Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/unyekent.com/httpdocs/conn/level.php on line 31
ÜNYE Kent Gazetesi >>> KENTTE HABERİN MERKEZİ ll BİZDEN HABER VAR......
 
Merve ÜRER / DENİZ
22 2011 Perşembe 10:48
Kaynak:Canik Dergisi / 10. Sayı
Bir plajın en güzel saatleri henüz insanların sökün etmedikleri saatlerdir. Kahvaltımı yaptıktan sonra… Burada birkaç dakika durmam lazım. Size kamp hayatıyla ilgili en önemli önerilerimden biri de sabahın o muhteşem güzelliği içerisinde, denize nazır güzel bir kahvaltı yapmak olacak. Uyandığınızda dünyanın da sizinle birlikte uyanışına tanıklık etmek


“Di di di dit! Di di di dit! Di di di dit!” Çalar saatin her sabah canımdan bezdiren o tekdüze sesinden kurtuldum nihayet. Otobüsün koltuğunda, uyku ile uyanıklık arasında, iki hafta süren final maratonundan yadigâr bilgi kırıntıları hücum ediyor yeniden. Beynim adeta bir bilgisayar. Gözümün önünde beliren ekranda sınav dönemi boyunca öğrenmeye uğraştığım bilgiler akıp gidiyor. Muavinin mola anonsu kurtarıyor kâbusumdan beni. Uyanıp da rüya olduğunu fark edince yorgunluğum bir defa daha dank ediyor kafama. Meğer ne kadar çok yorulmuşum. Gökyüzü pırıl pırıl. Otobüsün kapıları açıldığında cehennem sıcağı çarpıyor yüzümüze. Bir tek “Hamama hoş geldiniz.” pankartı eksik. Daha yazın başında olmamıza rağmen iç bölgelerde sıcaklık hayli yükselmiş durumda. Dilerim Ünye de sıcaktır. Çünkü deniz-kum-güneş üçlüsüne kavuşabilmek için saatleri sayıyorum artık. Bu yılın müjdesi tam bana göre zaten. Gelmek üzere bavullarımı toplamaya çalışırken telefonda verdi annem müjdeyi! “Gözün aydın Eda! Bu yıl güzel bir kamp yeri bulduk! Çadır kuruyoruz!”
Allah’ım! Ne zor şeymiş çadır kurmak! Daha doğrusu kolay aslında. Çadırı kuracaksın, yiyecekleri piknik yapar gibi evde hazırlayıp kamp yerine geleceksin. Deniz-kum-güneş. Çadır önünde öğle atıştırması. Akşama topla pılıyı, pırtıyı. Doğru eve! Buraya kadar her şey güzel. Gel bir de bunu anneme anlat! Kamp yerini görmeye geldiklerinde geçen senelerde burada kamp yapanlara ait çadır-kulübe karışımı yapıları görmüş mü bizimki. Bir düzen, bir itina. Adamlar sanki on iki ay orada kalacaklar. Televizyon, fırın, buzdolabı! Şaka gibi! “Bu düzenin aynısını ben de kuracağım!” diye tutturdu. Aslına bakarsanız meğer bizim evde bir evi donatacak eşya daha varmış da ben bilmiyormuşum. “Eda, senin odandaki dolabın alt gözü! Eda, ağabeyinin bazasının altındaki nevale! Kilerdeki camlı dolabın içi! Tavan arasındaki eski fırın!” Derken dört başı mamur çadır-ev karışımı bir şeyimiz var bizim de artık!
Hepsini anladım da bu yataklarla divana ne lüzum vardı, bir türlü anlayamadım. İlle de uyumak şart mı canım! Babam, “Milli muhalefetsin sen Eda!Bak, ağabeyinin hiç şikayeti var mı?” diyor. Niye olsun? Ağabeyim biz çadır kurmasak da arkadaşlarıyla yedi gün yirmi dört saat plajda olacaktı. Şimdi bu duruma sabah-öğle-akşam anne mutfağından tam pansiyon bonusu da eklendi. Ağzı kulaklarında beyefendinin! Gerçi çok da haksızlık etmemekte fayda var. Bütün bir yıl boyunca öğrencilerle boğuşup duruyor. Tatil yapmak, biz öğrenciler kadar öğretmenlerin de hakkı, öyle değil mi? Bakmayın tüm kardeşler gibi biz de bir araya geldiğimizde didişiriz. Ama Sezar’ın hakkını da Sezar’a teslim etmeyi biliriz.
Her şey hazır. Nihayet on beş günlük inşaat, taşınma ve eksik tamamlama faaliyetinin ardından bu sabah plaj sezonunu açabilirim. Son kontrollerimizi yapalım. Plaj havlusu, güneşten koruyucu krem, mp3 çalar, kitabım, güneş gözlüğüm. Bir şey eksik. Hah! Buradaymış işte! Günlüğüm! O olmadan aşağı inilir mi? Şimdi, “Hepsini anladık da, günlük ne iş?” diyeceksiniz. Eğer günlüğüm olmasaydı, az sonra başımdan geçecekleri bu kadar canlı bir şekilde anlatabilir miydim size?
Bir plajın en güzel saatleri henüz insanların sökün etmedikleri saatlerdir. Kahvaltımı yaptıktan sonra… Burada birkaç dakika durmam lazım. Size kamp hayatıyla ilgili en önemli önerilerimden biri de sabahın o muhteşem güzelliği içerisinde, denize nazır güzel bir kahvaltı yapmak olacak. Uyandığınızda dünyanın da sizinle birlikte uyanışına tanıklık etmek inanılmaz bir duygu. Ne diyordum! Kahvaltımı yaptıktan sonra kimsecikler gelmeden plaja inmeye karar verdim. Güneş, zarar verici ışınlarını fazlaca yaymaya başlamadan güzelce güneşlenmeyi koymuştum kafaya. İndim, kendime güzel bir şemsiye altı beğendim. Havlumu serip kumun ve güneşin bedenimi ısıtmasıyla, içinde bulunduğun güzel anın keyfini çıkartmaya başladım. Benim peşimden annem ve ağabeyim de indiler. Babam dükkânı açmak zorunda olduğu için erkenden ayrılmıştı zaten. Ağabeyim on dakika oturdu, oturmadı, “Ben Salih’e bir bakayım.” diye tüydü. Salih, yani Salih Ağabey, bizim kampın işletmecisinin yeğeni. Ağabeyimden birkaç yaş büyük. Ağabeyimle aynı okulda çalışıyor. Yaz tatillerinde de amcasına yardıma geliyor. Zaten annemlerin bu kamp kurma aşklarında ağabeyim birinci faktör olmuş. Annemin ağzından girmiş, burnundan çıkmış, ikna etmeyi başarmış. Onun da hakkını yemeyeyim. Hemen ikna oluvermiş! Bu zamana kadarki anlatımlarımdan benim bu işe gönüllü olduğum kadar gönülsüz olduğum gibi çapraşık bir ruh hali çıkardığınızın farkındayım. Ne yapayım? Tamam, yıl boyu deniz-kum-güneş özlüyorum ama evimi de özlüyorum. Kamp yerinde evimdeki gibi ayağımı, bacağımı uzatıp da layıkıyla dinlenemiyorum ki! “Daha ne yapacaksın? Güneşin altında keyif çatan ben miyim?” dediğinizi duyar gibiyim. Bekleyin de görün bakalım!
Ne diyordum. Ha! Annemle güneşleniyordum. Yavaş yavaş insanlar plaja akın etmeye başladılar. Önce bizim haricimizdeki kamp ahalisi! Gülsün Teyze ve kızları; Nazan Abla, eşi ve küçük oğlu; Aslan Amca, oğlu ve torunu; Tayfun Bey ve eşi. Kısaca satranç tahtasındaki her taş, büyük bir dikkatle yerli yerine oturdu. Sonra günübirlik plajı kullanmak için gelenler akın etmeye başladılar. Birbirinden farklı onlarca insan, onlarca aile. Kalabalık arttıkça güneşlenmek daha güç olmaya başladı. Bir de güneşin bunaltıcı sıcağında ızgaraya yatırılmış tavuk gibi bir öne, bir arkaya döneleyip durmaktan sıkılmak eklenince en doğru eylemin denize girmek olacağına inandım ve attım kendimi serin sulara. Karadeniz’in en sevdiğim taraflarından biri suyu az tuzlu bir deniz oluşu. Ege ve Akdeniz’de yaptığımız tatillerden sonra Ünye’ye her dönüşümde deniz bana adeta tatlı suymuş gibi gelir. Çünkü gözünüz yanmaz, bedeninizde pul pul tuz kümeleri bulunmaz. Keyifle yüzebilir, rahatlıkla suyun dibine inebilirsiniz. Denize girdiğimde kamp ahalisinden ve çocuk takımından birkaç kişi daha vardı. Hepsini yeni yeni tanımaya başladığımdan gözlemci tarafından kampçı tarafına geçemediğimi düşünüyordum. Bu nedenle kısaca hal, hatır sormalar ve hava, su durumu sohbetlerinden öteye geçmedim. Bir süre sonra annem de girdi suya. İlk etapta rüzgâr hiç hissedilmezken bir süre sonra deniz çırpıntılanmaya başladı. Gökyüzüne baktığımda Samsun tarafından hızla üzerimize doğru gelmekte olan bulutları fark ettim. Salih Ağabey ve ağabeyim, plajda bizden daha fazla vakit geçirdiklerinden, bu ani değişikliğin hiç de hayra alamet olmadığını fark etmişlerdi tabii ki. Deniz kıyısına geldiler ve bizi ve denizde olan diğer insanları sudan dışarı çıkmamız hususunda uyarmaya başladılar. Denizden dışarı çıkar çıkmaz, rüzgâr şiddetini artırdı, plajdaki şemsiyelerin gözümüzün önünde uçuşmalarını ve görevlilerin şemsiyeleri yakalamak için verdikleri mücadeleyi izlemeye başladık. Bu arada sahildeki tek kamp bizimki değildi. Diğer plajlarda da benzer manzaralar yaşanıyor, denize gelen insanlar çil yavrusu gibi dağılıyorlardı. Yukarı çıkıp duş aldıktan sonra havanın yağacağını gösteren belirtiler iyice artmaya başladı. O zamana dek “Yağmur öncesi denizde ne tür değişimler olur? Deniz kıyısında yağmur nasıldır?” Hiç dikkat etmemiştim. Rüzgâr yüzünden brandayı yarı inik konuma getirdik, dışarıda ıslanabilecek olan eşyaları toparladık, çadırın içine çekildik. Sadece biz mi? Bütün kampta hummalı bir yağmura hazırlık faaliyeti vardı. Sadece çadır kuranlar, brandalarını çadırlarının üzerine çekiyor, kimi sağlamlaştırma faaliyeti yaparken, kimi de hendek kazıyordu. Vee! Birden denizin üzerinde, uzakta sis bulutu gibi bir şey gördüm, duvar gibiydi. Dikkatle baktığımda yaklaşmaya başladığını fark ettim. Aynı anda burnuma bir damla düştü. Annemin, “Eda! Yağmur geliyor!” demesiyle, brandayı tamamen indirmemiz bir oldu. Aynı anda yağmur, tam da fermuarı çektiğimiz yönden, öyle müthiş bir şekilde yağmaya başladı ki! O zamana kadar sıkılan ben, şimdi kendimi Amerikan felaket filmlerinin birinin içindeymişim gibi hissediyordum. Rüzgâr! Yağmur! İlerleyen dönemde şimşek ve gök gürültüsü de katılınca tam oldu. Neden sonra ağabeyim geldi aklımıza. Annem hemen telefona sarıldı tabii ki! Meğer onlar da plajın kafeteryasındaymışlar. Çok yağmur yağdığı için dışarıya çıkamıyorlarmış. Yarım saatlik fırtına ve şiddetli yağmur, yerini ahmak ıslatana bıraktığında hepimiz kafalarımızı çadırlarımızın içerisinden çıkartmaya başladık. Annem çadır-kulübemizde hasar olup olmadığını anlamak için dışarı çıktı. Ben de peşinden. Kampın ortası, içerisinde bot yüzdürebileceğimiz küçük bir havuza dönüşmüştü. Nazan Ablalar’ın çadırı su almış, içindeki eşyalar dışarıya çıkarılmaya başlanmıştı. Rüzgâr, bizim kulübenin arkasındaki çıtalardan birini kopartmış, brandayı hafifçe yırtmıştı. Sahildeki birkaç şemsiyenin kenarı yırtılmış, uçurtma kuyruğu gibi uçuşuyorlardı. Kısaca filmdeki kasırga ya da hortum sona ermiş, biz geride kalanlar evlerimizdeki hasarı tespite uğraşıyorduk. Yalnız, filmlerde olmayan muhteşem bir aktör vardı . Onun azameti karşısında, kendimi, onu bu zamana dek hep içten içe sevmiş, ancak ona ne kadar âşık olduğunu yeni anlamış, acemi bir âşık gibi hissediyordum.
KARADENİZ!
Büyüklüğünü nasıl tarif edebilirim, bilemiyorum. Az önceki yağmur ve fırtınanın ardından ağzından köpükler saçarak şaha kalkmış bir akıncı atı gibiydi adeta! Kabarıyor, patlıyor, uğulduyor, hırsını alamadığını, öfkesinin ne kadar büyük olduğunu hepimizin suratına bir tokat gibi çarpıyordu. Adı gibiydi! Kapkara! Baktığınız anda hem delicesine bir sevmek arzusu, hem de iliklerinize kadar işleyen bir korku veriyordu. “Bir denizin fırtınalı hali nasıl sevilir? O halden ancak uzaklaşılır.” dediğinizden eminim. Haklı olabilirsiniz belki. Ancak ben, çevresinin ana kuzusu, çıtkırıldım Eda diye bildiği üniversiteli genç kız, kanımın akışında, ruhumun deli bakışında, gözlerimden dökülen yaşımda Karadeniz’in suyunu, Karadeniz’in hırçınlığını, Karadeniz’in tuzunu taşıyordum. Ve hamurumun Karadeniz’in suyuyla yoğrulmuş olduğu gerçeğini ilk defa bu kadar açık bir biçimde denizin genzimi yakan kokusuyla birlikte ruhuma dolduruyordum.
O an anladım ki benim bu denizle de bu kampla da ilgili ne ilk ne de son maceram olacaktı bu! Ve günlüğümün o güne ait sayfasına kara kalemle azgın bir deniz resmettikten sonra kalemimden dökülen şu dizeler, ancak sakinleştirebilecekti ruhumu!

KARADENİZ
Bulutlar karartmış gülen yüzünü,
Az önce kıyında yattığım deniz.
Bilmem neden böyle hırçınsın,
Adını kalbim yazdığım deniz.

Dayanamaz rüzgârına takalar,
Uçamaz semalarında martılar,
Kaynaşır eteklerinde dalgalar,
Adını kalbime yazdığım deniz.

Sesin kayalıklarda yankır durur,
Çığlığın dağlar ardından duyulur,
Elbet bu fırtına bir gün durulur,
Adını kalbime yazdığım deniz.

Artık anladım adın niye karaymış,
Senden ayrılmak onulmaz yaraymış,
Yüce Mevlâ’m ne de güzel yaratmış,
Adını kalbime yazdığım deniz.




Bu Haber 3369 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Konuya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
ÖNCEKİ ARAŞTIRMA YAZILARI