Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/unyekent.com/httpdocs/conn/level.php on line 31
ÜNYE Kent Gazetesi >>> KENTTE HABERİN MERKEZİ ll BİZDEN HABER VAR......
 
İrfan IŞIK/ Ünye’nin Sokak Lambaları
3 Nisan 2013 Çarşamba 08:25
Kaynak:Canik Dergisi 17. Sayı
Ünye’nin yerleşik halkı gibi,
mahallelerindeki evleri de çok azdı.
Rum Mahallesi dediğimiz,
merkez ortaokulunun civarındaki evler,
özellikle, birbirine çok yakın,
ama gene de tek tek yapılmışlardı.
Bu evlerin zemin katları taş,
üst katları ahşap malzemeden yapılmış olurdu.
Tamamen işlenmiş taştan yapılmış
evler de vardı bu mahallede.

Evler, arsalarının durumuna göre inşa edilmiş oluyorlardı. Dar-uzun, çapraz ya da hiçbir geometrik şekle benzemeyen arsaların, bir cm. karesi bile ziyan edilmeden değerlendirilerek evler kuruluyordu. Bu şekilde yapılmış mahalleyi üstündeki Çakırtepe’den ilk kez gören yabancılar, özellikle tasarlanmış olduğunu sanıyorlardı. Çok hoş, çok anlamlı bir görüntüydü çünkü.

Bu evler ve diğer mahallelerdeki Türk evlerinin yapılış aşamasındaki, bir kanunmuşcasına uyulan ilke, birbirlerinin güneşini ve deniz manzaralarını kesmemeleri idi.

Türk evleri, Kaledere mahallesinde, çok amaçlı konaklar şeklini almışlardı. Hele bu mahallenin Kadılar yokuşunda inşa edilenleri, saray görünümündeydi. Sokak, tatlı bir yokuşla yükseliyor, sonra dikleşerek mahallenin terası diyebileceğimiz düzlüğe kadar tırmanıyor, sağ ve soluna dizilmiş kadı saraylarıyla süsleniyordu. Ufak bir sarayı andıran bu evlere, sokağın hemen kenarından, taç kapı diyebileceğimiz, taş işçiliği iç açıcı bir ustalıkla yapılmış iki kanatlı ahşap kapılardan girilir, çiçek tarhlı, 8-10 m. Uzunluğundaki bir avludan geçilip, gayet geniş merdivenlerle yükseltilmiş evin giriş kapısına ulaşılırdı. Bu evlerin iyi korunmuş birkaçı, kadıların torunları tarafından hala kullanılmaktadır.

Evin çift kanatlı yüksek ahşap kapısından girişte, taş döşeli pabuçluk bulunur, pabuçlar bırakılıp terlikler giyildikten sonra iki tarafında hizmet görevlilerinin oda kapıları görülen yüksek tavanlı salona basılır. Salonun iki tarafından kavis yaparak yukarı çıkan merdivenler ortada birleşir daha da genişleyerek evin yaşanılan ikinci katına ulaşır. Ortadaki geniş ve büyük salonun iki tarafında çeşitli kullanım amacıyla yapılmış oda kapıları dizilmiştir. Beş metreden daha bile yüksek tavan döşemesinin işlenmiş tahta işçiliği her türlü övgüyü hak edecek görkemdedir. Ne yazık ki, tavan kiremitlerinin bakımsızlığı yüzünden bu tavanlara akan damlalar, süslü tavan döşemelerini çürütüp yok etmiştir.

Peki… Sizi bu saray görünümlü evlere ulaştıran sokak nasıldır?
Ünye’nin tüm sokakları gibi bu sokakta, kenarlarına dizilmiş olan o görkemli evlere hiç yakışmazdı. Ötekilerde olduğu gibi Kadılar sokağına döşenen taşlar da ırmak taşlarıydı. Daha az bombesi olan yüzleri basılacak yer olarak dışa getirilmiş bombesi ya da diyelim defosu çok belirgin olan yüzü toprak yola gömülmüş. Olurdu Döşeme, yol olarak düzeltilmiş güzergâhın ortasında 80 cm, sokağın önemine göre en çok 120 cm. eninde gömülmüş olurdu. Taşlar arasında çukurluklar bulunması kaçınılmaz olduğu için de sokakta yürürken gözleriniz devamlı basacağınız yeri seçme durumunda yere bakardı. Bu döşemeler üzerinde kağnıdan başka hiçbir araba yürütülemezdi. Aslına bakılırsa o zamanlarda başka araba da yoktu Ünye’de. Birkaç fayton vardı ama onların ikisi de özel arabalardı. Ve sadece Ünye’nin ana caddelerinde sahiplerinin sosyal statüsünü belirtmek amacıyla görünüyorlardı. Fayton, koruyucu körüğü yatırılmış, içinde, bastonu elinde, fötr şapkası başında, maroken kanepeye yaslanmış, bacak bacak üstüne atmış, Kara gözlüklü sahibini gösterirdi Ünye’ye.

Taşımacılığı, hamallar, hayvanlar, kağnılar yapardı.
Elektrik, 1938 yılında geldiği için Ünye’ye, aysız gecelerde kent, zifir gibi karanlığa ve sessizliğe gömülürdü. Evlerde yanan gaz lambalarından sızan solgun ışıklar, sokakların aydınlanmasına katkı sağlayamıyordu. Aslında, Türk evleri bahçe içlerinde olduklarından zaten sokaklardan uzakta bulunuyorlardı. Karanlık gecelerde, dar döşemeli ara sokaklarda normal yürümek imkansızlaşırdı. İşte bu noktada belediye devreye girmiş, sokakları aydınlatmak için her kesişen sokağın köşesine iki buçuk metre boyunda bir kalas dikmiş, Kalasların üstüne camlı bir mahfaza, mahfazaların içine de bir gemici feneri koymuştu. Fenerlerin yakılarak sokağın aydınlatılmasını, islenen fener camlarının temizlenmesini pazvantlar üstlenmiş, fenerlerin ve yakıtlarının teminini de belediye üstüne almıştı. Pazvantlar, akşam karanlık basarken yakardı köşe başlarındaki fenerleri. Yandıkları tarih süresi içinde bir tek fenerin çalınmamış olmasıyla övünürdü Ünye.

Peki, Pazvant neydi?
Pazvant, Osmanlıdan beri, jandarma teşkilatına bağlı, gece emniyetini sağlayan kuruluşun mensupları, bu günkü bekçilere eşit statüsü olan insanlardı. Pazvantlar, özel kahve renkli kumaştan dikilmiş üniformaları, çizmeleri, omuzlarından çapraz geçen askılıklarına bağlı palaskaları ceketlerinin beline tokalanmış, sağ böğürleri üzerinde duran beylik tabancalarıyla çakı gibi görünen bekçilerdi.

Şimdi hiç mi hiç inanamayacağınız bir gerçeği okumağa hazır olun! Benim okul öncesi çocukluğumda, Ünye emniyeti Jandarmanın sorumluluğundaydı. Askerler kendilerine verilen asker elbisesini terzilere götürerek üstlerine tam oturmasını sağlar, öyle güzelleşirlerdi ki, bu günün mankenlerine taş çıkartırlardı. İngiliz kilotu dediğimiz, diz üstünde ibrişim kordonlu pantolon, altını sımsıkı saran kusursuz tozluklar. Ünye’de, kunduracı Abdullah ustaya yaptırılmış Özel pabuçlar!… Başlarında, zabit şapkasını andıran asker şapkaları, Apoletleri omuzlarına dikilmiş belden oturtmalı, yırtmaçlı ceketleriyle zabit görünüşlü jandarmalardı bunlar. Bu askerlerin terhisi geldiği gün, Ünye’den bir kız eksilirdi. Benim bile sayabileceğim beş-altı kız jandarmalara kaçmıştı o zamanlar. Kızların jandarmalara kaçması modaydı sanki. Benden birkaç yaş büyük ya da ben yaşlarında büyük annesi olanlar sorsunlar. Onların Beni onaylayacaklarına yemin edebilirim.

Pazvantların koruyup, gözeteceği sokaklar belliydi. Çarşı pazvantları iri-yarı, olası hırsız veya sarhoş haytaları etkisizleştirebilecek yapıda ki insanlardan seçiliyorlardı. Onlar gece adamlarıydı. Gündüz evlerinde uyuyarak dinleniyorlardı. Gece devriyelerinde, kendilerine öğretildiği şekilde düdük çalarlardı zaman zaman. Bir uyarı işaretiydi her düdük. Kötü niyetlileri caydırıcı, korkanlara can yoldaşıydı. Pazvantlar, birbirleriyle de anlaşırlardı düdükleriyle. Çok kişi de düdüklerin ne dediğini anlıyordu.

Pazvantın biri bir hırsız mı? Belirlemiş, yakaladığı ya da gördüğü hırsız için yardım mı istiyor? Bunların parolaları düdük çalışlarıyla belirtilirdi. Sorun yok düdüğünü biz çocuklar bile bilirdik. Bu nağmesiz, giderek hafifleyen uzun bir düdüktü. Sıklıkla Ünye’nin her yerinden bu ses yankılanırdı. Telaşlı, keskin, kesik kesik çalan düdük, bir sorun haber verirdi. Evlerinde, henüz yatmamış Ünyeliler, pencerelerini açar, komşularına, bu sorunun ne olduğunu anlayıp anlamadığını sorarlardı.

Pazvantlardan birinci derecede pazvant başı sorumluydu. Her pazvant, pazvant başının düdüğüne duyarlıydı. O, astlarını düdüğüyle yönlendirirdi.

Tanıdığım ilk ve son pazvant başı Lütfü Dedeydi. [bir de Mustaf vardı ama son zamanlarda o, bekçi başıydı ve polis teşkilatına bağlıydı.] Yaşlı, sert bakışlı, özel üniformalı, pırıl pırıl boyalı çizmesiyle herkes tarafından tanınır, üst düzeyde saygı görürdü. O, geceleri istediği saatte denetime çıktığı için, gündüz, uyumak zorunluluğu duymazdı. Böyle olduğu için, çocuklar tarafından da bilinir sevilirdi. O Ünye’nin güvencesiydi. Uzun yıllar, sanırım öldüğü yıla kadar görev yapmıştı.

Pazvant başı görevinde bulunduğu yıllarda hırsızlık, yaralama, kavga gibi olaylar, yok denecek düzeye inmişti Ünye’de. Onun zamanındaki en talihsiz tek olay, yakın akrabalarımdan olan bir pazvantın başına gelmişti. Ben o pazvanta emmi diyordum.

Bir gün, emmimi evine sedyeyle getirdiler. Bir uğursuz, sarhoş numarası yaparak emmime yaklaşmış. Sonra aniden saldırarak, sol köprücük kemiğinin altından onu bıçaklamış. Kendinden geçerek yere yığılan emmimin beylik tabancasını alarak kaçmak istemiş. Ama emmim adamdan şüphelendiği için daha önce sorun var düdüğü çalmışmış. Pazvant başı Lütfü Dede olay yerine yakınmış. Zaten o da, derhal toplan düdüğü çalmış. Her taraftan koşarak gelen pazvantlar, saldırganı ablukaya alıp etkisiz hale getirmişler. Çalınan tabancayı kurtarmışlar. Emmimi derhal Fenerci Babanın evine yetiştirmişler. Fenerci Baba zaten akrabası olan emmimi daha bir ihtimamla tedavi etmiş, pazvantlara: Kanamayı durdurduğunu, yarayı dikip sardığını, hayati tehlike bulunmadığını söyleyip emmimi evine yollamış. Uzun süre hasta yatan emmim iyileştikten sora pazvantlıktan ayrıldı.

Lütfü dedeyle hiç ayrılmadılar. Emmimin uzun yıllar Lütfü dedeye hala amiriymiş gibi saygı gösterip, karşısında esas duruşa geçerek konuşmasına hep hayret ve hayranlık duydum.







Bu Haber 2611 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Konuya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
ÖNCEKİ ARAŞTIRMA YAZILARI