Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/unyekent.com/httpdocs/conn/level.php on line 31
ÜNYE Kent Gazetesi >>> KENTTE HABERİN MERKEZİ ll BİZDEN HABER VAR......
 
Aynur TAN / Ünye ambleminin çizeri SADIK KARAMUSTAFA
2 Ocak 2013 Çarşamba 09:31
Kaynak: Canik Dergisi 14. Sayı
AYNUR TAN: Sevgili okuyucular merhaba. Biyorsunuz Ünye’de yetişmiş, Ünye’ye hemen hemen her alanda emeği geçmiş, Ünye’de çocukluğunu ve hayatının bir bölümünü geçirmiş kimselerle görüşüyoruz. Ve onların hayatlarını sizlerle paylaşıyoruz. Onların yaşamlarını, anılarını sizlerle paylaşırken satır aralarında da Ünye’nin sosyal yaşamıyla ilgili ipuçlarını yakalayıp, biriktiriyoruz. Bu kez konuğumuz Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Grafik Bölümü Öğretim Üyesi Sayın Sadık Karamustafa. Hoş geldiniz diyorum.
SADIK KARAMUSTAFA: Merhaba efendim.
AYNUR TAN: Ünyeli diyoruz. Ünye’de yaşamının bir bölümü dahi de geçmiş olsa ki, siz anne baba tarafından Ünye ve çevresindensiniz.
SADIK KARAMUSTAFA: Evet. Kendimi iki yerli olarak görüyorum. Baba tarafından Yalıköy’lüyüm. Anne tarafından Ünyeliyim. Her iki yerde de çok yoğun olarak yaşadım.
AYNUR TAN: Daha ayrıntılı tanımak isteriz sizi. Bizler tanıyoruz, pek çok tanıyanız var mutlaka ama yine de tanımayanlar vardır düşüncesiyle, çocukluğunuzdan başlayarak özellikle anne baba ailesinden başlayarak…
SADIK KARAMUSTAFA: Önce Baba ailesinden başlayayım. Baba ailesi Yalıköy’den Karamustafa ailesi. Çok geniş bir ailedir. Dünyanın her tarafında Karamustafa soyadında bir yerlerde birileri vardır. Anne ailem Çillioğulları dedikleri bir ailedir.
SADIK KARAMUSTAFA: Soyadları Şimşek’tir, soyadı kanunundan sonra değişmiştir. Dedemin, yani annemin babasının Batum göçmeni olduğunu ve Gürcü olduğunu biliyorum. Anneannemin gürcü olduğunu zannediyorum. Yani ailemizde yoğun bir Gürcülük var. Gürcüce, bizim Ünye’deki ailenin Ünye’deki fertleri arasında görülen ve pek konuşulan bir dil değildir ama Tekkiraz’da olan dayılar ve yengeler, onların çocukları çok sıkı Gürcüce bilirler.
AYNUR TAN: Genelde şehirde konuşulmadı, köylerde daha çok konuşuldu.
SADIK KARAMUSTAFA: Zannediyorum önce Tekkiraz’a yerleşmişler 1800lerin sonlarındaki o göçlerden sonra. Ondan sonra ailenin bir kısmı Tekkiraz’da kalmış, bir kısmı da Ünye’ye göçmüşler ve esnaflık yapmaya başlamışlar. Dedem Hüseyin Şimşek, Hacı Hüseyin ya da Molla Hüseyin derlerdi. Zannediyorum 1870lerde doğmuş olması lazım. 1960ların başında zannediyorum kaybettik. Esnaflık yapardı bildiğim kadarıyla. Benim hatırladığım haliyle 80 yaşlarında, beyaz saçlı, nur yüzlü, dükkanın önünde Kuran okuyan, fazla esnaf muhabbetine karışmayan yaşlı bir insandı.
AYNUR TAN: Esnaf derken?
SADIK KARAMUSTAFA: Manifaturacıydı. Dayılarımdan biri manifaturacıydı, biri zahireciydi, biri de muhasebeciydi. 6 kardeştiler. Molla Hüseyin’in 6 çocuğu var. Bunlardan en büyüğü olan Mehmet Şimşek ve ailesi Tekkiraz’da kalmışlar. İşte onların da 8 çocuğu vardı. Ailemin Gürcü tarafı biraz da onlardı, yani Gürcüce’yi bilen ve konuşan insanlar. Ailemin Ünye’deki tarafında ise 5 çocuk vardı. 3 evlilik yapmış, birincisinden bir, ikincisinden iki, üçüncüsünden üç çocuğu olmuş. Tabi ölümler sonucunda olmuş bunlar.
AYNUR TAN: Evet.
SADIK KARAMUSTAFA: Annem 3. eşinden Servet Hanım’dan en büyük çocuğuydu, onun yanında iki dayım daha vardı. İkinci eşinden Molla Hüseyin’in iki çocuğu olmuştu Muhsin Şimşek, Mürvet Midilli. İşte hiçbiri hayatta değiller şimdi. Bir tek en küçük dayımın eşi olan yengem hayatta, Allah uzun ömür versin. Onun dışında maalesef büyüklerden kimse kalmadı. Zahireci olan dayım, fındık, mısır vs. gibi işlerin ticaretini yapardı. Daha sonra zahireciliği bırakıp çocuklarıyla birlikte benzincilik yaptı. Şu anda Petrol Ofisi zannediyorum, hangi markaysa benzin istasyonu işletiyorlar. Kemal Şimşek, dayılarımdan biri… Uzun yıllar manifaturacılık yaptı. Benim anılarım daha çok onun manifaturacı dönemindedir.
.
AYNUR TAN: Tamam Hükümet Caddesi’nde.
SADIK KARAMUSTAFA: Ürer lastikleri vardır, onun karşısındadır dükkanı. Bir fırının yanındaydı. O fırın hala boş olarak duruyor. Daha sonra camcılığa başladı inşaat furyasından sonra. Çok kötü bir ekonomik dönem geçirdikten sonra camcılıktan epey para kazandı ve mal mülk yaptı zannediyorum, Kemal Dayım rahmetli. Bunun dışında en küçük dayım da muhasebeciydi ve Samsun’da muhasebecilik yaptı hayatının sonuna kadar. Onun da çocukları şu anda Ünye’de yaşamaktalar. Yani aile tarafı biz dışında, dayılarımın çocukları Ünye’de yaşıyorlar hala.
AYNUR TAN: Evet. Sizin de akrabalar yoğun olarak Ünye’de diyebiliriz.
SADIK KARAMUSTAFA: Evet, çok yoğun. Yani bir kısmı Yalıköy’de. Çok geniş bir aile. Ötekiler Ünye’de ve Samsun’da olanlar var. Bir de Ünye’ye ilişkin tabi babam memur olduğu için. Ziraat Bankası’nda memurdu. Daha çok yaz tatillerini ben Ünye’de geçirdim. Annemin üç çocuğu vardı. Benim iki kardeşim daha var. Bir çocuğu küçüğü yanında, iki çocuğunu da birini Yalıköy’e, birini Ünye’ye yaz tatiline yollardı. Bu tatilde Ünye’de geçirdiğim tatillerde gerçekten çok yoğun anılarım, duygularım var. Çünkü sadece bir tatil yeri değil Ünye benim için… Çoğunlukla vaktimiz dayılarımın dükkanlarında geçerdi. Dükkanı bize bırakıp giderlerdi, nereye giderlerdi bilemiyorum ama. Çoğunlukta Kemal Dayımın manifaturacı dükkanında sinek avlamakla geçerdi 1950’lerde zaman. İşler çok durgundu. Ticaret sadece Ünye’nin halen öyle mi bilmiyorum ama Çarşamba günleri olurdu.
AYNUR TAN: Türkiye 2. Dünya Savaşı’na katılmamış, ama yine de ekonomik yönden yorgun çıkmış. Her yere yansımış değil mi?
SADIK KARAMUSTAFA: Doğrudur. Üstelik Demokrat Parti dönemiydi. Neden bilmiyorum gerçekten çok zayıftı işleri. Hatırlıyorum yani haftanın beş günü, Pazar gününü kapalı olarak düşünürsek, beş günü hiç müşteri gelmezdi. Sadece pazar olduğu günler köylerden gelenler olurdu. Onlar da veresiye alışveriş yaparlardı. Deftere yazılırdı. Herhalde fındık zamanından sonra okul açılınca alır mıydı, almaz mıydı bilmiyorum. Onun dışında hem dükkan sinek avlardı, hem de biz gerçekten sinek avlardık. Çok sinek vardı o zaman Ünye’de. Devamlı sinek avlardık. Bir kaç ocuktuk, oyunlar oynardık. Ama görevimiz de vardı dükkana göz kulak olmak gibi. Ancak akşamları belli bir saatten sonra dayım, her iki dayım da öbür dayımın oğlu da mağazada dururdu. Akşam karanlığı basmadan önce dayılar gelirdi dükkanı kapatmak üzere, bizim de denize gitme şansımız olurdu. O zamanlar.
AYNUR TAN: Şimdi siz dışarıdan gelen çocuk olarak nasıl bir Ünye, nasıl bir şehir görüyorsunuz?
SADIK KARAMUSTAFA: Şimdi ben Ünye’yi bir kere ilk anılarım yolun iki tarafında da şehir vardı. Ne yazık ki bu karayolu politikasıyla şehirlerimizin Karadeniz şehirlerini gerçekten yok ettiler. Tamamen yok ettiler. Yok ettik daha doğrusu. Bir sahil yolu sevdasıyla bütün o Perşembe, Ünye, Samsun, bütün sahil diye bir şey kalmadı.
AYNUR TAN: Perişan halde.
SADIK KARAMUSTAFA: Yolun iki tarafında mesela bir tarafında çömlekçiler vardı, çömlek atölyeleri vardı, evler, dükkanlar vardı. Şimdi onlardan birkaç tanesi kaldı. İlk anılarım onlar. Biz Orta Mahallede otururduk. Hala ailem orada oturur. Orta mahalleden yukarı çıktığınız zaman köşeli bir ev vardı, üç katlı bir ev. O evde bazen bayramlar yaza geldiğinde kalıyordum, bütün aile orada toplanırdı. Dedem kurban olarak bir inek keserdi. Mesela o işi kendisi yapardı. Çok vahşi bir işlemdi bize göstermezlerdi doğal olarak. Ama ilk hatırladığım o orta mahalledeki üç katlı eski evdir, sarnıçlı, taşlıklı. Ailenin bekar ve evli çocukları da aileleri de orada otururdu. Evli sayısı çoğaldıkça büyükler kendilerine ev tutar, giderdi.
AYNUR TAN: Ya da evler bölünür.
SADIK KARAMUSTAFA: Bizim ev bölünmedi. Bizim dediğim annemin çocukluğunun geçtiği ev bölünmedi. Ama bölünen evler vardı. Mesela iki ev yukarıda İhtiyaroğluları’nın evinin yanında bir ev var, şimdi yıktılar orayı. O ikiye bölünmüş bir evdir. Ama eski niteliğini korurdu. Bir kere mimariyi çok iyi hatırlıyorum. Yani Ünye’nin mimarisi beni cezp eden bir mimariydi. Zannediyorum eski Rum yerleşiminden kalma, Rum’lardan ve Ermenilerden. Rumları tanıyamadım ama en azından birkaç Ermeni tanıyabildim. Bir terzi vardı, terzi aile vardı.
AYNUR TAN: Terzi Neon diye.
SADIK KARAMUSTAFA: Terzi Neon. İsmini bilmem ama oğlu Mardurof benim sıra arkadaşımdı. Yani sınıfın ikinci yarısında ben ilkokulumu orada okudum. Bunun dışında ben Ünye’de yaz tatillerinde de ciddi olarak Ünye’nin o sosyal ve ekonomik hayatını hissedebiliyordum. Bir kere o işsizlik ve yoksulluk.
AYNUR TAN: Fazlaca belirgindi.
SADIK KARAMUSTAFA: Çok fazlaca belirgindi. Yolları hatırlıyorum. Bafra’dan Ünye’ye geldiğimiz yol. Ünye’den Yalıköy’e gittiğimiz uzun uzun yollar. Saatler geçer, otobüsler bozulur, işte bütün gün beklenir.
AYNUR TAN: Düzenli bir karayolu mu başlangıçta?
SADIK KARAMUSTAFA: Düzenli bir karayoluydu. Eskiden Yalıköy’ün karayolu Fatsa’yla Bolaman’la arasında 1950’lerde yapıldı ama Ünye ile Fatsa arasında, Samsun arasında şose yol vardı. Dolayısıyla Ünye’yi bir tatil yeri olarak görmüyordum ben. Yaşadığım bir yer olarak görüyordum. Sonuçta ailemin önemli bir kısmı orada yaşıyordu. O arastaları çok iyi biliyorum.
AYNUR TAN: Evet Orta Çarşı’yı.
SADIK KARAMUSTAFA: Oradaki dükkanları çok iyi biliyorum. Camileri iyi biliyorum. Zorla gönderildiğim ve kaçtığım Kuran Kurslarını çok iyi biliyorum.
AYNUR TAN: Her yaz gönderilir çocuklar…
SADIK KARAMUSTAFA: Evet. Bende pek denize gitmeyi tercih ederdim doğrusu. İki cadde vardı şeylerin durduğu… Bizim cadde lastik kokardı. Çünkü lastik imalathanesi vardı Ürerlerin… O kokuyu çok hissederim burnumda hep. Çocuklarla oynadığımız bir paramaçı diye bir şey vardı. Bir tahtaya çiviler çakılırdı 22 tane Bir vuruşta bir parayı bir kareye sokmak gibi. Bütün gün onlarla oynardık. Ya da dama oynardık.
AYNUR TAN: Neydi o oyunun ismi?
SADIK KARAMUSTAFA: Para maçı.
AYNUR TAN: Para maçı.?
SADIK KARAMUSTAFA: Yani öyle tam bir ismi yoktu.
AYNUR TAN: Yok, çocuk oyunlarını da önemsiyoruz da...
SADIK KARAMUSTAFA: O bir şeydi. Tahta parçasının üzerine dört köşeli bir futbol sahası gibi iki tane kale yaparsınız, on bir tane oyuncu dizersiniz. Sonra o çivilere çarpa çarpa, çivilerden gider. Bir tırnağınızla vurursunuz, o parayla gol atmaktır amaç. Onu oynardık. Denize gittiğimizde hep otomobil iç lastiğiyle, şişirilmiş iç lastiğiyle denize girerdik.
AYNUR TAN: Evet.
SADIK KARAMUSTAFA: Daha sonra daha uzaklara gitmeye başladık. Fok fok ve Çamlık tarafına, hatta Uzunkum ’a kadar uzanmaya başladık.
AYNUR TAN: Kaç yaındasınız Uzun kum’a gittiğinizde?
SADIK KARAMUSTAFA: Uzunkum’ a gittiğimde ortaokul, lise yaşlarındaydım. Yani ilkokul çağlarımda çok bırakmazlardı. Dükkânda durmak görevim vardı, öğlenleri eve gidip, bir sepet içinde dayıma yemek getirme görevim vardı ki, dünyanın en berbat işi. İki tane sulu yemek kabı üst üste dururdu, onları dökmeden götürmem gerekirdi. Çok çetin bir iş.
AYNUR TAN: Bayağı da yoğun yani… Pek çok mağazaya o şekilde sefer tasıyla yemek giderdi. Ben de hatırlıyorum.
SADIK KARAMUSTAFA: Evet. Sefer tası olmayanlarda da işte öyle tabak tabak üstünde öyle bir sepet içinde giderdi ve gerçekten o görev bize çocuklara ayrılırdı. Onun için pek fazla belli bir disiplin içinde yaşardık Ünye’de. Onun dışında pek çıkamazdık. Yani çok fazla özgürlüğümüz yoktu. Ama orada esnaf hayatını iyi tanıdım.
AYNUR TAN: Peki aklınızda var mı? Esnaf şimdi, dayınız, amcanız, dedeniz. Neler konuşuyorlar? Aklınızda kalan bir şey var mı?
SADIK KARAMUSTAFA: Pek konuşmazlardı, yani pek konuşkan insanlar değillerdi. Kendi aralarında da konuşmazlardı. Bizim ailede bir suskunluk vardı. Yani çok fazla konuşan insanlar olmadılar. Dedem hiç konuşmazdı. Hep böyle Kuran okurdu. Başını eğer, güneşte iskemlesinde Kuran okurdu. Daha sonra konuştum onunla biraz daha büyüdükten sonra. Lise ve üniversite çağlarımda sohbetlerim oldu. Küçük dayımla, Kadir Dayımla siyasi kavgalarım oldu. Siyasi tartışmalara girdiğim oldu. Genellikle onlar Demokrat Partili eğilimli insanlardı, biz de İstanbul gençleri olarak hızlı solculardık. Böyle tartışmalar olurdu. Ama erkekler çok konuşmazdı.
AYNUR TAN: Hani benim sormak istediğim kendi aralarında. Örneğin benim aklımdadır hiç unutmuyorum, babamlar konuşuyorlar. Yumurta 50 kuruş oldu, artık yumurta da yenmez. Aklımda kalmış, hiç unutmuyorum. Yani evimizde her zaman bol olan yumurta 50 kuruş oldu diye, yenmeyecek. Etkileniyorsunuz böyle. Severdim bende onların konuşmalarını dinlemeyi. Oradan o günkü şey çıkıyor ekonomi ortaya. O nedenle sordum.
SADIK KARAMUSTAFA: Anladım.
AYNUR TAN: Fındık mı konuşuyorlar, ticaret mi?
SADIK KARAMUSTAFA: Yani hatırlayamıyorum.
AYNUR TAN: Hani mağazada çok bulunduğunuz için soruyorum.
SADIK KARAMUSTAFA: Mağaza hep boştu maalesef. Hep biz çocuklarla beraber olurduk. Yani biz mağazada olduğumuzda dayılarımız olmazdı, hep bir yerlerde olurlardı. Yani nereye giderlerdi, bir iş peşine giderler, bir şey olabilir. Ama manifatura dükkanında gerçekten kimse olmadı. Ben yalnız başıma oldum. Çünkü öteki dayımın oğlu kendi dükkanında olurdu. Öbür taraf daha eğlenceliydi. Çünkü büyük bir mağazaydı. Arkada fındık yığınları vardı. Fındık yığınlarının içine girerdik, tepinirdik. Orada daha bir hareketlilik olurdu. Oraya köylüler gelirdi. Dayım köylülerle para pazarlığı yapardı, bir alışveriş olurdu orada. İstanbul’a yumurta gönderdiklerini hatırlıyorum, böyle kocaman, içi saman dolu sandıklarda. Onlar hazırlanır, yumurtalar konulur ve yumurta gönderdiklerini hatırlıyorum. Ama çok fazla büyüklerin sohbeti içinde olmazdık biz. Komşu esnaf çocukları vardı yine. Onlarla beraber olurduk, onlarla oyunlar oynardık. Ama dediğim gibi çok özgürlüğümüz yoktu, hep böyle dükkanı beklemek gibi bir görevimiz vardı.
AYNUR TAN: Peki o mağazada manifatura mağazasında ne tür kumaşlar vardı, neler satılıyor? Oradan ilginizi çekenler, aklınızda kalanlar var mı?
SADIK KARAMUSTAFA: Hepsi aklımda. Mesela kendi çocuk kafamla vitrin düzenlemeye kalkışırdım. Bir kere kumaşlar vardı top top, uzun tahta metreler vardı. İki üç taraflı birer sağında solunda tahtadan yapılmış, yeşil boyalı tezgah vardı. Arkasında bir depo vardı. Bir kere raflarda kumaşlar dururdu. Kumaşların dışında köylülerin aldıkları kağıt içinde sarılı katlanmış, çok ince yazmalar vardı. En çok ilgimi çeken kutulardı. Yani kadife kaplanmış, içi saten olan, içinde hatta böyle üç katlı içinde çeşitli makyaj malzemeleri, ona has şişe ve yuvalar olan, tarak, toka, losyon, pudra vs. olan üç katlı kutular vardı. Dışı kadife olurdu, içi de bürümcük saten gibi olurdu. O çok ilgimi çekerdi. Ama bunların hiçbiri satılmazdı, dururdu.
AYNUR TAN: Öyle mi? Örneğin o kutuları gelinler için falan almazlar mıydı?
SADIK KARAMUSTAFA: Evet. Onun için… Çarşamba günleri alışveriş yapılırdı. Çarşamba günleri dışında da bir şey isterdim. Ne olur alışveriş olsun, ben birilerinden para alayım, o para çekmecesine koyayım. Onu hiç tadamadım. Sadece Çarşambaları alışveriş olurdu, çoğunlukla veresiye alışveriş yapılırdı. O gün de zaten dayım dükkanda olurdu. O alışveriş yapardı.
AYNUR TAN: Yani para trafiğini kontrol edemediniz.
SADIK KARAMUSTAFA: Hayır, hiç para trafiğini kontrol edemdim. Dükkanın arka kısmında bir deposu vardı. Ünye pazarına karı koca gelen köylüler dükkandan alışveriş yaparlardı. Onlar hep tanıdık köylülerdi. Kadınlar çoğunlukla vakitlerini dükkanın arkasındaki depoda geçirirlerdi.
AYNUR TAN: Niçin?
SADIK KARAMUSTAFA: Pek ortalıkta dolaşmazlardı. Herhalde alışverişlerini yaptıktan sonra vakit geçirmek üzere o depoda otururlardı. Onları hatırlıyorum. Siyah çarşaflı kadınlardı.
AYNUR TAN: Çok ilginç. Hiç o şekilde duymadım.
SADIK KARAMUSTAFA: Siyah çarşaf giyerlerdi. Herhalde onlar Tekkiraz’ın köylüleriydi. Bir de dayımın böyle bir çevresi vardı. Daha önce onlar bütün kardeşler ve babam gezgin satıcık yaparlarmış. Dükkanları olmadan önce köy köy dolaşıp her köyün pazarında yine manifatura ürünleri satarmış. Zannediyorum öyle bir köylü çevreleri, müşteri çevreleri de vardı.
Onlar gelirlerdi. Erkekler herhalde kahveye giderlerdi o sıra. Kahvehanelerde çay, gazoz olurdu. Ünye’nin çok önemli bir şeyi gazoz fabrikasıdır.
AYNUR TAN: Evet, anlatabilirsiniz.
SADIK KARAMUSTAFA: Kaybolan gelenektir o gazoz fabrikası. Gazoz fabrikaları benim mitimdi kafamda. Çünkü fabrikaydı. Bir lastik fabrikası lastik basarlar, sıcak kauçuk kokusu falan: Evet. Böyle düşünün bir torna gibi bir şeyin içinden geçer onlar, sonra bir kalıpla basarlar, köylü lastiği dediğimiz lastiktir onlar. Lastik ayakkabıdır. Bir onu bilirim bir de gazoz fabrikalarını bilirim. Çünkü bir tanesi dayımın yani yengemin kız kardeşlerinden birinin çarşı içindeki evinin alt katı gazoz fabrikasıydı. Orada da böyle sodanın sesi, gazozun tuss sesleri. Bir makine doldurur, diğeri kapak basar. Ondan sonra biz birkaç kere gazoz sattık. Kovaları doldurup dayımın oğluyla.
AYNUR TAN: Kaç liraydı bir şişe gazoz?
SADIK KARAMUSTAFA: Zannediyorum 7.5 kuruştu. Liraya gelmiyordu. 1950lerde. Ama buz yoktu. Biz buzlu gazoz diye bağırırdık ama buzlu da değildi. Birkaç kere gazoz satmıştık.
AYNUR TAN: İsmi neydi gazozun?
SADIK KARAMUSTAFA: İsmini hatırlayamıyorum. Ünye gazozu olabilir ama iki gazoz fabrikası olduğunu biliyorum.
AYNUR TAN: Aslında gazoz çok güzel bir içecek. Bu son günlerde yeniden gündeme geliyor, kolanın gölgesinde kalıp neredeyse yok olmayla karşı karşıya geldi.
SADIK KARAMUSTAFA: Ünye’de var mı gazoz? Kaldı mı?
AYNUR TAN: Ünye’de yok şu anda. Daha önce ki yılarda İsmail Canbulat imal etmiş. Ama genelde Türkiye’de yeniden gündeme geliyor gazoz tüketimi.
SADIK KARAMUSTAFA: İşte ama orada yerel bir üretimdi.
AYNUR TAN: Tabiî ki.
SADIK KARAMUSTAFA: Her kasabada birkaç tane işte vardı.
AYNUR TAN: Fatsa’da da hatırlarız…



Bu Haber 3066 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Konuya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
ÖNCEKİ ARAŞTIRMA YAZILARI