Bugünkü yazıma başlamadan önce gazetemizin güzide yazarlarından Rıfat Coşkun Abimizi saygıyla, rahmetle anmak istiyorum. Nasıl geçtiğini anlamakta zorlandığım bir yıl geçmiş Rıfat Abi’yi kaybedişimizin ardından. Hiç unutmadık, hep özlemle andık kendisini. Bu yazımı yazdıktan sonra kabri başına gidip, dostlarıyla toplanıp, dua edip, yad edeceğiz. Ruhu şad, mekanı Cennet olsun.
Gelelim bugünkü konumuza…
Ünye’deki Atatürkçü Düşünce Derneği’nin yeni yerinin açılışına katıldığımda, orada gençlerin bulunmaması üzerine bir yazı yazmıştım.
Gençlerin Ata’sından uzak kalışının önemine dikkat çekmiş, ülkesinin geleceğini emanet ettiği gençlerin düştüğü/düşürüldüğü durumun iyiye alamet olmadığını söylemiştim.
Hatta söz vermiş, kişisel olarak gençlerle ilgili elimden geleni yapacağımı belirtmiştim.
O gün bugündür bir inceleme, gözlemleme içindeyim.
Belirlenmiş bir program dahilinde olmasa da fırsatı doğduğunda gençlerle konuşuyorum. Dinliyorum, beden dillerini izliyorum. Düşüncelerini anlamaya, iç dünyalarını öğrenmeye çalışıyorum.
Öyle çok sayıda gençle görüşmüş, herhangi anket sonucu ortaya çıkarabilmiş falan değilim. Ancak ilk tespitlerimin son tespitlerim olacağını görmüş sayılırım.
Bir kere biz ipin ucunu kaçırmışız. Gençler savrulmuş, kendileri olmaktan çıkarılmış… Çok azı aklın, bilimin gösterdiği yolda görünüyor.
Kim yapmış… Gençleri böyle olmadık haller kim sokmuş…
Bunların üzerinde ben duramam. Çünkü bu büyük bir araştırma, uzmanlık gerektiren bir çalışma. Beni aşar. Milli Eğitim Bakanlığı ne güne duruyor, yapsın, araştırsın.
Ancak çıplak gözle gördüğüm en bariz gerçek, ideali çok zayıflamış bir gençliğimizin olduğudur. Bazılarında ideal var, ancak o ideal de kendilerinin değil, bazı çıkar gruplarına ait, onlar adına iş görüyor.
Kendisiyle ilgili, ailesi, şehri, ülkesi, milli ve manevi değerleriyle ilgili idealleri nerdeyse sıfır noktasına inmiş bir gençlik geliyor geriden.
İşte bu beni korkuttu, korkutuyor…
Geleceğimizi emanet ettiğimiz, yarınlarımızın teminatı gençlerimizin böyle idealsiz oluşundan herkes korksun, endişe etsin.
Çünkü ideali olmayanın hayali, hayali olmayanın da gerçekleştirecek bir amacı yoktur.
Araştırdım, ideal denen olgunun ne olduğuna, nasıl kazanıldığına baktım. Bunun öyle okunup, öğrenilerek kazanılmadığını gördüm.
İnsanlardaki ideal olgusu eğitimle kazanılırmış. Kazanılan eğitim ve buna bağlı olarak ideal geliştirme süreci, doğumdan itibaren evde aile içindeki terbiye ile başlarmış. Sonrası okulmuş, okul eğitimin daha sistemli verildiği en önemli mekanmış.
Ordu Milli Müdürü Sayın Yılmaz Uzun, “Önce eğitim, sonra öğretim” demiş bu ara düzenlediği bir toplantısında. Ben de konuyla ilgili bir haberde okudum bu açıklamasını.
Sayın Uzun, çok önemli bir gerçeğin altını çizmiş…
Yapısı güçlü, kendi ayakları üzerinde kimseye muhtaç olmadan dimdik duran toplumlar işte bu eğitimi verebilmiş, ideali yüksek insanların bulunduğu toplumlardır.
Bakın, araştırın Amerika’da, İngiltere’de, Çin’de… öncelikle öğrenim üzerinde mi duruyorlar, eğitim üzerinde mi?
Gençlerimizin öncelikle eğitime ihtiyaçları var. Kimliklerini bulmaları, ideal sahibi olmaları için önce eğitim…