Kent kültürü ve müzik – 2
10 Nisan 2009 Cuma 18:14
ÜNYE TARİH ARAŞTIRMA GRUBU Ahmet Kabayel / Ahmet Derya Varilci

Ünye’de Cumhuriyet’ten hemen sonra var olan müzik birikimini bugünle kıyasladığımızda ortaya ilginç bir tablo çıkar ve şöyle bir soru sorarız:


Yetmiş yıl önce Ünye daha mı kent ti?


Yahut bir zamanlar Ünyeli daha mı kentli idi?


**********


Kentte yoğunlaşan nüfusun ürettiği ticari ve sınai ürünler yanında, bir dizi kural ve kurumlar ortaya çıkar. Böylece kent yaşamını düzenleyen ve zenginleştiren bir süreç yaşanır ki, buna sosyalleşme denir. Kent insanının kurduğu karmaşık ilişkiler sonucu doğan düşünce ve sanat eserlerinin tümüne kent kültürü diyoruz.


Şüphesiz kent kültürünü koşullayan, bireysel bilinçten uzak genellikle söz ve müziğe, yöresel oyunlara dayanan, kendiliğinden oluşan bir halk kültürü vardır ki, daha çok kırsal kesimin kültürünü karakterize eden folklorik öğelerdir.


İnsanların birbirinden etkilendiği gibi; kent kültürü kırlardan, kentler komşularından ve hatta ülkeler birbirlerinden etkilenir. Her toplumun kendi tarihinden gelen etnik bir karakteri olduğu gibi, kentlerin de geçmişinden gelen kültürel şekillenmeleri vardır. Bu özelliklerine bakarak, bir toplumu oluşturan insanlar hakkında hükme varırız.


Ünyeli dediğimizde, Ünye’yi var eden kültürel biçimlenmeden söz ediyoruz demektir.


Kültürel biçimlenmede yöre ağzı (diyalekt), yeme – içme alışkanlıkları, giyim – kuşam, adet, töre ve görenekler gibi temel faktörlerden biri de müziktir. Bir başka deyişle bir yörede var olan yahut icra edilen müzik, o yörenin kültürel yapısını gösterir. Müzik bir yanıyla evrensel bir boyut taşımasına rağmen, diğer yanıyla otantiktir.   


 


Ünye’de müziğin kökleri


 


Müziğin tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Avdan dönen ilk insanın sevinç çığlıkları ve ona eşlik eden dansı, korkularından ve dileklerinden kaynaklanan dinsel ritüelleri, kaybettiklerine yaktıkları ağıt antropologlar kadar müzikbilimcilerini de ilgilendirir.


Ünye’de ilk ney sesi, kemençe ya da ud nağmeleri ne zaman duyulmuştur bilmiyoruz ama Kadılar Yokuşu sakini Hilmi Ergün’ün babaannesinden duyduğu, dedesi Kadı Hilmi’nin üflediği ney, vurduğu kudüm Kadılar Yokuşu tarihinde gizlidir. İslamiyet sonrası Türk Müziğinde görülen tasavvuf müziği, mevlithanlar, hafızlar ve neyzenler kent kültürümüzün ayrılmaz bir parçası olmuştur.


Canik sancak Beyi Ali Paşa’nın damadı Sadullah Beyin kuduğu Sadullah Beğ Medresesi ve Hamidiye Medreseleri, dini ve müspet bilimler yanında tasavvufi faaliyetler ve hafızlık eğitimine mazhar olmuşlardır. Uzun dönem Sadullah beğ Medresesi’nde baş müderrislik yapan Hacı Yusuf Bahri Efendi, Gümüşhanevi Şeyhi Ahmet Ziyaeddin Efendiden ders almıştır. Gümüşhanevi Dergahı o dönemde bölgede tasavvufi ilmi yapmakta, tef, ney ve kudüm eşliğinde ilahiler okunarak, hafızlar yetiştirmektedir. (Konuyla ilgili bkz. Mustafa Şıvgın, Çağrı Gazetesi, yıl 11, sayı 485-489, 05.02.1988; Aktaran M. Ufuk Mistepe, Aydınlık Ufuklar Sitesi, www.unyezile.com)


İslamiyetle birlikte Anadolu’da ortaya çıkan İslami Musiki, tamamen Anadolu’ya ait enstrümanlarla icra edilmektedir.


Türklerin Ortaasya’dan taşıdığı enstrümanların adı zamanla Arapça’ya dönüşmüş, egemen oldukları geniş coğrafyada diğer kültürlerle kaynaşarak zenginleşmiş, gelişmiş ve nihayet değişim geçirmiştir.


Bütün İslami Türk devletlerinde egemenlik belirtisi olan mehterane, Osmanlı devletine Anadolu Selçuklularından geçmiştir. III. Alaeddin Keykubat, Osman Gazi'ye 1299'da beylik alameti olarak sancak ile beraber davul ve benzeri enstrümanlar göndermiştir. Osmanlı devletinin başlangıcı kabul edilen bu tarihten sonra nevbet vurulurken (askeri müzik çalınırken) Selçuklu hükümdarına hürmeten bir dönem ayağa kalkmak adet edilmiştir.


Selçuklulardan alınan Mehterhane’nin adı daha önceden, Nakkarehane, Tabilhane’dir. Arapçaya dönüşmezden önce ise, Mehterhane’nin Türkçesi Tuğ’dur.


Divanü Lûgat-it Türk’te rastlanan Tuğ, diğer çalgı adları gibi sonradan Arapçaya dönüştürülmüştür. Iklığ=keman, yurağ=zurna, tümrük=davul, köbürge=kös, çanğ=zil, çöğen=çevgen olmuştur. Türklerin en eski telli çalgısı kopuz’dan sayısız çalgılar türetilmiştir.


Mehter takımı olarak bildiğimiz Tuğ’un geçmişi hakkında, Türk Müziğinin önemli ismi Cinuçen Tanrıkorur şunları söyler:


“Türklüğün beşiği olarak kabul edilen bu şehirde (Balasagun Şehri), MÖ: 4. yy.da Türk hakanı Şu, sarayının önünde her gün 360 davulla ‘nöbet urdurur’ (askeri musiki icra ettirir) , bir yere göç edeceği zaman da –Dede Korkut’un deyimiyle- ‘boru urılub’ (göç borusu çalınarak) gidermiş. İşte bu ilk Türk mızıka takımının adı  -Miladın ilk yüzyıllarından beri- “TUĞ” idi.” Cinuçen Tanrıkorur, Türk Sazlarının ve Saz Musikisinin Tarih İçindeki Gelişmesi, Türk Geçliğinin Müzik Eğitimi, Türk Kadınları Kültür Derneği yayınları, s. 132)


1455 Yılına ait Ünye Tahrir Defterlerinin İrfan Dağdelen tarafından yapılan tarnskripsiyonu ve derlemesi, Cinuçen Tanrıkorur’un ileri sürdüğü konuları desteklemektedir. Ünye’nin Osmanlı yönetimine katıldığı yıllarda Ünye’ye bağlı Karakuş nahiyesinde bir mehter takımı bulunduğu tespit edilmiştir.


81 numaralı defterde:


Zurnayi (Mehterhane takımında bulunan zurnacı) (7a),


Tabbalcı = Davulcu, Mehteranda davul çalanlara verilen isim (34b),


85 numaralı defterde:


Nakarezen = Mehterhane takımında yer alan, iki değnekle vurularak çalınan bir çeşit küçük davul, dümbelek çalan kimse. (60 b)  olarak yer almaktadır.


Ünye’de Türk müziği


Türk Müziğinin kaynaklarına indiğimizde, Itri (1630 – 1712),  Zekai Dede Efendi (1778 – 1846) ve daha birçok isimle karşılaşırız. Mevlana’dan safiyüddin Urmevi’ye, Kırşehirli Yusuf b. Nizameddin’den Meregalı Abdulkadir’e uzanan isimlerde Türk Müziğini sistemleştirme çabalarına rastlarız. Dergahlarda icra edilen tasavvuf musikisi, Enderun’da verilen müzik eğitimine ve Mızıka-i Hümayun’a kadar getirilen Türk Müziği geleneği üç kıtaya birden yayılma eğilimi gösterir.


Türk musikisinde reform dönemini başlatan H. Saadettin Arel, Macar besteci Bela Bartok’tan söz ederken, üç kıtada bulunan (Asya, Avrupa ve Afrika) müziğinin hangi etkiyle birbirlerine bağlandığını ancak adını zikretmeden Türk Müziği varlığıyla mümkün olabileceğini açıklar. (Bkz. H. Saadettin Arel, Türk Musikisi Kimindir? Kültür ve Turizm Bakanlığı yayınları, s . 47) Arel aynı eserinde Türk musikisinin sanıldığı gibi İran, Arap, Eski Yunan ve Bizans musikisinden etkisiyle oluşmadığını, kendine özgü bir karakteri ve zengin bir tarihi olduğunu örneklerle açıklar.


Şüphesiz eski İstanbul eğlencelerinde olduğu gibi, Ünye’de de gayri Müslimlerin varlığı ve müzik icrasında bulunduklarını göz ardı edemeyiz.


1492’de İspanya’dan kovulan Sefarad Yahudilerinden Ermenilere, Rumlardan diğer azınlıklara kadar icra ettikleri müziğin ve kullandıkları enstrümanların Türk Müziği ile nasıl bir etkileşimde bulunduğu ayrı bir incelemenin konusudur. (Ünye’de halen Gün Fırınında yapılmakta olan Pandispanya’nın İspanyol ekmeği anlamına geldiği ve bir dönem Ünye’de Sefarad Yahudilerinin ikame ettikleri tahmin edilmektedir.)


Ünye’de müzikle anılan isimler


1890 Ünye doğumlu Ali Rıza Sağman, Çarşamba’da tevcid (kuran okuma ilmi) almışsa da esas icraatını İstanbul’da sürdürmüştür. Bir çok müzik eseri bulunan Sağman, iyi bir hafızdır.


Ünye’den çıkarak, uzun yıllar Samsun şehrini musiki dalında ihya eden bir başka isim Neyzen Dr. Turgut Tokaç’tır. İlk eğitimini Ünye’de alan Tokaç’ın bağları Ünye ile hiçbir dönem kopmamasına rağmen daha çok Samsun’a faydası olmuştur. Prof. Dr. Burhanettin Tatar’ın deyimiyle samsun’u kent yapan simalardan biri olmuştur.


Konuya bir sonraki hafta, diğer musiki erbapları, kişi ve kurumlar yanında Ünye’nin kent kimliğine devam edeceğiz.


 



Bu Haber 651 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Konuya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
ÖNCEKİ ARAŞTIRMA YAZILARI