Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/unyekent.com/httpdocs/conn/level.php on line 31
ÜNYE Kent Gazetesi >>> KENTTE HABERİN MERKEZİ ll BİZDEN HABER VAR......
 
İRFAN IŞIK/iKiNCi DÜNYA SAVAŞINDA ÜNYE
1 Şubat 2013 Cuma 11:21
Kaynak: Canik Dergisi 13. Sayı
Savaş başladığında Türkiye’nin nüfusu on yedi milyon,
Ünye’nin nüfusu beş bin kadardı.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti muvazzaf askerlerinin
yanına yedek askerlerini de çağırarak silah altına aldı.
Her aileden, daha önce askerliğini yapmış olan
babalar, amcalar, dayılar, büyük ağabeyler
gemilere bindirildi.
Göz yaşları, dualar ve Kur’an tilavetleriyle
Seferberlik Görev Yerleri’ne uğurlandı.
Ünye boşalmış gibiydi.
Dükkanların çoğu kapandı.
Askerlik süresi uzatıldı.

Savaş tüm korkunçluğuyla dünyayı sardı ve Rumeli’nde sınırlarımıza dayandı. Almanya’nın niyeti Türkiye üzerinden Rusya’ya saldırmaktı. Türkiye buna izin vermedi. Israrla tarafsızlığını korudu. Almanya yıldırım gibi Bulgaristan ve Yunanistan’a girip istila etmişti ama Türkiye’ye vurup başını belaya sokmak istemedi. Sınırımızdan geri döndü.
Almanya geri dönmüştü ama Türkiye aldığı önlemleri daha da sıkılaştırarak her an savaşacakmış gibi davrandı. Üretilen tahıl [buğday, arpa, yulaf, çavdar] mısır, pirinç, patates gibi temel gıda maddelerine el koydu. Üretim denetim altına alındı. Üreticiler, ailelerinin yıllık ihtiyacından fazlasını devlete devretmek zorunda bırakıldı. Şehir ve kasabalarda yaşayanlara nüfus başına hesap edilen miktarda ekmek alabilme zorunluluğu getirildi. Belediyeler ailelere nüfuslarına göre ekmek karnesi dağıttı. Ailelerdeki her kişi günlük yarım ekmek alacaklardı.
Köylülere, daha doğrusu karnesi olmayanlara ekmek satılmayacaktı fırınlarda Un bu hesaba göre veriliyordu fırıncılara. Ağır işçilerin karneleri bir bütün ekmek olarak dağıtılmıştı. Evine misafir gelenler çok zor durumda kalıyorlardı.
Üreticilerin tahıl ya da mısır hasadını eksik göstermesi büyük cezalarla sonuçlanıyordu. Kaçak olarak devletten saklanan ürünün satılmaması öyle sıkı izleniyordu ki, jandarma, yol kavşaklarında, köy yollarında, çarşıda, pazarda, olur olmaz her yerde nöbetteydi.
Buğday unundan yapılan ekmek yanında fırınlar, mısır ekmeği de satmağa başlamışlardı. Tahsis edilen mısıra fırıncılar süpürge otu tohumu öğüterek karıştırıyorlar, bu karışımdan yapılan ekmekler fazladan ihtiyacı olanlara satılıyordu. O ekmeklere bile talep öylesine çoktu ki, halk ihtiyacı varmış ya da yokmuş demeden bulduğunu alıyordu.
Şeker yoktu. Manifatura yoktu. Kalay yoktu. Hiçbir şey yoktu. Her şey karne ile alınıyordu çok yetersiz olarak. Bu fakirler ve orta ekonomik sınıf için böyleydi. Ama karaborsada aranan ihtiyaç maddeleri büyük ölçüde vardı. Varsıllar, pek yoksunluk çekiyor sayılmazlardı.
Devlet memuruna yılda üç metre elbiselik kumaş, aylık hesabı üzerinden şeker ve çay veriyordu. Şeker iki kilo ya da beş kilo muydu? Bilmiyorum ama küçük bir memur olarak babam da bundan yararlanıyordu. Biz bize aylık tahsis olarak verilen şeker ve çayın pek azını evimize ayırıyor, gerisini daha gerekli ihtiyaç maddelerini karaborsadan alabilmek için satıyorduk. Allah devlete, millete zeval vermesin, dualarıyla.
Ne sevindirici ki bizim ineğimiz vardı. Çeşitli besin yoksunluğumuzu ineğimizin sütüyle kapatmağa çalışıyorduk. Hayvanın sağlığı üzerine titriyordu annem, babam, kardeşlerim. Her ailenin yaptığı gibi biz de kahvaltılarımızda sütlü çay içiyorduk. Bardağın yarısına, çapanoğlunun abdest suyu gibi dediğimiz sarımtırak renkli bir çay, diğer yarısına da gene iyice sulandırılmış süt doldurulurdu. Acayip bir içecekti sütlü çay. Bu acayip içeceği tatlandırmak için içine ezilmiş kuru üzüm konarak karıştırılırdı.
Sofradaki herkesin önünde kendisine tahsis edilmiş ekmeği, özenle dilimlenmiş olarak dururdu. İstersen şimdi hepsini birden ye, istersen diğer yemekler için birazını ayır.
Kaçak yollarla karaborsadan ekmek temini de mümkün oluyordu ara sıra.
Hapishanedeki mahkûmlara ağır işçi muamelesi yapılıyordu. Yemek olarak verilen tek çeşit ve sadece bir kâse olan çorba istihkakları kesilmişti. Belki bunun için tam ekmek veriyorlardı onlara. Onlar da satıyorlardı ekmeklerini. Hem o ekmeğe ihtiyacı olmayanlar hem olanlar. İğne ipliğe dönmüştü fukara mahkûmlar. Ekmek satıp sigara alıyorlardı.
Şimdi Necmettin Polvan İlköğretim Okulunun bulunduğu yerde olan [Debboy] hapishaneydi. Hapishane ve onun açık hava alanını çevreleyen duvarının kapısı önünde günlerce ekmek alabilmek için beklemişliğim vardır. Gardiyanlar, ekmekleri volta avlusunu çevreleyen duvarın kapısına getirirler, fiyatını söylerler, hemen satarlar ve kapıyı kapatırlardı. Ekmek alabilenler sevinçle ekmekleri saklar, koşarak evlerine götürürlerdi
Bizim köyümüz vardı. Yarısı marabaya verilmiş 60 dönümlük de bir fındıklığımız. Maraba,
fındık ocakları arasına ve evimizin avlusuna mısır ekiyordu. Bahçe bizim olduğu için ürünün üretici aileye ayrılan kısmı bizimdi ama sekiz çocuklu maraba ne yiyecekti? Devlet onları yok sayıyordu. Bunun için babam da bize bırakılan mısırı onlara veriyordu. Bir ara çok sıkışmış olacağız ki babam beni yanına alarak köye götürdü. Marabamızdan bize biraz mısır vermesini rica etti. Adam, sonradan otuz kilo olduğunu öğrendiğim mısırı bir torbaya doldurup verdi. Bir sürü de dualar ederek…
Biz, babam mısır ve ben ata binerek korku içinde yola koyulduk. Köyümüz Fatsa sanayi çarşısının hemen yanındaydı. Yol yoktu o zamanlar. Patika yolla bazen orman içinden, bazen deniz kenarından bin bir güçlükle geliyorduk Ünye’ye.
Jandarmalardan saklanarak, kaçarak Cevizdere mevkiine kadar geldik.
Irmakta köprü yoktu. Deniz, ırmağın ağzında kocaman kavisli bir sığlık oluşturmuştu akıntının direnciyle. Irmak denizin içindeki bu sığlıktan yürünerek geçilecekti. Ama ırmağın akıntısının yoğun olduğu denize kavuşum yerinde 3-4 metrelik boğazı derindi.
Karşı kıyıda gizlenmiş jandarma olduğu da kesindi. Bunun için mısırı karşıya benim geçirmem şarttı. Yakalanırsam 12 yaşımda olduğum için hapishane mahkûmiyetim söz konusu değildi. Ama mısır elden giderdi.
Babam geçirse at da mısır da gittiği gibi babam hapse girerdi.
Irmak akıntı yerinde çok derinse boğulma tehlikesi de vardı.
Ben beş kızdan sonra olan tek erkek çocuktum. Ailem için çok değerliydim.
Çaresiz bu işi yapacaktım.
Babam sessiz gözyaşlarıyla torbayı sırtıma yükledi. Saklandığımız çalılıktan çıktım. Denize girdim. Sığlıkta, su yüksekliği dizimde, kocaman bir kavis çizerek yoğun akıntının olduğu yere geldim. İlk adımda yokuş iner gibi derine doğru kaydım. Su önce göbeğime kadar yükseldi. Sonra göğsüme… Sırtımdaki torba beni geriye çekeceği yerde yüzükoyun, suya yatırır gibi itti. Ve ben suyun içinde kaybolmuş olmalıyım ki, aklım başıma geldiği zaman çelik gibi güçlü bir kolun beni yakalayıp kıyıya çektiğini gördüm.
Bu kez aklım başımdan bir başka türlü gitti. Beni karşıya geçiren, benim gibi baştan ayağa ıpıslak bir jandarmaydı. Asker, hırsından titreyerek atın üstündeki babama bakıyordu. Ben suya kayarken babam atı çılgınca sürüp yetişmeğe çalışmış ama pusudaki iki asker ondan önce davranıp beni kurtarmışlar.
Islak asker babamı azarlamağa başladı bağırarak: “Bre adam, madem çocuğu suya girerken gördün, neden yetişip onu karşıya geçirmedin.”
Ben de babam da hemen anladık ki bizim baba oğul olduğumuzu anlamamışlar. Öyle ya hangi baba at sırtında olur da küçücük oğlu sırtında yükle ırmak geçerken ona aldırmaz…
Babam, vah yavrum vah yavrum diyerek ıslak saçlarımı okşuyordu.
Ben, boğulmak tehlikesinden korkmuş olduğum için değil de mısırın gitmek üzere oluşuna üzüldüğüm için öyle bir acıyla ağlıyordum ki, katılmıştım. İç çeke çeke kesik kesik, ağlıyor sözlerimi hece hece söyleyerek yalvarıyordum askerlere. Asker ağabeyler bu mı-sır-dan baş-ka yi-ye-ce-ği-miz yok . Bir yandan da torbayı kucaklıyordum.
Islak olmayan asker: Ulan böyle yapılan askerliğin anasını avradını, eşikteki, beşikteki çoluğunu çocuğunu, kızını kısrağını diye sövgüye başladı. Çocuk bir lokma ekmek için az daha boğulacaktı. Babam da bende şaşkınlık içindeydik. Ben torbayı kucaklamış, habire iç çekerek ağlıyordum. Islak olan asker de hızını alamamış hem sövüyor, hem de keşke savaş olsaydı da böyle alçak bir görev olmasaydı diyordu. Sonra ıslak asker de ıslak olmayan asker de sövdü. Bizim tayınımız çıkıyor ama anamız babamız ne yiyor ne içiyorlar acep diye işi kendi ailelerine getirdiler. En sonunda da babamı cezalandırmağa koyuldular.
Bana bak herif dedi biri babama: in aşağıya. Çocuğu bindir ata. Mısırı kucağına ver. Yolda başka askerlere yakalanmadan onu Ünye’ye kadar götür de gör gününü.
Döne döne bir bahar açıldı yüreğimde. Kulaklarım uğulduyordu. Doğru mu anlamıştım.? Nereye baktığımı bilmiyordum. Biri beni atın üstüne uçurmuştu. Babamdı galiba. Babam bu kadar güçlü müydü?
Hıçkıra hıçkıra atın üstünden kollarımı askerlere uzattım. Şefkatle yaklaşıp beni kucaklayıp öptüler. Hala hıçkırıyordum.
Cevizdere yakınlarındaki ormanlarda saklanarak geceyi bekledik babamla. Eve gelinceye kadar ara ara hıçkırdım. Babamdan utanıyordum ama hıçkırıklarıma engel olamıyordum. Galiba babam da benden utanıyordu. Onun ağladığını da ben görmüştüm çünkü. Ormanda saatlerce konuşmadan bekleyen babam sonunda, eve girerken, annenin seni hıçkırırken görmesini istemiyorum dedi. Tam kapıdan içeri girerken, dolu bir torbayla geldiğimizi gören annemin ve kardeşlerimin sevinci beni öylesine rahatlattı ki bir daha hıçkırmadım.
Evdeki sevinç saatlerce sürdü. Bu sevinci yaratan benim gururumu anlatabilmek ne mümkün.
Islanan mısırın kurutulması, kardeşlerimin el değirmeninde çekerek öğütüşleri anında, benim direktifler vererek başlarında duruşumu ailem senelerce anlatarak alay ettiler benimle.
Anılar kalemime öylesine saldırıyor ki, anlatmak için hangisini seçeceğimi bilemiyorum.
Köyden ihtiyaçları için kasabaya gelmek zorunda kalan zavallıların çaresizliğini mi? Sayıları giderek yüzleri aşan gururlu dilencileri mi? Hırsızlık yapıyormuş gibi yakalanarak hapse girmeğe çalışan garibanları mı?
Mahalledeki arkadaşlarla kırlara giderek mevsimine göre yenebilen ot toplamağa çalışırdık. Kaldirik, melevcen, ısırgan, mendek, ebegümeci, sütleğen gibi.
Bulabilene aşk olsun. Daha önce, daha başkaları yolmuş oluyordu bunları. Fındık satılmıyordu. Metelik etmez bir mal olmuştu fındık. Zaten satmağa çalışmıyordu kimse fındığı. Yiyordu: Karın doyurmak için. Herkes uyuz olmuştu. Bolca tüketilen fındıktan biliniyordu uyuz.
Şimdi çürük fındık tanelerini tel uçlarına takıp yakarak ışık niyetine kullandığımızı söylesem bana kim inanır.
Gece tuvalete giden herkesin eline tel ucunda yanan bir fındık verilir, hacet giderilmeğe başlanıncaya kadar ayakyolunun aydınlatılması sağlanırdı. Yanan fındığı sakın düşürme. Ve sakın bu çok yararlı nimetin artığını tuvalete atma hatırlatmalarıyla. Üç yıl diye askere gidenler,4-5 yılda geri geldiler. Hiç izin yapmadan.
Türlü sefalet, türlü yokluktan sonra savaş bitti. Ben ortaokuldaydım. Sınıfımıza büyük şehirlerin birinden Ünye’ye atanan bir memurun çocuğu geldi. Derse başlamak üzere olan tarih öğretmenimiz Mebrure Hanım’a kocaman, köpük gibi bembeyaz, bir baston ekmek verdi. Hepimiz yıllardan sonra ilk kez beyaz ekmek görüyorduk. Öğretmenimiz de tabii.
Öğretmen sevgiyle ekmeği aldı. Bir arkadaşımızı dışarı göndererek bıçak getirtti. Ekmeği, hepimize birer lokma düşecek sayıda parçalara ayırdı. Dağıttı. Kendi de aldı. Alkışlar eşliğinde, [eski ağza yeni tat] çığlıklarıyla yedirdi bize.
Vallahi.
Billahi!!.

--------------------------------------------------------------------------------------



Bu Haber 2293 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Konuya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
ÖNCEKİ ARAŞTIRMA YAZILARI