11 Aralık 2008 Pazar
O. İRFAN IŞIK
YOKLUKLAR
Yaşamım boyunca üç büyük travma yaşadım. İnsan yaşamı için gerekli temel besin maddeleri ve diğerlerinin yokluğu nedeniyle.

Birinci yokluk darbesini,  İkinci Dünya Savaşı vurdu yaşamıma. Çok uzun sürdü. Tam altı yıl ve bir-iki yıl artısıyla…Bu yıllar, çocukluk ve ilk gençlik yıllarımım aç, susuz, sefil geçmesinin nedeni oldu.

İkinci yokluk darbesini 1954-1960 yılları arasında yedim.

Çok partili demokrasinin deneyim yıllarıydı. DP iktidarı yöneticilerinin halk tavcılığı yüzünden, ulusumuzun büyük çoğunluğu yokluk içinde yaşadı. Küçük bir azınlık ise, yağ bal içinde yüzdü.

Parti yöneticileriyle yandaşlar ve onların torpillileri…

Üçüncü darbe, yetmiş sente muhtaç edildiğimiz devrede vurdu bizi.

Bu kriz dönemlerindeki tahsis ihtiyaç maddelerinin dağıtımı, vali, kaymakam, yerel idareler ve parti teşkilatının eliyle yapılıyordu.

Diyelim ki yokluğu yaşanan madde gaz yağıdır. Bir kasabaya şu kadar miktar tahsis edilmiştir. Yukarda sayılan yetkililer bir araya gelir,aile başına ne kadar dağıtılacağını saptarlar. Sonra da dağıtımı hangi iş sahibinin yapacağını görüşürler. Tartışma bu aşamada iken, yerel parti teşkilatı, gerisini biz yapacağız diye dayatır, yetkiyi vali ve kaymakamdan alırlardı. Eğer vali ve kaymakam diretir, hayır derse, önce oradan sürülecekleri tehdidini alır, direnme sürerse, hemen ertesi gün bir başka yere sürülürlerdi. Yada alt bir göreve… 

Mahalli idare amirleri benzer yöntemlerle devre dışı bırakıldıktan sonra parti teşkilatı, bu işi yapan partili arkadaşları falancaya verirlerdi tahsis malını. Bundan sonra da kaymakamlık, belediye yada mahalle muhtarlıkları halka gaz yağı fişi dağıtırdı.

Aklınıza gelen her ihtiyaç maddesi, birinci yokluk yıllarında karne ile dağıtılmıştı halka. Bunların en silinmez iz bırakanı ekmek karnesiydi.

Fırınların önleri, günün erken saatlerinde ana-baba günü oluyordu. Geç kalanların ekmekleri saklanır, hangi saatte giderse gitsin, ekmeği kendisini bekliyor olur gibi bir garanti yoktu. Geç kalan ekmeksiz kalırdı. Gerçi herkes, iki eli kanda da olsa erkenden gidip ekmeğini aldığı için, ekmeksiz kalma olayı pek yaşanmıyordu ama, gene de oluyordu tabii.

Sonra da küslükler, düşmanlıklar, sövüp-sayma, şikayetler sürüp gitti yıllarca.

Ulusumuzun yaşadığı bu üç büyük travmanın ikincisinde, kendi başıma gelen olayı anlatmak istiyorum.

1950 yılında iktidar olan DP, ilk dört yılda Cumhuriyet’imizin biriktirdiği tüm ekonomik varlığını har vurup harman savurdu. İlkesiz, plansız…Dış ülkelerden aldığı borçları ve kredileri de ayni savurganlıkla tüketince, ekonomimiz duvara tosladı.

1954 yılında, sınırsız bolluktan ilk yoklukları yaşamağa başlamıştık ama halk yığınları durumu algılayamadan üçüncü çok partili seçimde DP yi, dudak uçurtan bir çoğunlukla yeniden iktidar yaptı.

Bu desteğin şımarttığı iktidar, hız kesmeden savurganlığına devam edince, dış desteğini yitirdi.

Halk şimdi sadece ekmek bulmakta sıkıntı çekmiyordu. Çünkü buğday üretimi nüfusumuzu beslemeğe yeterliydi. Ama diğer ihtiyaç maddeleri, ya yeterli üretilemiyor ya da kredi yokluğundan ithal edilemiyordu. Edilebilenlerse halka tahsis yoluyla dağıtılıyordu. Neydi bu maddeler. Şeker, yağ, petrol ürünleri ve en akla gelmez kalay, çivi, kauçuk, telis… Ve benzerleri.

Bu maddelerin tümünün dağıtımı yerel parti teşkilatının amansız müdahalesiyle DP mensubu iş adamlarına veriliyordu.

Jüt telis Hindistan’dan ithal yoluyla getiriliyor, fındık kurutma sergisi olarak kullanılıyordu. Tabii o da tahsis malıydı. Telisi DP li falanca kişi dağıtacaktı.

Kavga-dövüş alabilenler mutlu, alamayanlar sövgülüydü. Ama bu kez telis konusunda ısrarcıydılar. İşin peşini bırakmadılar. Çünkü telis dağıtıcısı, elinde alım fişi olan pek çok kişinin telisini vermemiş, kara borsada satmıştı.  Mahkeme, şikayetçileri haklı buldu. Suç ispatlanmıştı. İlk mahkumiyet gerçekleşti.

Sonraları, bir-iki mahkumiyet daha yaşandı ama hepsi o kadar.

Tahsis malı dağıtımı yapan DP li iş sahiplerinin tümü zengin oldular. İhtikar yaparak.. hak yiyerek..

Her şeye rağmen onlar,pişkince aramızda dolaştılar, itibar ve saygı görerek.   

Şu anda tümü bir-bir aramızdan ayrılarak Tanrıya hesap vermek üzere gittiler.

Yukarıda, yaşadığım bir yokluk olayını anlatacağımı söylemiştim.  Sırası şimdi, geldi.

1954-1955 ders yılında bir köy okulunda çalışmaktaydım. Okulun tek öğretmeni ve tabii olarak da baş öğretmeniydim. Okul mührünü kullanma Yetkisi benimdi.

Yeni evliydim. İlk bebeğimiz çok zayıf ve küçücük doğmuştu. Ana sütü yanında ek besin alması ve çok özenle bakılması gerekiyordu. Bir terfi yapmıştım. Maaşım 167 liraydı. Bulup alabilirsek şekerin resmi fiyatı beş liraydı. Yani ben, bir ayda kazandığım parayla 33,4 kg. şeker alabiliyordum.

Şeker tahsis malıydı. Ailelere,  muhtarlıktan aldıkları fişlerle şeker satıyordu bakkal. Bir ya da iki kg. Köylüler şeker alamıyorlardı. Bende köylü sayılıyordum ama ayni zamanda şehirliydim de…

Mahalle muhtarlığına gittim.  Zayıf, güçsüz bebeğimize mama yapabilmemiz için şekere ihtiyacım olduğunu söyledim sevgili ve rahmetli muhtarımız Muammer Tekin ‘e

Gözleri yaşararak, elindeki fiş kuponunun dip koçanını gösterdi.

-Bana verilen tahsis miktarını adilane bir şekilde dağıttım. Bitirmeden yetişmiş olsaydın bile sana fiş verip hak yiyemezdim yavrum dedi. Yalnız kendi hakkım olan bir kilo şekerin yarısını çelimsiz torunum güçlensin diye size göndereceğim. Benim çaresizliğimi anla emi dedi.

Kabul edemezdim. Teşekkür edip yanından ayrıldım.

Ancak bana gösterdiği fiş dipkoçanı tüm kinim ve hırsım arasında dikkatimi çekmişti.

Şeker dağıtıcısı şanslı DP li bakkalın dükkanının önüne gittim.  Dükkanın önü ana-baba günü gibiydi.

Sıradaki birkaç tanıdığımın ellerindeki fişlere baktım. Üstlerinde sadece, mahallenin olup olmadığı okunamayam silik bir mühür baskısı vardı.

Üstümde taşıdığım okulumun mühürü aklıma gelir gelmez, yapacağım işin sahtekarlık olacağını hiç kale almadım.

Muhtarlığa en yakın kırtasiyeci dükkanı arkadaşım Selahattin Cücür’ündü

Muammer abinin kullandığı koçandan bir çilt vermesini istedim.

Selahattin cin gibi zekiydi. Ne yapmak istediğimi hemen anladı. Dükkanın kapısını kapadık kimse içeri girmesin diye. Sonrada ben onun yardımıyla, bura-bura mührü bastım fişlere tam on beş adet öpüşerek ayrıldım Selahattin’den. Koşarak bakkalın önüne geldim. Orada kara borsa şeker almak için bekleşenlerden 75 lirayı denkleştirdim. Sıradakilerden, Köye yetişmek için acelem  olduğunu söyleyerek izin alıp öne geçtim. Fişleri bakkala uzattım.

Kendisi komşumdu. Aile boyu DP li olmadığımızı biliyordu.

-Hocaaa! Ne lan bunlar? Dedi alay ederek…

-Mahalledeki ihtiyar dul kadınların fişleri dedim.

O, hepsini tanıyordu tabii. Kararlılıkla saymağa başladım. Bu Naciye annenin. Bu Nuriye, bu

Şahin, bu Emine annenin…

Anladık anladık. Sayma dedi.

On beş kilo şekeri benim intikam duygularımın coşkusu arasında tartarak verdi.

Ötekiler beni kaptıkları gibi karşıdaki bakkala uçurdular. O bakkal dini bütün bir Allahın adamıydı. Hakta kalırım korkusuyla taksimi ağır ağır tartarak yaptığı için şeker bana kalmadan bitti.

Bereket üç kilo parası veren arkadaşlardan biri halime acıdı da, zarar ortak diyerek bir kilo şeker verdi bana.

Böylece ben sahtekarlığımın cezası olarak 7,5 liraya aldım şekerin kilosunu.

İhtiyar dul annelerden biri şeker almağa gelince bizim bakkal durumu kavramış. Doğru kaymakama gidip beni şikayet etmiş.

Her tahsis malı dağıtımında sürülme tehdidi alan kaymakam: Beni kastederek, onun canına okuyup en büyük cezayı almasını sağlayacağım deyip, bakkalı savdıktan sora beni çağırdı.

Mührü ,Selahattin’le birlikte fişlerin üstüne basarken nasıl kıvırarak okunmaz yaptığımızı, sonra da kendilerinden para aldığım arkadaşlarla aramızdaki şeker dağıtımında nasıl açıkta kaldığımı anlatırken Kaymakam kahkahalar atarak kırılıyordu gülmekten. 

- Senin mührüne kurban olsun o bakkal diye diye..

 

                                                                                                İRFAN   IŞIK



Bu Haber 339 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.