemizden uzak tutuyorlardı ama köpek kadar etkili olamıyorlardı. Kazların bağırış ve çırpınışları üzerine uyanıp hırsızlara karşı duruyorduk ama onlar, biz üzerlerine gidinceye kadar yapacaklarını yapmış oluyorlardı.
Sonra Fernoz köyden geldi. Gelir gelmez de şaştı kaldı. Kazlar ve hindiler Fernoza cephe aldılar. Berikiler tıslıyarak, ötekıler kabararak kafa tutar oldular Fernoza. O önceleri çok sinirlendi. Kızdı. Saldırdı. Ama baktı ki, onlar kaba gürültü edip blöf yapıyorlar, kızmaktan vazgeçti. Hatta kısa bir süre sonra aralarında dostluk bile başladı. Bu kez çocuklar bu dostluğu çekemez oldular. Kazları tıslatıp saldırtmak, baba hindiyi kabartıp Fernozu kızdırmak için türlü yollar denediler. Baba hindinin karşısına geçiyor:

Kabarama kabarama
Kel Fatma
Annen güzel sen çirkin

Tekerlemesini makamla hep bir ağızdan söylüyorlar hindiyi kabartıp gulu gulu gulu diye bağırtıyorlardı. Hindi ve kazlar çocukların gazına gelip tıslıyarak, gulu gulularla kendisine saldırsalar bile Fernoz tınmıyordu. O, bahçedeki hayvan kalabalığının lideriydi artık.
Köyden geldiği zaman marabamız bize, mısır unu yalından başka bir şey yemez Fernoz demişti. Gerçektende ne yemek artığı yiyor, ne de tavuk kemiği yiyordu. İllada mısır unundan yapılan yal.
Mandalinalar olgunlaşmağa başladığı zaman hırsızlıkta başlamıştı. Fernozun mısır unu yalından başka bir şey yemiyor olmasının gerçek bir şans olduğunu hırsızlık başlayınca anladık. Çetelerin, köpeği susturmak, kendilerine saldırmasını önlemek için önüne attıkları ekmekleri yemiyor habire havlıyordu Fernoz. Bereket o zamanlar, kasaplardan köpek yiyeceği temin etmek olası değildi. Çünkü kasaplar üç-beş kilodan eksik et satmazlar, üstelik eti işlemeden kemikleriyle birlikte verirlerdi müşterilerine. Kıyma evlerde, et tahtaları üzerinde, kadınlar tarafından satırlarla dövülerek kıyılırdı. Hiçbir kasapta kıyma için et makinesi yoktu. Fernoz eti yada kemiği rettetmezdi belki ama, hiçbir mandalina hırsızı da Fernoz’a et ikram etmezdi.
Fernoz, çetelere şöyle zincirlerini şakırdatarak hav havlarla saldırmaya görsün çil yavrusu gibi anında dağıtıyordu onları.
Biz artık onun havlaması üzerine kalkıp bahçeye bakmıyorduk bile.


Ablalarım ve annem, en çok 4-5 yaşındaki minicik hırsızların ayağının bahçeden kesilmiş olmasına yanıyorlardı. Onların gözlerini kocaman kocaman açıp dudaklarını büzerek minik ayaklarının ucuna basa basa, korkuyla bahçeye girişlerini görmekten mahrum olmuşlardı.
Bir gün onlara göstere göstere hayvanları ahıra sokta hırsızlık yapsınlar diye yalvardılar bana. Dediklerini yaptım. Minicikler bahçenin yanında oynuyorlardı. Fernoz’un zincirini çözmüş ama henüz ahıra sokmamıştım. Küçükler, onun da ahıra girdiğini sanıp ağaçlara dağıldılar.
Ben ağaçların arkasına saklanıp kendimi göstermemeğe çalışırken…Aaaaa!! Ağzım bir karış açık kaldı. Hırsızlara karşı canavar kesilen Fernoz, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırmış, sırtını kamburlaştırmış, arka bacaklarının üstüne çökmüş, başını yana eğmiş, o bildik maskara oyunculuğuyla yan yan çocuklara yanaşmıyor mu?

Onlar mandalinalarla meşguldular.
Fernoz birine yaklaştı. Yere yattı. Çocuğun ayaklarını yalamağa hazırlandı ki ben
fırladım. Büyü bozulmuştu. Fernoz’un o halini çocukların görmesini istemiyordum. Ev
kahkahadan kırılıyordu.
Köpeğin tasmasını tuttum. Güya saldırıyı önlüyordum. Çocukların birkaçı korkmuş
ağlıyorlardı. Onları yatıştırdım.
Bu kez dedim onlara, Fernoz ikişer mandalina daha almanıza izin verdi.
Hırsızlık zehir olmuştu çocuklara. Hiçbiri bağışıma tenezzül etmedi.
Bahçeden dışarı çıktılar. Ve derhal bir şey olmamış gibi oyunlarına devam ettiler.
Kart Fernoz, çocuklarla çocuklaşmak istemiş olmalıydı.
Onun, o davranışının altmış beş senedir aklımdan çıkmamış olması şimdi çok anlamlı
geliyor bana.
Günümüzde, Ünyede mandalina ağaçları çok çok azaldı. Birkaç bahçede örnekmiş gibi bir iki ağaç kaldılar. Bahçeler bir bir arsa oldu. Arsalara çok katlı evler kuruldu.
Mandalina çiçeklerinin aşk ilham eden kokuları yok oldu. Bu kokunun yoğun şekilde var olduğu yıllarda beyaz sinek denen bir bela dadanmıştı ağaçlara. Onların akciğerleri olan yapraklarını dışkılarıyla sıvıyor özümleme yapmalarını önlüyordu beyaz sinek. Oysa ne kadar küçük, ne kadar zararsız gibiydiler. Beyaz bir bulut gibi uçuşuyorlardı ağaçtan ağaca.
İnşaatçılarla beyaz sinek elele verdi, bizi önce o aşk kokusundan sonra da kendi yetiştirdiğimiz mandalinanın eşsiz tadından mahrum ettiler. (Kaynak İrfan Işık)


Bu Haber 3781 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Konuya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
ÖNCEKİ ARAŞTIRMA YAZILARI