Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/unyekent.com/httpdocs/conn/level.php on line 31
ÜNYE Kent Gazetesi >>> KENTTE HABERİN MERKEZİ ll BİZDEN HABER VAR......
 
Yusuf Ziya BAŞBAY / Eski Caminin Ruhu / Ünye’nin Eski Camisi
25 2011 Perşembe 10:36
Kaynak :Canik Dergisi /9. Sayı
İnsan, çatısı altında dedelerinin, atalarının namaz kıldığı bir mabedi niçin yıkar?
Çanakkale kahramanlarının, İstiklal Savaşı gazilerinin alnını secdeye koyduğu mabetten ne istemiştik de yıkmıştık?
Acaba diyorum, Eski Cami’yi biz yıkmadık da o mu bizi terk edip gitti!
Pek çok güzel şey gibi, çocukluğumuzun güzel bir rüyası olan Eski Camii de yıllar önce hayatımızdan çıktı. Şimdi, o mabedin gıcırdayan tahtaları üzerinde secdeye varmış hangi arkadaşıma sorsam, orada dedelerden kalan bir havayı teneffüs ettiğini hatırlıyor; o mübarek mescidi, benim hissettiğim gibi, çocukluğunun en saf rüyası biliyor, hüzünle yâd ediyor. İnsan, çatısı altında dedelerinin, atalarının namaz kıldığı bir mabedi niçin yıkar?
Eski olduğu için mi? Hâlbuki tam da bunun için yaşatmak icap etmez mi? Çok daha az masrafla o cami restore edilse, böylece hem memleketimizin uzun zamandır Müslüman diyarı olduğu gösteren bir nişane ayakta kalsa, hem de dedelerimizin namaz kıldığı bir mabette bugün biz de namaz kılma imkânına sahip olsak fena mı olurdu? Ünye’de birçok insanın babası, annesi, dedesi ve ninesi ahiret yolculuğuna o camiden çıkmamış mıydı? 93 muhacirlerinin, Çanakkale kahramanlarının, İstiklal Savaşı gazilerinin alnını secdeye koyduğu mabetten ne istemiştik de yıkmıştık?
Ünye’de Şehir Kompozisyonu
Osmanlı şehir tipleri içinde, sahil kasabalarının ayrı bir prototipi olduğunu görürüz. Eski zamanların Ünye’si de, Karadeniz sahilinde bu tip bir kompozisyonu bütün unsurlarıyla taşıyan nadir yerlerdendi. Ünye’nin, bu kompozisyonu nasıl yansıttığını daha kolay anlatabilmek için Osmanlı kıyılarında yer alan herhangi bir sahil kasabasının vazgeçilmez unsurlarını sayalım:
Deniz ulaşımını sağlayan bir iskele, iskeleye yakın merkezî bir cami, onun hemen yanında bir çarşı, çarşı etrafında belli zamanlarda kurulan bir pazar, pazarı ve iskeleyi iç bölgelere bağlayan bir şose yolu, iskeleye yakın bir kahvehane, büyük bir çınar, çeşme, hamam.

Ünye, böyle bir şehir kompozisyonu içinde yüzyıllar yaşamıştı. Bu durum, Türkiye’nin 1950’lerde başlayan ekonomik ve sosyal değişimine kadar büyük ölçüde devam etti. Seksenden sonraki yozlaşma süreci ise bu unsurların kendi arsındaki ilişkiyi büsbütün ortadan kaldırdı. Bu süreci engellemek de mümkün değildi… Ünye’de olduğu gibi, yıkılan hayat biçiminin yerine bir şey konamamıştır. Eski gitmiştir, yeni dönemin getirdiği ise sadece yeni tüketim anlayışıdır. Bu tüketim anlayışı, yiyeceklerimizden evlerimizi tefrişe, seyahat alışkanlıklarımızdan hastalıklarımıza kadar her şeyimizi ve tabii göze hemen çarpan bir şekilde binalarımızı değişmiştir. Ünye’de Eski Cami’nin yıkılıp yerine yenisinin inşa edilmesi de kanımca bu sürecin somut bir ifadesi olmuştur.
Bu dönemde bütün Türkiye, dedesinden kalan antika bakır kapları alüminyum tencerelerle değiştirdi. Aynı şekilde, camilerden beş yüzyıllık antika halılar toplandı, eskileri alan dolandırıcılar naylon halıları serip ortadan kayboldu. El yazması kitaplar eskicilere satıldı. Ahşap evler yakıldı vs. Taşınabilen eski eşyalar Avrupa’daki antikacıların yolunu tutadursun, kıymetini bilemediği bütün değerlerini bit pazarında satan Türk Milleti de kendini taksitle çelik tencere almaya, beyaz eşya dizmeye ve her yere beton dökmeye adadı. Hala aynı süreç devam ediyor. İflah olmaz beton tutkumuz, koskoca Türkiye’de elli yıllık geçmişi olan bir mahalle bile bırakmadı.

Eski Cami’nin Mimarı
Artık kalabalık şehirler gibi, Ünye’de de gelenekten beslenen bir hayat yok; büyük küçüğü, küçük büyüğü tanımıyor, her şey maddileşiyor. Ünye’ye her gelişimde, şehrin ruhundan daha çok şeyin kaybolduğunu görüyorum. Ve ne yazık ki, İstanbul’un varoşlarına benzetiyorum. Geçmiş duygusunun olmadığı, sefil maddi çıkarlar dışında kimsenin kimseyle insanî bir münasebetinin bulunmadığı İstanbul’un hastalıklı varoşlarına.

“Ünye nasıl bu hale geldi?” diye düşünmek boşuna, bütün Türkiye bu hale geldi çünkü. Fakat Ünye için sembolik bir milat aradığım zaman, bana Eski Cami’nin yıkılışı en anlamlı tarih gibi görünüyor. Çünkü yıkılanın yerine yapılan camiye bakınca zihniyet değişiminin ipuçlarını bulmak mümkün: Uzun çifte minare, ağaçsız avlu, çini taklidi fayanslar, makineden çıkma süslemeler, mermerle kaplı dış cephe ve yerden yükseltilerek alt katı dükkânlara ayrılmış bir kütle… Türkiye’yi doğudan batıya ve kuzeyden güneye gezseniz, her yerde hatta köylerde bile bununla aynı tip beton cami kütleleriyle karşılaşırsınız. Hâlbuki bizim Eski Cami’mizin bir benzerine Karadeniz sahili dışında rastlayamazdınız.

Şimdiki Büyük Camii, mimari açıdan eskisinin çok gerisindedir. Estetiği, çevresiyle uyumu, gelenekle irtibatı, kullanımda sağladığı kolaylık, insan ve mekân ilişkisindeki orijinalitesi gibi… Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, Eski Camii, dikkatli gözlere her açıdan şimdikinden üstün görünür.

Bir kere Eski Camii, çevresiyle uyumlu, sokakla barışık bir mabetti. Bulunduğu meydana kendi rengini veriyordu. Onu çevreleyen caddelerden kim geçerse geçsin, cami, ona varlığını hissettiriyordu. Şimdi Büyük Cami’yi çevreleyen caddelerden geçip gidenler camiyi fark etmez. eğer kafanızı kaldırıp bakmazsanız sıra sıra dükkanlardan başka bir şey göremezsiniz.
Bu tecrit edilmişlik, mimarî açıdan başarısızlıktır ve dinimizi hayat dışına atmanın belki bilinçli belki bilinçsiz bir ifadesidir. Nitekim Büyük Cami bugün, namaz vakitleri dışında yaşamayan bir bina halindedir. Caminin avlusuyla sokak arasında hiçbir ilişki kalmadı.

Eski Cami, coğrafyasıyla da uyumluydu, Karadeniz’e özgü mimarî bir tarzı vardı. Tıpkı eski evlerimiz gibi ahşaptı ve kiremitle örtülüydü. Eski Cami, bütün maddi unsurlarıyla da Ünye’ye aitti. Temel taşları, tahtaları, kiremitleri ve her şeyi Ünye’nin taşından, toprağından ve ağaçlarından yapılmıştı. Yeni yapılan camide bunların belki hiçbiri Ünye’ye ait değil.

Müezzinsiz Minareler
Zannediyoruz ki, bir caminin minaresi ne kadar uzun olursa, cami de o kadar güzel olur. Hâlbuki Osmanlı camilerinde minareler daima yapı ile uyumluydu. Yapılamadığından değil, yakışmadığından yapılmazdı. Şimdi biz, küçücük bir köy camisine kırk metre uzunluğunda minare dikmeyi bir şey zannediyoruz.

Bugün bütün Anadolu’da görülen uzun minare dikme faaliyeti, en güzel bir geleneğimizi de öldürdü. Artık müezzinler minarelere çıkmaz, istese de çıkamaz oldu. Çıkılamayan minareler yapmayı marifet sayan bizler, mikrofonu da keşfettik. Diyanet teşkilatımız İslam tarihinde eşine rastlanmayan bir tarzda bazı camilerden ezanı kaldırdı. Ünye’de ezan Büyük Cami’den okunuyor. Diğer camilerin minarelerine ezan sesi kablolar vasıtasıyla naklediliyor. Demek, teknik imkânlar en kuvvetli dini gelenekleri bile değiştirirmiş. Filhakika ezan sünnettir, hiç okunmasa da olur. Fakat ezan şeâir-i İslamiye’den olmakla belki namazdan da öte toplumsal bir mana kazanmıştır. Şimdi, sormazlar mı bize: Madem ezan okunmayacak, sâlâ verilmeyecekti bu kadar yüksek yüksek minareleri niçin yaptınız?

Camilerimiz, el emeği göz nuru eşyalar ile tezyin edilmeli, plastik levhalardan, çini taklidi fayanslardan kaçınılmalıdır. Mademki, cami mutlak hakikate inanların ibadet mekânıdır, o zaman, orası için kullanılan her şey hakikî olmalıdır!

Bu kadar dert yandık yanmasına ya… Asıl mesele, bizde bir hakikat kalıp kalmadığı değil midir? Acaba diyorum, Eski Cami’yi biz yıkmadık da, o mu bizi terk edip gitti!




Bu Haber 4295 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Konuya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
ÖNCEKİ ARAŞTIRMA YAZILARI