Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/unyekent.com/httpdocs/conn/level.php on line 31
ÜNYE Kent Gazetesi >>> KENTTE HABERİN MERKEZİ ll BİZDEN HABER VAR......
 
Merve ÜRER/Veliahdıma Veda
9 2011 Salı 10:22
O çığlık! Keskin, şifa bulmaz, ne yaparsanız yapın şifaya kavuşturamayacağınızı bir tokat gibi suratınıza çarpan o çığlık! Gece, tam da bütün kanatlarıyla üzerimizi örttüğüne inanırken bir bıçak gibi yüreğimin -gecenin de yüreğinin- tam ortasına saplanan o çığlık!
Yıllar sonra bu kente döndüğümde içimde yaşayan aile ve Ünye sevgisinin önüme döşediği zarif taşlarla meğer ne kadar da mesut bir zaman dilimine adım atmışım. Ve başıma gelenlerin nadir mutlu insanların başına gelebileceğini hiç fark etmemişim. İşte o çığlık, günlerdir tüm bunlar üzerine kafa yormama sebep olan! Hâlbuki üzerinden bir hafta geçti. Kalabalık dağıldı, el ayak çekildi. Kapı önlerinde fısıldaşanlar dahi görünmez oldu. Ama ne yaparsam yapayım. Kaç gecedir tam uykuya dalacakken aynı çığlıkla uyanıyorum. Bütün vücudumun saniyeler içindeki felç olma hissi. Ardından neden uyandırıldığını anlayamayan kalbimin isyan dolu haykırışları. En sonunda da tavanın oymalarına yansıyan sokak lambasının ışığına dalarak, geçen bir haftalık süreci yeniden yeniden yeniden hatırlayışım!
Eğer çocukluğunuz benimki gibi, bir kasabanın en güzel yılları diye nitelendirebileceğiniz bir zaman diliminde, herkesin birbirini tanıdığı, bildiği bir mahallede, kardeş gibi büyüdüğünüz komşu çocuklarıyla geçtiyse az sonra anlatacaklarımdan neden bu kadar etkilendiğimi anlayabilirsiniz belki.
Çocukluk yıllarımda -keşke yeniden o yaşlarda olsaydım- mahallenin bütün çocuklarının birlikte oynayacağı oyunlar kurmak büyük önem taşırdı. Çünkü bu oyunlar sayesinde birbirimizi tanır, birbirimizle kaynaşır, ezelden ebede gidecek dostlukların temelini bu oyunlar sayesinde atardık. Mahallenin yaşça büyük çocuklarından biri olduğum için bu görev hep bana düşerdi nedense. Bütün çocukları başıma toplar, eğer takım oyunu oynayacaksak önce rakip takımın başını belirler, tekerlemelerle kimlerin takımlarda yer alacağına karar verirdik. Oyun, benim için bir insanı tanımanın en iyi yoluydu. “Haylaz mıdır? Candan mıdır? Gerektiğinde sırtımı dönebilir miyim? Sırrımı saklayacak kadar mert midir?” Kafamda mahalleye yeni gelen biri için biriken bütün bu sorulardan oyun sayesinde kurtulurdum. Annem, bizi oyun oynarken seyretmiş miydi? Yoksa gizliden kardeşime sorup çocuklara liderlik ettiğimi öğrenmiş miydi? Bilemiyorum. Ama istisnasız her seferinde mahalleye yeni taşınan birileri olduğunda beni yanına çağırır: “Haydi Aydın! Bak …. Teyzenler mahallemize yeni geldiler. Çocukları da varmış. Gidin, çocukları sokağa, oyuna çağırın; kaynaşın. Dikkatli olun! Onlar yeni oldukları için çekingendirler şimdi.” tembihinin ardından kardeşimle beni sokağa salardı. Yeni gelen çocuklar önceleri çekinir, gözlerinde sorgu dolu bir ifadeyle bahçe duvarının en serin köşesine sinerlerdi. Ben işte tam o sırada devreye girer, onların yanına gider, diğer çocukları da çevremize toplayarak hemen bir takım oyunu kurardım. Yeni çocuklar daima benim takımımda olurlardı. Yeni gelene mahalledeki diğer çocukları tanıtmak için oyun, bulunmaz bir fırsattı. Çünkü “ağabeylik etmek” denildiğinde benim anladığım buydu. Mahalle olarak etle tırnak gibi olmalıydık. Karşı mahallelerden ters bir durum olduğunda kendimizi savunabilmeli, kale gibi yıkılmamalıydık. Bir anda ciddileştiğime bakmayın. Çocuk dünyasında en ters durum, başka mahalleden gelen bir çocuğun oyuna karışması olurdu ki bu da hemen halledilirdi. Eğer edebiyle gelip oynayacaksa mesele yoktu. Ama oyunu bozmaya kalkışırsa durum değişir, lisan-ı münasiple, olmazsa zorla mahalleden uzaklaştırılırdı.
Bizim mahalle, kendini savunmasını bilen, ama kimsenin oyununda, bahçesinde, eriğinde gözü olmayan bir mahalle diye nam salmıştı. Gözü tok çocuklardık. Ailelerimiz tarafından mahalleli olmanın aile olmaktan farklı olmadığı bilinciyle yetiştirilmiştik. Mahallenin bütün anneleri annemiz, bütün babaları babamızdı. Onlara yapacağımız en ufak saygısızlığın ana-babamıza yapılmış saygısızlıktan farklı olmadığını bilir, ona göre davranırdık. Bir diğer faktör ise mahallemizde bizden yaşça büyük olan delikanlılar, yani mahalle ağabeylerimiz faktörü idi. Onlar, bizim büyüdüğümüz kurallar çerçevesinde büyümüş, mahallenin çocuğu olmak sıfatını bize terk ederek ağabey olmuşlardı. Günün modasına uygun giyiniş şekilleri, son moda saçları, genç olmanın verdiği tüm enerjiyle dolu delikanlı hâlleri ile yanlarında olmaktan keyif aldığımız rol modellerdi. Hepimizin en büyük isteği, bir gün onlar gibi olabilmek; mahallenin temiz, saygılı ve nezih genç adamları olarak anılabilmekti. Bu açıdan ben, tüm çocuk ahalisine göre daha şanslıydım. Çünkü baharda dallarına su yürüyen genç bir fidan gibi günden güne büyüyor, çocuk olmakla yetişkin olmak arasındaki ince çizgiye her gün bir adım daha yaklaşıyordum.
İşte İlker’i ben bu mahallede, benden yaşça küçük, ele avuca sığmaz bir komşu çocuğu olarak tanıdım.
İncecik bir çehre! Bu çehreye tezat iri siyah gözler! Yaşından daha da küçük görünmesine sebep olan çelimsiz bir vücut! İlk bakışta insanda merhamet hissi uyandıran bu küçük erkek çocuğu, bir hafta içinde tüm mahallenin sevgilisi oluvermişti. Öyle ki, o zamana dek oyun oynarken, “Ortalığı toza buluyorsunuz! Keseceğim sizin topunuzu! Dükkânın içi toz toprak doldu!” diye bizi kovaladığı için adını Modur Bakkal taktığımız Bakkal Ali Amca bile İlker’i görünce yelkenleri suya indiriyordu. Ama bizimki de hiç de az sayılmazdı. Yaşına, çelimine bakmadan her sabah önce Ali Amca’nın yanında alırdı soluğu. Bakkalı süpürmesine yardım eder, tezgâhla ilgilenir, biz gelene kadar ruhu yalnızlığa mahkûm olmuş bu adama yarenlik ederdi. Camda ekmek aldırmak isteyen birini mi gördü? Hızır gibi yetişir, ekmeği alır, hayır dualar kazanırdı. Torbalarını taşıyamayan ihtiyarlar, kahvedeki kocalarına haber gönderecek mahalle kadınları herkesten önce “İlker!” demeye başlamışlardı son günlerde!
Hatırlarsanız “Bir insanı tanımak için en iyi yol oyundur.” demiştim. Onu ilk kez oyuna aldığımda anlamıştım aslında farklı biriyle karşı karşıya olduğumu. Bu zamana dek diğerlerini hep ben tanıtırdım acemi oyun arkadaşıma. Bu defa durum farklıydı. İlker amacımı sezmiş, “Ağabey, baksana nasıl da sabırsız; aceleci birine benziyor, öyle değil mi?” ya da “Orada da öyle davranılmaz ki! Bu adama dikkat etmeli!” gibi yorumlarla yaşının üstünde bir zekâya sahip olduğunu ortaya koyuyordu. Ayrıca beşinci dakikadan itibaren hiç tereddüt etmeden sırtımı dönebileceğim bir oyun arkadaşı bulduğumu anlamıştım. O anda fark ettiğim bir şey daha vardı. Büyüyordum, büyüdüğümde oyun oynayamayacağımı çok iyi biliyordum. Yerime birisi geçmeliydi. Çocuk ordumun yeni bir komutana ihtiyacı vardı. Anlamıştım ki o komutan İlker olacaktı. Artık ardıma bakmadan büyüyebilir, mahalle ağabeylerimin safına geçebilirdim.
“Mahallede en iyi nerede saklanılır? Kim sır tutar? Kim tutamaz? İyi bir komutan, çocuk ordusunu nasıl yönetmelidir?” gibi derslerle hızlandırılmış eğitimden geçirdiğim veliahdım, iki yıl içinde hem serpilip büyüdü, hem de komutanlığa hazır hâle geldi. Askeri törenlere benzeyen bir seremoninin ardından çocuklar yeni bir komutana kavuşurken, ben de mahalle ağabeylerinin safında acemi eğitimine başlıyordum…
Haberi aldığımız akşam, karmakarışık birtakım görüntüler eşliğinde beynime üşüşen bütün bu anılar yığını ancak ancak düzene giriyor. İlker’in şehit düştüğünü duyduğumda ilk hissettiğim şey, kocaman bir boşluk duygusu! Hemen ardından acıdan bir rüzgâr, damarlarımın her zerresini işgal edip donduruveriyor içimi! Sonra da gaipten bir el, büyük bir balyoz alıp tek vuruşta tuzla buz ediyor sessizliğe mahkûm ruhumu! Geride kalan bir avuç buz yığını! Bir daha asla kendim olamayacağım! Çünkü çocukluğumdan, yerini dolduramayacağım bir parçayı toprağa veriyorum. Mahallenin kadınları ekmek aldırdıkları çocuğu, Ali Amca çırağını, şimdi kendileri toprak olmuş nineler, çelimsiz kollarıyla hayatlarının yüküne ortak ettikleri küçük çocuğu uğurluyorlar. Ben ise sokakta oynayan çocukların kalmadığı bir zamandan, çocuk krallığımın veliahdını yol ediyorum sessizce…
Sözlüsüne gelince! İlker’in naşının getirildiği gece attığı çığlık, mahallenin görünmez duvarlarında yankılanıp duruyor henüz.
Cenazeyi almaya gittiğimizde sessiz, vakur, bir-iki günde saçında onlarca aklaşmış telle, sanki tüm bu olanlar bir rüyaymış gibi seyrediyor çevreyi. Tam evden çıkacağımız esnada solgun bir el dokunuyor omzuma. Ne olduğunu anlayamadan ıslak bir kumaş parçası tutuşturuveriyor ellerime: “Ağabey!” diyor İlker gibi bana. “İlker, seni çok severdi. Bunu senden başka kimseden isteyemem, çekinirim. Bu elinde tuttuğun kumaş, nişan için aldığım elbiselik kumaşın bir parçası. Bakarsın İlker onu unutacağımı zanneder, üzülür. Onu mahşere dek bekleyeceğimi bilsin istiyorum. Gözyaşlarımla mühürlediğim kalbimdir bu kumaş. Mezarına gömebilir misin?”
Kilitleniyorum, söylenecek hiçbir şey yok! Usulca cebime atıveriyorum. Mezarlıkta, elimi cebime götürdüğümde, kumaş parçasının kurumuş olduğunu fark ediyorum. Avuçlarımdaki renk, kalbi mühürlü bir nişanlının gözyaşlarıyla rengi solmuş uçuk bir GÜLKURUSU!


Bu Haber 2815 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Başlık : Şehitler Ölmez Tarih : 6 Eylül 2011 / Pazar Üye Adı :Mehmet Bayraktar
Çok etkileyici .. Ellerinize sağlık ...
Başlık : şehit Tarih : 10 Ağustos 2011 / Pazar Üye Adı :Zeynep Tokgöz
Merveciğim, son zamanlarda okuduğum en güzel yazı. Bütün vücudum kaskatı kesildi, ofisteki masamda kendimi ağlamamak için zor tuttum. Anlatışın, girişin, gelişmen , sonucun..Gerçek bir edebiyatçı yazısı olmuş eline sağlık. Sevgili kardeşimiz İlker nur içinde yatsın ve hepimizin başı sağolsun. Şehitler ölmez.. Sevgilerimle Zeynep
ÖNCEKİ ARAŞTIRMA YAZILARI