Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/unyekent.com/httpdocs/conn/level.php on line 31
ÜNYE Kent Gazetesi >>> KENTTE HABERİN MERKEZİ ll BİZDEN HABER VAR......
 
Ünyeli bir Kıbrıs Gazisinin Anıları
25 Ocak 2013 Cuma 09:56
Kaynak:Canik Dergisi 15. Sayı
20 TEMMUZ KIBRIS HAREKÂTI -3

Maraş ve Gazi Magosa alındı

13 ağustos 1974, Dikoma Rum kasabasının yakınında bir arazideyiz.
Günlerce değiştirmediğimiz çorabım kir kalınlığından kaput bezi gibi olmuş, ayaklarım yara ve davul gibi şişmişti. Kalktık tekrar yürümeye başladık…
Önümüze çıkan küçük bir kasabayı arama emri verdi bölük komutanı tüm takımlara. İkişer asker dağıldık kasabaya. Bir sokakta önümüze domuz çıktı. Arkadaş korktu bir adım atamadı. Ateş edecekti elini tuttum…


Bu yazım Kıbrıs harekâtı ile ilgili üçüncü yazım oluyor. Bu yazım ile konuyu toparlayarak neticelendirme hususunda genel yayın yönetmenimizle hem fikir olduk! Takdir edersisiniz ki Kıbrıs savaşını bir iki yazı ile anlatmak mümkün değildir. Bu bakımdan, bu üçüncü yazımla birlikte Kıbrıs hakkında yazdıklarımın sadece çok küçük bir özet olduğunu belirtmek isterim.

“ … şu ayağını çek Recep kıçımın altından! Oğlum hepiniz birden niye geldiniz sığamıyoruz zaten mevziiye. Ulan misafir geldik modur modur etmeyin, beş dakika laflanacaz şurada! Demek yarın Magosa tarafına taarruz edeceğiz ha? Oğlum bu ikinci harekâtla adanın o sivri ucuna kadar alacakmışız. Eee, peki güneye niye gitmiyormuşuz? Güneye de taarruz etsek adanın hepsini alırız vallahi! İyi de o konuda Erbakan’la Ecevit anlaşamamışlar. Ne anlaşamayacaklar lan, alacaksın bütün adayı, sonra o kuvvetle pazarlık masasına oturacaksın. Bırakın oğlum, bizim aklımız ermez bu işlere… Gardaşım bu mevzilerde beklemekten bıktık, savaştan daha zor burada böyle gece gündüz beklemek, ne olacaksa olsun! İyi ya işte, gözün aydın, yarın saat beşte taarruza kalkıyoruz. Hele şükür kardeşim, şu çukurlardan kurtulalım da, ben günlerce taarruz etmeye razıyım. Şu yandaki Rum köyünden ne pis koku geliyor yaav. Ne varmış orada bilen var mı? Yaav geçen gün Mardinli Nebi falan bir ara asteğmenle birlikte keşfe çıkmışlar, oraya gidip bakmışlar… İn cin top atıyormuş, kasaba da. Hiç kimse yokmuş. Herkes kaçmış birinci harekâtta. Demek halk öyle panik içinde boşaltmış ki kasabayı, hayvanları dahi salamamışlar, hayvanlar açlıktan ve susuzluktan ölmüş ahırlarında kümeslerinde. Onun için kasaba çok kokuyormuş.”

Evet değerli okuyucularım, birinci harekâtın ardından yapılan ateş kes anlaşmasından sonra ne olacağını bilemeden günlerdir beklediğimiz mevzilerin içerisinde yaptığımız sohbetlerden biridir yukarıda okuduklarınız. Ateşkes kararına uyarak bizler günlerdir bu mezar gibi mevzilerimizin içerisinde bekliyorduk. Hava kavurucu sıcak! Geçtiğimiz günlerde hadi helikopterlerle Türkiye’ye gidiyoruz diyerek bizi boğaz mevkiine götürdüler, helikoptere bin emri beklerken geri dönülecek emri geldi, bu mezar mevzilerimize geri döndük… Öğrendiğimize göre, biz paraşütçüleri Türkiye’ye götürüp, tekrar Magosa taraflarına atacaklarmış, ancak son anda bu plandan vazgeçilmiş. Yarın sabah Magosa ve Dip karkas tarafına taarruz edeceğiz. Diplomatlar ve siyasilerimiz masada anlaşmaya varamadıkları için, ikinci Kıbrıs harekâtını yapacağız. Yunanistan’ın 12 Adalara yığınak yaptığı söyleniyor. Tüm olabileceklere karşı Genelkurmayın hazırlıklı olduğunu, Yunanistan’ın Ülkemize saldırması durumunda, Türk Ordusunun yıldırım harekâtıyla Atina’nın içlerine kadar girme planının olduğunu sonradan öğrendik. Şu anda Girne bizde, Lefkoşa ise yarısının kontrolü bizim elimizde olarak ortak başkent statüsünde. Ateş kesin ardından Türk askeri zapt ettiği dar arazide sıkışmış durumda beklerken, Dış İşleri Bakanımız Turan Güneş, Denktaş, Rum toplumu Lideri Klerides, Yunan Dış İşleri Bakanı Mavros, İngiltere Dış İşleri Bakanı Callaghan ve diplomatlar, Cenevre’de günlerdir arazi, Kıbrıs anayasası ve adanın geleceği ile ilgili kıran kırana pazarlık yapıyorlar. Ama bizim diplomatlar hariç, bir çoğunun bilmediği bir geçek vardı ki, şu dakikalarda Cenevre’de diplomatlar masada ağız dalaşı yaparken, Türk askeri yarın ikinci harekat başlatmak için saatleri sayıyordu!!!

“ Dikkat!! Hava indirme Tugayı, birinci paraşüt taburu, üçüncü bölük emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım. Merhaba arkadaşlar. Sağ ol. Nasılsınız? Sağ ol. Sizlerde sağ olun. Beni rahatta dinleyin! Arkadaşlar… Yarın sabah saat beşte ikinci harekâta bağlıyacağız. Ordumuzun hedefi Magosa… Dipkarpas’a kadar gidilecek. Herkes kontrolünü hazırlığını iyi yapsın! Birinci harekâtta büyük bir başarı elde ettik. Ancak görüşmeler Ülkemizin beklentilerini karşılamadığı için, ikinci harekât yapmak zorunlu olmuştur. Size güveniyorum, siz artık eğitim tecrübesinin yanına, savaş tecrübesini de ilave etmiş askerlersiniz. Sakın duygusallığa fırsat vermeyin! Arkadaşınız yaralanabilir, şehit olabilir… Buna rağmen duraksamayacaksınız. Benim Şehit olduğumu görseniz bile, hiç tereddüt etmeden beni bırakıp, size komuta eden komutanınızın emriyle savaşmaya devam edeceksiniz. Aslanlar gibi savaşacaksınız. Ama merhametli olacaksınız! Kime? Kadınlara, çocuklara ve yaşlılara iyi davranacaksınız… Size karşı koymayan sivillere ateş etmeyeceksiniz. Evlere aramaya girdiğinizde yağma yapmayacaksınız. Kuyu suları istihkâmcılar tarafından kontrol edilip işaretlenecek. Öyle herhangi bir kuyudan ya da çeşmeden rast gele su içmeyin! Zehirli olabilir. Evlere aramaya girdiğinizde dikkat edin, bubi tuzakları olabilir…”

Bölük komutanımız Tümer Işık’ın bizi heyecanlandıran konuşmasının ardından, istirahata koyulduk.

14 Ağustos. 1974 Çarşamba: Sabah saat beşte kalktık, altışar yedişer kişiye bir kap düşecek şekilde çorbalarımızı içtik. Kaşıklar havada çarpışıyordu. Artık savaşa dakikalar kalmıştı. Türkiye’den savaşa ilk gelirken olduğu kadar tedirginliğimiz yoktu üzerimizde. Çünkü savaş şartlarına alışmıştık artık… Ama gene de savaşa gidiyorduk işte!!! Araçlara bindik ve Dikoma’dan Göçmen köye geçerek oradan Dipkarpas istikametine doğru ilerlemeye başladık. Tank birliklerinin sesleri ortalığı titretiyor, uçaklarımız göklerden bize güven, düşmana korku saçıyordu. Yol güzergâhında rastladığımız mücahitler bize el sallıyor; “acımak yok!” diyerek haykırıyorlardı. Biraz ilerledikten sonra, genellikle baraka derme çatma evlerin olduğu Türk Romanlarının oturduğu köyün yakınından geçerken, birden Rum tarafından yoğun bir havan atışı başladı… Havan mermileri etrafımızda patlıyor, parçaları aracımıza çarpıyordu. Bir havan mermisinin kafamıza düşmesi an meselesiydi. Konvoyumuz durdu. Bölük komutanı; “ Araçtan in, araziye dağıl, savunma vaziyeti al!” emri verdi. En kısa sürede araçları boşalttık, savunma vazıyeti aldık, düşmana karşılık vermeye başladık. Otomatik G3’ler ile mesafe uzun olduğu için pek etkili olamıyorduk… Havan, top ve bazuka kullanan arkadaşlar daha iyi cevap veriyordu düşmana. Şu an bize havan ateşi yapan düşman hiç hesapta yoktu… Bizim hedefimiz belli bir yere kadar araçla gidip, sonra araziden düşmanın üzerine yürümekti. Şu anda hesapta olmayan düşman bizi yolumuzdan alıkoydu. Sürpriz düşmanın saf dışı edilmesi uzun sürmedi… Gerek bizim ateşimiz, gerekse tankların ateşi karşı tarafın sesini kesti. Bizim köydeki Romanların bağrışmaları da kesildi. “Araç bin!” emriyle tekrar araçlarımıza bindik… Çok şükür, bu ne kâbustu? Şu an sessizlik hâkim. Kulaklarımız ve dikkatimiz havada. Çünkü havan mermisinin ne taraftan geldiğini, merminin havada ilerlerken hızı dolayısıyla çıkardığı ıslığa benzeyen sesinden anlayabiliyoruz. Fısssssss…. Kapaklan!!! Reo aracının içerisinde tam siper yatarak kendimizi korumaya çalıştık. Kafalarımız birbirine çarptı. Evet, az önceki ses havan mermisinin havada giderken çıkardığı sesti. Ama niçin patlama sesi duymadık? Hepimizin vücudu kamyon kasasında balık istifi yerde olduğu halde, bir kahkaha sesi duyduk… İstanbullu Nevzat, oturmuş katıla katıla gülüyordu. “ Ulan bu kafayı yedi galiba, şuna bir tokat atın.” Dedi. Arkadaşın biri; “Durun, ben kendimdeyim.” Dedi, gülmeye devam ederken Nevzay; “Salaklar, havan mermisinin havada çıkardığı sesi ben taklit ettim, kendinizi yere attınız… Amma korkakmışsınız ha, bu yürekle mi savaşa gidiyorsunuz lan?” Evet, meğer savaşın içerisinde mizah bile oluyormuş, Nevzat bu eşek şakasından dolayı bizden dayak yemekten kurtuldu ama matarasında su yerine içki taşıdığı için, havan temizleme çubuğuyla başçavuştan dayak yemekten kurtulamadı. Sonraki günlerin birinde. Birinci harekâtta bulunduğumuz Ayyıldız tepe civarında olduğu gibi açlık ve susuzluk pek çekmiyorduk bu ikinci harekâtta. Çünkü sürekli düz arazilerde hareket ediyor ve arama yaptığımız meskûn mahallerde su ve yiyecek ihtiyacımızı karşılayabiliyorduk. Yer yer çarpışarak ilerliyorduk, ancak görünen o ki, Rum ve Yunan askerleri mukavemet gösteremiyor, genellikle geri çekilmeyi, kaçmayı tercih ediyorlardı. Tıpkı kurtuluş savaşımızda Afyon’dan İzmir’e doğru kaçtıkları gibi. Arazide ilerlerken 14- 15 yaşlarında 6 tane Rum genciyle karşılaştık. Bölük komutanımız tercümanı aracılığıyla sordu. “ Ne yapıyorsunuz burada siz? Dolaşmaya çıktık, şu ilerdeki köydeniz! Hemen evinize gidin başınıza bir iş gelmeden. Savaş hali var, görmüyor musunuz tehlikeyi? Hem anneniz sizi merak eder!” Bu her millette olamayacak, asil bir Türk subayının düşman tarafının çocuğuna gösterdiği merhametti. Kısa bir mola verdiğimizde botlarımı çıkarıp çok acıyan ayaklarımı inceledim. Günlerce değiştirmediğimiz çorabım kir kalınlığından kaput bezi gibi olmuş, ayaklarım yara ve davul gibi şişmişti. Kalktık tekrar yürümeye başladık…

Maraş, Gazi Magosa ve Dipkarpas alındı. Önümüze çıkan küçük bir kasabayı arama emri verdi bölük komutanı tüm takımlara. İkişer asker dağıldık kasabaya. Bir sokakta önümüze domuz çıktı. Arkadaş korktu bir adım atamadı. Ateş edecekti elini tuttum… “ Ne yapıyorsun bir şey var zannedecekler, bu evcil gel dedim.” yanından geçtik. Bize düşen sokaktaki evleri sıradan aramaya başladık. Rum siviller evlerinde idi. Onlara iyi davranıyor, korkmamalarını söylüyor, evlerini çok dağıtmadan aramamızı sürdürüyorduk. Bir evin önüne geldiğimizde, iki genç kızın çardaktan üzüm topladığını gördük. Anne babaları olduğunu düşündüğümüz kişiler vardı yanlarında. Bozuk kıt Rumca ile “ Kali meraz kalo horiç” ( iyi günler güzel kızlar) dedim. Bu sözlerime gülüşerek cevap verdiler. Evlerini aradık, tam ayrılacağımız sırada babaları bize üzüm vermek istedi. Almak istememize rağmen, ısrarı karşısında aldık. Ayrılırken tüm aile bize el salladı. Aynı tebessümle karşılık verdik… Çünkü merhamet ve insan sevgisinin dili evrenseldi!

25 Ağustos, 1974 Pazar. Bir kilisenin önündeki alanda, bir önceki gün istirahat ettiğimiz Türk köyünün insanlarının organize olmasıyla getirdikleri etli pilav yedik. Köyde evlerden topladıkları tabakları da getirmişler, Kıbrıs’a geldiğimizden bu yana ilk defa kendime ait tabakta yemek yedim. Bu gün burada Türk ordusunun başarısının bir nişanesi olarak, kiliseye direğine bayrak asma töreni yaptık. Törene Rum yetkililer ve birçok papaz da katıldı. Ah o bayrak gönlere çekiliğinde nasıl da nazlı nazlı dalgalandı bilseniz, papazlar da alkışladı bu ihtişamı. Oh, bütün yorgunluğum gitti be!







Bu Haber 2894 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Konuya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
ÖNCEKİ ARAŞTIRMA YAZILARI