Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/unyekent.com/httpdocs/conn/level.php on line 31
ÜNYE Kent Gazetesi >>> KENTTE HABERİN MERKEZİ ll BİZDEN HABER VAR......
 
Fatih Ordu / Ünye'de İki Erguvan Şehrine Küskün Ağaçlar
24 2011 Çarşamba 10:57
Kaynak:Canik Dergisi /9.Sayı
Kendinize dost bildiğiniz bir ağacınız var mı? Şöyle de sorabilir miyim: En sevdiğiniz ağaç hangisi? Onlara bir anlam yükler misiniz, sizin içinizde nasıl bir yerde duruyorlar?

Bilenler bilir ki, ağaç nasıl kök salarsa toprağa, öylede yer tutuyor seveninin yüreğinde. Yeter ki bir hikâyesi olsun, yeter ki düşüversin bir çekirdek gibi yüreğinize. Bir bakarsınız koca çınarlar büyür de, damar damar bir baharı gezdirirsiniz içinizde. O koca çınarlardan bir hazan rüzgârı ‘el alır’ ve yürür gidersiniz yürünecek yere. Dedim ya, yeter ki hikâyesi olsun. Dallarına salıncaklar kurduğunuz çocukluğunuzdan, gövdesine adlar kazıdığınız gençliğinizden bugüne alıp getirdiğiniz bir ağacın hikâyesi olsun yalınız. Gerinerek kalkılan sabah uyanışlarında ağaçlar ne kadar bahtiyarsa, ağaçlarla örtülen mahalleniz, sokağınız, eviniz ne kadar bahtiyarsa, siz de o kadar bahtiyarsınız o demlerde elbet.

Bizim insanımız; mahallemiz, sokağımız, evimiz kadar ağaçlarımızı da severdi. Onlar hep bekleyenimizdi. Herkes alıp başını giderken, etrafımızdakiler bir bir ayrılırken, onlar olduğu yerde hep bize sahip çıkandı. Öfkelendiğimizde hırpaladığımız, efkârımızda sırt verip oturduğumuz; ama hep vefa bulduğumuz ‘arka’daştı. Mahallenin bekçisiydi, ölenlerimizi yadigârı. Dedim ya; bunca terk edilmişliğin içinde, çekip gidenlerin ardında kalan bekleyenimizdiler.
Beklediler, beklediler…

Çınara ve Serviye
Eski medeniyetimizin sembol ağaçları çınar ve servi idi. Hiçbir mimarî eserimiz yoktur ki onun yanına çınar yahut servi dikilmemiş olsun. Umumiyetle İstanbul ve Bursa bu bakımdan, biraz da çınarlar ve serviler şehri idiler. Bu çınar ve servi zenginliğinin haddini şehir anlayışımızın yanı başında, minyatür ve şiir gibi sahalarda da ne kadar zengin işlenildiğini az buçuk ilgilenenler iyi bilirler. Bununla beraber eski medeniyetimizin ağaç zevkini servi ve çınarla sınırlandırmak da hata olur. Orta Asya’dan bu yana taşıyıp geldiğimiz bahçe anlayışımızın da etkisiyle kadim insanımız; çınar ve servinin yanı başında erik, nar, badem, elma gibi baharda hem güzel çiçek açan hem de meyve veren ağaçları eksik etmezdi. Bütün bu tabloya, erguvan ve leylak gibi süs ağaçlarını da ilâve ederseniz, zihninizde eski Türk şehirlerinin nîm bir peyzajı beliriverir.

Eski şehirlerimizin peyzajını keşke bütün yanlarıyla vermek mümkün olsaydı. Bu imkânsızlığın içinde belirli detaylara eğilebilmek, onu olduğu görebilmek belki de bizlere bütüne giden yollarda kapılar açabilir. Siz bu detaya mimari eseri bekleyen ağaçlar gibi bir çeşmeyi bekleyen çınarı da ilâve edebilirsiniz. Eski şehirlerimizin sokak kenarlarında kaç çeşme vardır ki onu bir çınar beklemesin. Bu tablo bana, ahşap konakların pencerelerinde görmeye alıştığımız ve hep vefalı olmuş, ihtiyar nine ve dedelerin birbirini beklemesi gibi gelir. Biri can suyu olurdu toprağında, diğeri güneşe öylece gerilmiş beklerdi gölgelediği mahremini. Bakarsın dere boyunca genç fidanlar dolup taşardı da biz adına ‘Sıraserviler’, ‘Kümeçınarlar’ koyardık. Hâsılı gelişip büyür, koskoca bir medeniyet olurdu da o medeniyetin sembolü bakardın bir ağaç olurdu.

Evliya Çelebi ‘ruhaniyâtlı bir şehir’ dediği Bursa’da üç yüze yakın çeşme sayıyor. Buradan bakınca, şehrin ilk hanımefendisi olan Nilüfer Hatun’un bir suçiçeği olan ‘nilüfer’ adını alması hiç de boşuna değildi. Büyük ağaçların içinde, kuş sesleri arasından dört bir yandan çağıldayan sularıyla bir beyaz bahçe gibi Bursa, elbette bir ‘su medeniyeti’ idi. Güneş büyük ağaçların kolları arasında sulara düşer, bir zaman aynasının içinden pare pare şehre yayılırdı.

Su sesi ve kanat şakırtısından
Billûr bir avize gibi Bursa’da zaman

Demek olur ki, kendine mahsus işlerde derin bir mahrem anlayışı içinde olan kadim insanımız; şehirlerini, evlerini, sokaklarını da öylece mahrem sayıyor, koca ağaçlarla kim bilir kem gözlerden de nihan ediyordu. Biraz da bu yüzden, zarif köşklerin, alımlı sebillerin parlak mermerlerinin kadife çınar yapraklarıyla örtülü hali; yeşil ipek yaşmaklar içinde bir evvel zaman güzelinin yüzü gibi görünür bana. Bu hal taşa, mermere tabiatını terk ettiren, sertliğini yumuşatan ve ona munis bir insan çehresi kazandıran iç aydınlığıydı. Eski insanımızın zevkinde; şehir, çeşme, ağaç o derûni ruh potasında erir, yeni bir nizam kazanır ve ötelere açılan birer maneviyât bahçeleri olurlardı. Şehirlerin içinde bahçeler yoktu. Bahçelerin içinde şehirler vardı ve insanlar bu bahçe şehirlerde yaşarlardı. Biraz da bu sebeple batılı seyyahlar; hiçbir memlekette ağacın bu denli güzel halinin bulunmadığını, çiçek kokularına alışmamış burunların Edirne’den İstanbul’a kadar inemeyeceklerinden bahsederler.

Bahara ve Erguvana
Erguvan ki, ânâ derler Bizans çiçeğidir. Bizans, yani kadim İstanbul. Bu sebeple benim için her mayıs, Boğaziçi’nin erguvandan tacını giyme mevsimidir. Kaç hayal, kaç rüya, kaç umut bir Mayıs sabahı beyaz atının üstünde bu kızıl tacını takarak kendini bekleyen sevdiğine, bir düğün alayı içinden gelen genç Türk serdarı Fatih’in vuslatı kadar derin manalıdır? Şehre girerken Bizans’ın en gözde kızları, görüp görebilecekleri o en kudretli sultana güller atıyordu da o, hiç birine iltifat etmiyordu. Değil mi ki rüyalarının sonuydu; değil mi ki ‘kaç gece peş peşe yıllarca’ özleyip bekleyeni karşısındaydı ve değil mi ki bu kutlu nikâh Efendiler Efendisi tarafından kıyılmıştı da şahitlerine dahi dualar edilmişti.

Devlet-i Osmanî’yi bildik saltanat hikâyeleri içinde görenler ne kadar da yanılıyorlar. Oysa Osmanlı bir aşk hikâyesiyle doğdu. Adı Bursa’yı bir gergef gibi işleyen Nilüfer Hatun’dan da evvel, Osman Bey’in Şeyh Edebalı’nın kızı Mâlhatun’a olan aşkı vardı. Altı asırlık bir saltanat, bu aşkın ve bu rüyanın içinden doğdu. Nilüfer Hatun’un gelişi ile aile oldu. Güzeller güzeli Germiyan kızı Devlet Hatun’u, Yıldırım Bayezid’in şehre getirişiyle de Bursa’nın hikâyesi kemâle erdi.
Bunların yanı başında belki de asıl hadise, Emir Sultan’ın yine ilk defa rüyasında görüp tanıdığı Yıldırım Bayezid’in kızı ile evlenmesiydi. Bütün bu olaylar esnasında Yıldırım, savaşta idi ve dönüşünde bu izdivaca hiddetlendi, rıza göstermedi. O kadar kanlı hadiselerle kızını geri almak istese de bunu bir türlü beceremedi.

Sevdiğini üstelik bir padişaha böylesine savunan XV. yüzyılın hiç şüphesiz en büyük velilerinden olan, genç Emir Sultan’ın, Bursa’nın büyük aşk kahramanlarından birisi olması, Devlet-i Âliyenin İstanbul’a kadar hangi maceralarla geldiğini pek de iyi gösterir.

Devrinin bilinen bu en büyük maneviyat adamıyla ilgili olarak anlatılan kerametler onun ölümüyle de sona ermez. Türbesi etrafında zuhur ettiğine dair nakledilen ‘havâdis-i âcibe’ hiç de az değildir. O zamandan bu yana Bursa’da Emir Sultan da en az diğerleri kadar bir buhurdandan tüter gibi kendi devrinin arasından şehrin hayatına karışmış ve onunla yaşamıştır. Bu yüzden belki de, türbesi etrafında bir bahar geleneği teşkil etmiştir. Evliya Çelebi’nin ‘Erguvan Cemiyeti Faslı’ diye anlattığı bu gelenek, Emir Sultan Türbesi taraflarında başladı. Her yıl nevruz başında, Anadolu’nun dört bir yanından gelen dervişler zikre çekilirlerdi. Bu toplanmalar zaman içinde bir erguvan bayramı geleneğine dönüşüverdi. Yüz yıl öncesine kadar devam eden bu bayram, günümüzde yeniden yapılmaya başladı ve bazı ham softaların zannettiği gibi hiç de Bizans ruhunu diriltme filan da değildi.

Ünye’de İki Erguvan
Bu şehrin en beğendiğim tarafı, hastane yolundan şehre girerken karşımda bulduğum manzaradır. Aslında Ünye, bir baş dönmesi gibi bir derin dönemecin ardında bekleyen ağaçlar, onların arkasında deniz ve onun kenarı boyunca mahalleleriyle Karadeniz’in en mahrem şehri gibi durmaktadır. Çok yazık ki Yüzüncü Yıl Parkı’nın ardından gelen çıplak manzara bu masalı fazla uzun sürdürmez. İçimden hep mezarlık camiinin o taraftan Yüzüncü Yıl’a kadar olan kısımdaki evlerin balkonlarını, çiçeklerle süslemek geçer. Bu kısımdaki tabiatın bütün şahsi hususiyetlerine rağmen beton bloklar pek de çirkin görünmektedirler. Hiç değilse bu evlerin balkonları küpe çiçekleri, camgüzelleri, filbahriler, akşamsefaları, begonyalar, mimozalar ve duvarlar boyu sardunyalarla süslenebilseydi, nasıl da peyzaja uyacaklardı. Ve Ünye’ye sağlı sollu bu çiçek rüyasının arasından girilecekti.

Yazık ki bu zevkten mahrumuz.

Epey zamandır hastaneden Yüzüncü Yıl parkına kadar olan bu yolda yürümek itiyadım oldu. İlk kıvrımla beraber deniz kenarında sıralanan akasyalar, o akasyaların ardında bir yüksekten denize bakan banklar bana bu şehrin en güzel yeri gibi gelir. Kokusuna meftun olunan bu akasyaların altında çırpınan deniz, yanıp kaybolan yakamoz ve gelip geçen balıkçı tekneleri arasında insan mekândan kopar, bir iç ülkenin sarmaşıktan burçlarını aşarak ötelerde bir yerde kendi sesinin yalnızlığında bir zamana ulaşır.

Sahil boyunun mucizesi Yüzüncü Yıl’ın karşısında bekleyen iki erguvan ağacına kadar devam eder. Bu iki erguvan, gerilmiş ve bağlanmış kollarıyla içten içe yanan ve böyle mevsimlerde de ateşi dışa vuran bir Baki bir Nedim beyti gibi kıpkızıl gülistanlar içinde gönül yangınlarına dönüşür. Bursa, İstanbul, Boğaziçi, uzak zamanlar, uzak zamanların arasından görülen Ünye’de; akasya ağaçlarıyla başlayan, erguvanlarla nihayet bulan sahil şeridi…

Bahar nasıl erguvanlarla başlıyorsa, bir bakıma Osmanlı’nın ilk ateşi de Bursa’da erguvanlar içinde yanıyordu.





Bu Haber 4676 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Konuya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
ÖNCEKİ ARAŞTIRMA YAZILARI