Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/unyekent.com/httpdocs/conn/level.php on line 31
ÜNYE Kent Gazetesi >>> KENTTE HABERİN MERKEZİ ll BİZDEN HABER VAR......
 
FATMA CANBULAT ERDEM/Biz Ünyeli çocuklar,
6 Şubat 2013 Çarşamba 09:28
Kaynak: Canik Dergisi 15. Sayı
Karadeniz gibi dalgalı,ağ atıldığında
hangi balığın çıkacağının
sürpriz olduğu,
o engin denize benzeyen
yetişkinler olduk


ÜNYE’NİN ÇAM AĞAÇLI YOKUŞLARI MEŞHURDUR

Bir şehirde nefes nefese bir yokuşu çıkmaya çalışırken Arnavut kaldırımlı, çam ağaçlı Ünye yokuşları gelir aklıma. İş seyahati için gittiğim Hollanda’dan dönerken havaalanında orada yaşayan Türk bir anne ve oğluyla pasaport sırasında bekliyorduk. Çocuğa dedim ki, “ne yapmayı özledin, memleketine gittiğinde ne yapacaksın ilk olarak?” Şöyle bir düşündü ve “ yokuş aşağı koşacağım” dedi. Bilirsiniz Hollanda denizin doldurulması ile oluşmuş olan muazzam düzgünlükte, cetvelle çizilmiş nizamda dümdüz bir ülkedir. Yokuşu, dağı yoktur öyle Türkiye’deki kentler gibi. O çocuğun cevabı üzerine çocukluğuma döndüm. Nasıl koşarak inerdim Ünye’nin yokuşlarından. Rüzgâr vururdu yüzüme, hızlanırdım, en sona geldiğimde durmak için zorlanırdım. Yolun iki yanında yer alan yüksek çam ağaçlarının gölgesi vurduğu için yazın güneşinde bile bunalmazdınız yokuşu tırmanırken. O çam ağaçlarının görevi sadece gölge vermek değildi yokuşu çıkan ve güneşte bunalan yaşlılara. Çocuklar külah (boruculuk) oynarlardı, ağaçların gövdelerinin arkasına saklanarak. Çocuk bedenini saklayacak kalınlıktaydı çam ağaçları. Bugün bile Hamidiye Mahallesi, Hacı Emin Caddesi yokuşundaki çam ağaçları eski ihtişamı ile durmaktalar. İnce plastik elektrik borularının içerisine özenle ebatlanmış beyaz kağıtlardan ya da gazete kâğıdından yapılan külahlar konulur ve sertçe üflenirdi. Üflediğinde karşı takımdan birini vurmaya çalışırdın, külah vücuduna değdiğinde, o çocuk oyundan çıkardı. Oyunda, külah değmeden kurtulanlar hangi takımda fazla ise o takım kazanırdı oyunu. Bu oyunda başrol, o güzelim yemyeşil çam ağaçlarınındı. Bazen de taş atıp üzerindeki çam kozalaklarını düşürüp, taşla kırarak içerisindeki fıstığı yemeyle sonuçlanırdı oyun maceralarımız. Büyükşehirlerde çocukların mahalle arkadaşları yok maalesef. Ben, Ünye’de çocukluğumu geçirdiğim için şanslıydım. Bizler mahalle arkadaşlıklarını, sokak oyunlarını, komşuluk ilişkilerini, bakkal amcaları tanıyarak büyüdük.

MAHALLE ARKADAŞLIKLARI UNUTULMAZ

Okula servisle gitmezdik bizler. Mahalle arkadaşımız “haydi okula geç kalmayalım” diye çağırır kapıya gelirdi. Benim en yakın mahalle arkadaşım Songül’dü (Sanioğlu). Güle oynaya, sohbet ederek giderdik okula. Sırasıyla; Anafarta İlk Okulu, Ünye Ortaokulu ve Ünye Lisesi’nden mezun olup ayrıldım Ünye’den. Evimize yakın değildi ortaokul ve lise. Buna rağmen bizlerin ve ailemizin aklına dahi gelmezdi servisle veya arabayla okula gitmek. Şimdiki çocuklar mı tembel bizler mi böyle güvensiz yetiştirdik bilemiyorum. 300-400 metre mesafeye bile yürüyerek gidemez oldu çocuklarımız. Anafarta İlkokulu’nda okurken, her teneffüs sınıftaki arkadaşlarımı toplar, okulun arkasındaki (şimdi yorgancının olduğu yer) babam Muharrem Canbulat’ın Gazoz Fabrikası (!) na gider, Çataltepe Gazozu eşliğinde, Meydan Büfe’den aldığımız leblebi tozunu püskürterek ve boğularak yerdik. Ortaokula giderken Yalıkahvesi’nin oradan geçerdik; yokuşu çıkar, Kokulular’ın evinden birkaç ev sonra, köşedeki eski ahşap, perili gibi görünen evin yanından geçer ortaokula gelirdik. Yani epeyce bir yolu kat ederdik okula gitmek için. Aslanağzı yetişirdi Paşabahçe’nin dik duvarlarında. Onlara erişmek bizim için bir maceraydı. Nedendir bilinmez deniz kenarındaki sahil yolunda yürümezdik; yanımızda annemiz veya aileden bir büyük olmadan o zamanlar. Yaz akşamları ailece çıkılırdı sahile. Hasan Baba’da dondurma yemeden, sahildeki ada bakkalından çekirdek almadan, Yüzüncü Yıl’da veya Yunus Emre Parkında oturup çay, meşrubat içmeden, iskelede dolaşmadan sahil turu tamamlanmazdı. Tabii sahilde yürürken eşe dosta selam vermek, arkadaşlarınla ayaküstü konuşmak, olmazsa olmazlardandı.

ÜNYE LİSESİ TÜRKİYE’NİN EN İYİ ÜNİVERSİTELERİNE ÖĞRENCİ GÖNDERMİŞTİR

Özellikle de Üniversite sınavı sonrası sahile çıkıp kim nereyi kazanmış öğrenmek büyük bir keyifti. O zamanlar Ünye Lisesi’nden mezun olanlar istisnalar dışında muhakkak bir yere yerleşirdi. Zaten kazanamayanı o gün sahilde göremezdik. Tıp Fakültesi, Mühendislik, Öğretmenlik, İşletme gibi güzel bölümlere öğrenci gönderen iyi eğitim veren bir liseydi Ünye Lisesi. Öğretmenlerimiz kaliteli, eğitim ise ciddi ve başarılıydı. Anadolu Lisesi yoktu Ünye’de. Samsun’a gitmişti, çok çalışkan ilkokul arkadaşım Pelin (Alver) Anadolu Lisesi’ni kazanıp. Günümüzde Büyükşehirlerde özel okullarda okuyan öğrenciler bile ODTÜ’yü, Boğaziçi’ni, ÇAPA’yı, İTÜ’yü, Hacettepe’yi kazanamazken o zamanlarda Ünye Lisesi Mezunları bu nadide üniversitelere gitmişlerdi. O nedenlerdendir ki, şimdi Ünyelilerin güzel mevkilerde olduklarını görüp gururlanıyoruz.

ÜNYE’DE YAŞAMAK KOCAMAN BİR AİLE ORTAMINDA OLMAK GİBİDİR

Sahile çıktığında herkes tanıdıktı, çarşıya indiğinde nereden ne alınacak, dükkan ismiyle değil amcaların ismiyle tarif edilirdi. Metin Amca’dan poğaça alınacak, Hüseyin Arın’dan silgi, kalem, uhu alınacak, dönüşte Cücür’den gazete alınması unutulmayacak, İsmet Amca’nın fırınından pandispanya ve iki somun ekmek alınacak, İhtiyaroğlu’ndan anneme makara ve fermuar alınacak. Ünye’de yaşadığım 70’li 80’li yıllarım bana, “aile sıcaklığını” hatırlatıyor. Bizler orada kocaman bir aileydik; herkes birbirini tanıyordu, “annen baban nasıl?” diye sorulur, mutlaka selam yollanırdı.. Tam çıkaramayanlarsa “kimin kızısın?”, “ne yapıyorsun?” diye sorar, seninle mutlaka kısacık da olsa sohbetleşirdi. Güvendeydik orada; okula da yürüyerek giderdik çekinmeden, çarşı pazara da... Nasıl olsa her yerde bir tanıdık vardı. Gerçi Ünye’de sevmediğim bir husus dedikoduydu. “Aman dedikodu olmasın!” diye yaşamak zordu biraz. Neden severler dedikoduyu bu kadar insanlar, halâ anlayamam.


UNUTULMAZ BAYRAM GÜNLERİ

Bayramlara katılmak için çok heyecan duyardık biz. Daha çok küçükken Lise’nin Bando Takımında yer alan çok sevdiğim Tuncer ve Yüksel Ağabeyleri (Şahin) izlemek için annemin elinden tutar bayrama giderdim. İlkokulda halkoyunu gösterisine katılmıştım, o zamanlar 23 Nisanlar Cumhuriyet Meydanında yapılırdı. Pelin (Alver) ve Özlemle (Öztürk) aynı ekipte Ata Barı ve Çepikli oynamıştık. Ortaokul ve Lisede Ondokuz Mayıs Gösterilerine katılırdık stadyumda olurdu 19 Mayıslar. Aylar öncesinden hazırlanırdık. Sevgi Hoca; Beden Eğitimi Öğretmenimiz bizi çalıştırırdı. Önce okul bahçesinde hareketleri çalışırdık; ritmik hareketlerde elimizde bazen ucunda kurdele olan bir sopa, bazen şemsiye, bazen de rengârenk fularlar olurdu. Özel kıyafetler dikilirdi, pisipisiler alınırdı. Bizim için tam anlamıyla eğlenceye dönüşürdü bayramlar. Toplu olarak yaptığımız gösteriden önce gururla geçerdik protokolün önünden. Gözümüz tribünde oturan ailemizi arardı. Çaktırmadan el sallardık onlara. Daha sonra ise toplu fotoğraf çekinirdik. Fotoğrafı görmek için en az bir hafta beklerdik tabii… Şimdilerdeki gibi dijital makineler yoktu o zamanlar; Foto Zalım veya Günaydın (Rasim Öndersev) çekerdi fotoğraflarımızı. Onlar tab edecek ki bizler de nasıl çıktık bakacaktık. O zaman çekilen ve albümlerimize özenle yerleştirilen fotoğraflara şimdi baktıkça yüzümde tatlı bir gülümseme oluşuyor.

“Orta Cami Havlisi Çocukları’nın” bu yıl Bayramlarda yaratıcılıklarını konuşturarak yaptıkları gösteri koltuklarımı kabarttı. 23 Nisan’ı siyah önlük, beyaz yaka takarak -hatta benim ricam üzerine Neşe Teyze (Sanioğlu) yakasına kırmızı kurdele de takmıştı- 19 Mayıs’ı ise kasketli, beyaz gömlek ve kırmızı fularlı lise kıyafetleri ile kutladılar. Bayramlara ayrı bir renk katarak, eski bayramların neşesini yaşattılar bizlere. Özellikle 50 yıl sonra Elit Grubu ve hocaları Ali Kayadelen’in tekrar bir araya gelmeleri ve yaptıkları gösteriler takdire şayandı.


ÜNYE’DE SİNEMA GÜNLERİ

Orhan Abi (Bodancı) ve Ali Abi (Karagöz) halkoyunu çalıştırırdı bizleri. Lise Gecesi olurdu Belediye Sineması’nda. Tiyatro, koro, halkoyunu her türlü sosyal ve kültürel etkinlik yaşanırdı. Bilgi yarışmalarına ise en zekiler seçilirdi. Münazaralar da yapılırdı Belediye Sineması’nın sahnesinde. Abimin (İsmail Canbulat) çok yönlü kişiliğini bu sahnede izleme şansını bulup ailece çok sevinmiştik. Aynı gecede hem tiyatro, hem halk oyunu, hem de stand-up gösteride boy göstermişti… Sinemalar önemliydi o zamanlar. Tabi sadece TRT vardı, bu kadar diziler, filmler, DVD’ler yoktu. Kadılar Yokuşu’nun başında yer alan Konak Sineması’ndaki kadınlar matinesine giderdik pazar günleri. Çataltepe Gazozu ve pidelerimiz çantamızda, annemizin elini tutup komşu teyzelerle birlikte sinemaya koşardık. Genelde kadın matinelerinde Türkan Şoray’lı, Belgin Doruk’lu, Ayhan Işık’lı, Ediz Hun’lu filmler olurdu. Bizler pek anlamasak da annelerimizle ve arkadaşlarımızla orada olmak harikaydı. Perde aralarında Orhan Gencebay çalardı. Acıkan çocukların eline Pazar sabahı sıcağıyla yenilen pidelerden hazırlanmış olan kumanya çıkarılır. Gazoz eşliğinde bir güzel mideye indirilirdi. Genelde filmin ikinci perdesi daha acıklı olurdu ve kadınlar ağlarlardı, bizler de kıkırdardık onları öyle görünce. Sinema çıkışı yolda kötü karakterlere söylenilir; esas oğlan ve kızın mutlu veya acıklı sonları konuşulurdu. Evlerin camlarından seslenen komşuların “film nasıldı” sorularına “çok güzeldi, bir ağladık, bir ağladık ki sorma!” diye cevap verilirdi.

ÜNYELİYİM DAA!

Ünye’de sosyal hayat ve çalışma hayatı her zaman iç içe devam ederdi. Şimdi genelde, internet, cep telefonu, sosyal paylaşım sitelerinde devam eden arkadaşlıklar, bizim çocukluğumuzda sahildeki bir çay bahçesinde yaşanırdı. Ünye’nin plajları ise; Devrent, Gölevi, Uzunkum, İnciraltı karne alınıp tatilin keyfini çıkaracağımız mekânlardı. Bizler, Karadeniz Çocukları, “tatil olsa da yazlığa, Ege’ye, Akdeniz’e gitsek” hayalleri kurmazdık. Bizler zaten, tatil yerinde, deniz kenarında olmanın ayrıcalığını yaşardık. Gerçi o zamanlar bunun farkına ne kadar varıyorduk, orası bende hala bir soru işaretidir.

Ankara’da yaşadığım 20 yıl süresince Ünye’de yaşadığım yılların değerini daha çok anladım. Bizler ayrıcalıklı çocuklardık, bizler mutluyduk, bizler Karadeniz gibi dalgalı, ağ atıldığında hangi balığın çıkacağının sürpriz olduğu o engin denize benzeyen yetişkinler olduk. Dünyanın her bir yanına yayıldık, Türkiye’nin her şehrinde yaşamımızı sürdürmeye devam ettik. Sadece her yaz birkaç günlüğüne de olsa Ünye’ye koşarak gitmeyi ve hemşehrilerimizle bağımızı koparmamayı başardık. Nerelisin denildiğinde gururla, ÜNYELİYİM diyebildik.


Fatma Canbulat Erdem
Çevre Mühendisi
( Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda Ankara’da 1991 yılından beri Mühendis olarak çalışmakta.
Gazozcu Canbula Muharrem’in kızı. )



Bu Haber 3576 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Konuya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
ÖNCEKİ ARAŞTIRMA YAZILARI