Gücenmek ne kelime. Kızmış ki ne kızma.
Beni çiğ-çiğ yese kanamaz duruma gelmiş.
Neler söyledi bana öyle. Bir- bir sıralayayım.
Beni mahvettin dedi. İnsan içine çıkamaz duruma soktun dedi. Hakaret ettin dedi. Bana hergele dedin dedi. Şu anda zangır-zangır titriyorum hırstan dedi.
Sonra da çocuklarının bana hakaret davası açma tekliflerini zor durdurdum dedi.
Vah benim kırılası kalemime ki ne vah…Ben de milletin gazına gelip, kalemime öyle güveniyordum ki. Hani derler ya: Dilinden bal damlıyor diye…Öyle sanıyordum kalemimi. Meğer bi bok değilmiş o kırılası kalem. Meramını doğru-düzgün anlatamayan kaleme ne denir?!...
Güya ben, hergele gülücük derken, Mahir’in herkese çok sempatik,çok içten gelen gülümsemesini methediyorum sanmıştım. Şu anda bile o babacan, o sevecen, o çok cana yakın gülümsemeyi görüyor gibiyim.
Bu sevimliliği hergele benzetmesiyle, itibarını yerlerde süründürdüğümü değil de yücelttim sanmıştım.
Mahir, yerlerde süründürdün dedi.
O günlerin devri iktidarında beni, CHP li diye Ünye’den sürmeğe kalkan partidaşlarının elinden kurtaran Mahir’in itibarını nasıl yerlerde süründürürüm ben. Mahir bunu nasıl düşünür. Hem onun itibarı bu derece kırılgan değil ki… Bunu oda biliyor ya . Maksadı benim üzülmem.
Bu hataların hepsi, benim gaza gelip iyi yazıyorum kuruntumun ukalalığından.
Bir de, birbirimize yakınlığımızı otuzlu yaşlarımızdaki gibi, özel masalarda yiyip içtiğimiz, sonra da filmler seyrettiğimiz günlerdekine benzer şekilde devam ediyor sanışımdan. Ne bilirdim devranın değiştiğini, eski şakaların dozunun unutulduğunu…Mahirin bu denli duygusallaştığını…
Devran bir elek.. Ha bire üstündekileri alta atıp kalanları seyrekleştiriyor. O eleğin üstünde biz birkaç kişi kalmışken, birimiz daha alta geçmemişken, boktan bir şaka yüzünden birbirimizden koparsak, ve bununun affedilemez sebebi ben olursam…Yanarım. Çok yanarım
Bana alınıp kızanların tümüne hak veriyorum.
Kastımı ne güzel ifade ediyorum derken Bi çuval inciri berbat etmişim meğer. O sevimli gülücüğe ettiğim (Solmaz inşallah ) dualarım bile kurtaramamış beni.
Kendi ihtiyarlık hastalığıma öykünürken Mahir’i de yanıma çekişim, Onun yaşlılığıyla
Şakalaşırken aslında kendimden bahsediyorum sanışım açtı bütün bunları başıma.
Bir hastalık koleksiyonuyum ben Mahir. İki ciğerimin ikisi de ayrı- ayrı aşağıya yolculuk biletimi çoktan kesmiş durumdalar.
Akciğerimdeki müzmin bronşit, sabahlara kadar yatakta oturmağa mahkum ediyor beni her gece, öksürük krizleriyle. Karaciğerimse, cılkadak yağ içindeymiş. Onu yormamak için hiç alkol, hiç ilaç almamam gerekiyormuş. Senin ve benim anlayacağımız şu. Bir hastalığımın devası olan ilaç öbürünün zehiri imiş. Seninle eskisi gibi oturup bir bardak bira dahi tokuşturamayacağım yani.
Karaciğerimin yağlanması yetmezmiş gibi damarlarım da, cılk yağmış. Kolesterolüm çok yüksekmiş. Onu düşürme ilacı ise yasak.
Torun sevgisi yüzünden 75 yaşımdayken ağaçtan incir toplamak istemiştim. Ağaca çıkarken düşüp belimi kırmıştım. Şimdi o kırık omur, incelip kısalmış. Ve omuriliğe baskı yapıp kanal daralması denen hastalığı sarmış başıma. Bu da ne mi diyorsun Mahir? 100 metre bile yürüyememe hastalığı. Gözüme her gün dört damla ilaç akıyor. Böbreklerim inşaat kumu üretiyor. Daha sayayım mı?
Başımda bu kadar hastalık varken senin hastalığınla nasıl üstümü kuruturum Mahir.
Hööt meselesine gelince: O, hırslı siyasetçilerin tehdit ve yıldırma davranışlarına yakıştırdığım simgeydi.
Çocukların o anlattığım günleri bilmezler. Şimdikilerden çok daha hafifti o günlerdeki yıldırma ama, gene de memur taifesi çok tedirgindi o günlerde. İktidarın hışmına uğramak korkusuyla diken üstündeydiler.Şimdi tüm insanlar diken üstünde bildiğin gibi. O eski günlerde, ocak-bucak başkanlarının şımarıklıklarını ve isteklerini yaptırma konusundaki ısrarlarını benden iyi bilirsin.
O yazıda seni bunlardan ayrı tuttuğumu; Tehdit ve sindirme anlamında kullandığım hööt ifadesini senin hiçbir zaman öne çıkarmadığını yazdığımı nasıl göz ardı edersin. Üstelik sen hötçülere karşıydın memleket çocuklarını kıydırmaz ikna yeteneğin ve candan gülüşünle meseleyi hallederdin.
Hamile gelinler yüzünden Ünye’ye doldurulmuş onlarca kadın ve erkeği mahkum olmaktan kurtarışın bu yeteneğinin başarısıydı. Ben bunu öne çıkardığımı, seni yücelttiğimi sanıyordum. Meğer hem seni hem de çocuklarını kahretmişim.
Döt’e gelince: O da Başüstüne demenin ifadesiydi güya. Seninle hiç alakası yok. O günlerin boyun eğen memurlarına bir aşağılama göndermesiydi.
Ama senin üzülmene, hele-hele bana gücenmene asla dayanamam. Sen benim can arkadaşımsın. Seni ben değil şu kırılası kalemim kızdırmış.
Kız, bağır, çağır, söv.. Kalemini şey edeyim de..
Ama gücenme bana.
Yanına gelip kırdığım gönlünü almağa, yanaklarından, gülen gözlerinden öpmeğe yekindim ama gelemedim ki. Doktora götürülmem hariç, on beş gündür dışarı çıkamıyorum. Yatıyorum. Hastayım. Bronşit krizleri boğuyor beni.
Kesintisiz yürüyebilmem için belkemiğime çiviler çakılmalıymış. 80 yaşımdan sonra en ağır ameliyatla çivileneceğim. Hiçbir şey söylemeden güldüm doktora uzun-uzun.
Bütün kabahatlerim ve yediğim haltlar için kalbi özrümün tarafından kabulünü, Akım derken ötekini dediğimi farzetmeni diler, candan bakan gözlerini öperim. Ayrıca ikimize de sağlıklı günler diliyorum. Nasıl bir sağlık olacaksa…
Sabilerin duasını kabul eder Allah. Ben o sınıftayım artık.
Senin beni topa tutan çocuklarına gelince:
Aramıza girmelerine izin verme sakın.
O güzeller ne bilecekler bizim hukukumuzu.
Telefonundan anladığım kadarıyla asıl onlar kızmışlar bana. İnsan baba yarısı sayılan amcasına, dedesine kızar mı? Bunu hatırlat onlara Mahir.
Ama onlardan da özür diliyor, sevgiyle gözlerini öpüyorum. Bunu da söyle onlara emi. O öykü bir kara mizahtı. Ulusumuzu bu günlere getiren cehaleti yeriyordu. Çocukların o öyküyü, ön yargısız ve tarafsız bir ruh haliyle okurlarsa bana hak verirler sanıyorum.
Hamiş:
Bu temyiz layihası Hulus-i kalp ile sunulmuştur. Yani riyasız. Yani içten ve damardan. Dümdüz.
Gene sürç-i lisan edilmişse affola.