19 Mayıs 2010 Pazar
O. İRFAN IŞIK
Ünye Hapishaneleri
Bu metin, ÜNYE Kent ve Şirin ÜNYE Gazeteleri'nde bölümler halinde üç haftada, iki gazetenin sitelerinde ise bir defada yayımlanacaktır.

Bu çalışma, sayın Yaşar Karaduman’ın Mapusane İçinde Çalınır Sazlar  Konu başlığıyla 10.mart.2010 tarihinde yayımladığı anı makalesinin bir başka versiyonu  ve  ayrıca sayın Hacer Coşkun’la Sayın Ali Öztürk’ün ortak hazırladıkları hapishane Söyleşilerine  bir katkı olması amacıyla yapıldı.

Kendilerine ve okura,  saygıyla sunulur.       

Ülkemizde, 1928 yılında yapılan ilk nüfus sayımı ile 1955 yılında yapılan sayım arasında Ünye kasabasının merkez nüfusu hep beş bin kişi civarında olmuştur.  Suç da, suçlu da azdı o yıllarda

Ağır ceza mahkemesinin Ünye’de bulunmadığı  o yıllarda, ağır suç zanlıları, Ordu ceza evinde tutulur, Ordu ağır ceza mahkemesinde yargılanılırlardı. Ceza evi olarak kullanılan bina Ordu’daki falezin en yüksek noktasına inşa edilmiş olan kiliseydi. Şimdi müze olarak kullanılıyor.

Ünye mahkemeleri hafif suç zanlılarını yargılar, hapishane görevi için kimi zaman bir debboyu, kimi zaman bir camiyi, jandarma komutanlığı bodrumunu, kimi zaman da halktan kiralanan bir binayı kullanırdı.

Benim ceza evi binaları ile tanışmam, İkinci Dünya Savaşı yıllarına rastlar.

 [ Türkiye , bu  savaşta tarafsız kalmayı başarmış, ancak savaş biterken yararımıza olacağını sandığımız siyasi bir kararla 23 şubat 1945 tarihinde Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etmiş fakat silah atmamıştı. TSK 45 yaşına kadar olan erkek nüfusunu  yedek asker olarak  silah altına almış, en büyük ordu olarak savaşa hazır tutmuştu. TBMM  bu aşırı mevcutlu orduyu ve halkı olası bir savaşta besleyebilmek için bir  kanunla tüm gıda maddelerine ve üretimine el koymuş, büyük bir erzak depolama işine girişmişti. İhtiyaç maddeleri ve özellikle de ekmek temini karneye bağlanmıştı.

İnsanların ekmek ihtiyacının standart gramajı, büyük ölçüde, ekmekle beslenen Türk insanına yetmiyordu. Ekmek karaborsadaydı.

Hapishanedeki mahkum ve tutuklular, günlük istihkakları olan ekmeklerini satıyorlardı. Hapishane idaresi de bu duruma göz yumuyordu.]

Hapisler tarafından satılan ekmeğin çok pahalı olmasına karşın her zaman müşterisi vardı. Biz de, evimizdeki artı ekmek ihtiyacımızı oradan temin ediyorduk. Gidip satın almak görevi bana verilmişti. Orada ekmek satış saatini beklerken, mahkumların yaşadığı olumsuzlukları duyuyordum.

Depremden sonra Saray camii Ceza evine dönüştürülmüştü. Caminin hapishane yapılmasının baş nedeni, ahşap ve tek katlı bir bina olmasıydı galiba.  1939 Erzincan depreminden sonra çok az sayıda olan Ünye mahkumları  için bu küçücük  ahşap ve alçak bina, depreme hem daha dayanıklıdır, hem de yeterlidir diye düşünülmüş olmalı.  

Saray camii,depremden önce  ibadete açık değildi. Haraptı. Terk edilmişti.

Zaten depremden sonra kurtarma ve enkaz temizliği için tüm hapishaneler boşaltılmış, mahkumlar Erzincan’a gönderilmişti.   

Askerler, mahkumlar ve sağ kalan yerli halk, otuz üç bin ölüyü gömecek mezarı kazamıyorlardı. Çünkü yerde bir m. kalınlığında kar vardı. Soğuk eksi otuz dereceydi. Toprak elli Cm kalınlığında beton blok gibi donmuştu. Kazma işlemiyordu toprağa. Dağlardaki kurtlar şehre ve depremin vurduğu köylere inmiş, ölüleri yiyorlardı. Kurtarıcılar ölüleri topluyor, ayakta kalmış duvarların dibine yığıyor; Sonra da duvarı üstlerine yıkarak enkaz altına gömmüş oluyordu ölüleri.

Kurtarıcılar can ve gönülden çalışıp bahara kadar depremin izlerini sildiler.

Mahkumların bir teki, idamlıklar bile bu felaketten faydalanıp kaçmamıştı. Çalışmalar biter bitmez 1940 yılında, bu soylu davranış genel bir afla ödüllendirildi.

Uzun süre hapishane olarak kullanılan bir başka bina, Tepe mevkiindeki Debboy’du. Ünye Osmanlının bir Sancağı iken yapılan bu bina askeri mühimmat deposu olarak kullanılmıştı.

Ünye’ye ağır ceza mahkemesi gelip mahkum ve tutuklu sayısı artınca, cami ve kiralık bina gibi küçük ceza evleri ihtiyacı karşılayamaz olmuş, görev bu kez, büyük bir devlet binası olan Debboy’a verilmişti.

Debboy bir taş  binaydı. Ve kent merkezine bakan cephesinde küçük bir avlusu vardı. Avlu kalın ve çok yüksek bir taş duvarla çevrilmişti. Bu avlu tutuklu ve mahkumlar tarafından dışarıda temiz hava alma ve yürüyüş yapma  (volta vurma)  alanı olarak kullanılıyordu.

Tutuklu ve mahkumların buradan mahkemeye götürülüşleri, görenleri şoke ederdi her seferinde.  

Kelepçe ile önlerinde bağlanan elleri yetmezmiş gibi bir de, zincirle birbirlerine bağlanıp asker adımlarıyla yürüyüşleri insan vicdanını yaralayan bir görünüştü.

Haftaya: Ordu Ağır Ceza Mahkemesi Salonu

 

2. BÖLÜM

Buna hiç benzemeyen, ama daha beter bir utanç ve insan onurunu zedeleyen mahkum aşağılanmasına Ordu’da tanık oldum.

O zamanın  hükümet dairelerinden, Valilik, Milli Eğitim Md.lüğü Emniyet ve Adliye teşkilatı  birlikte, bir binada toplanmışlardı.

Ben, görev için gittiğim Milli Eğitim Md. Lüğü Dairesinden dışarı çıktığımda Tıpkı Ünye’deki gibi zincir ve kelepçelerle birbirine bağlı bir sürü mahkumun adliye bölümüne girdiğini gördüm.  peşlerinden ben de girdim adliye’ye.

Ağır ceza mahkeme odasının  önünde bir salon vardı. Burada şahitler, davacılar, davalılar, dinleyiciler bulunurlarmış. Salonun hemen önünde ve mahkeme odasının karşısında bir oda gibi önü tamamen açık küçücük bir bölüm daha vardı. Mahkumlar buraya gene bağlı olarak dolduruldular. Ancak ayakta durdular. salonda, ve orada oturulacak sandalye ya da kanepe gibi bir şey yoktu.

Mahkumların tıkıldıkları yerin iki yanında, tüfeklerine süngü takılmış jandarmalar ve önlerinde de iki gardiyan vardı. Diğer jandarma ve görevliler bina dışındaydılar

Mübaşirin çağrısıyla hakim karşısına çıkacak tutuklunun kelepçesi bir gardiyan tarafından açılıyor, zincirli olduğu diğerlerinden ayrılıyor, götürülüyordu.

Ötekiler çok rahatsızdılar. Yüksek sesle bağırıp çağırıyor, kime ettikleri belirsiz küfürler savuruyorlardı.

Onların birbirlerine bağlı oldukları yerden göz yaşartıcı bir amonyak ve ağır bir sidik kokusu yayılıyordu etrafa. Adliye bölümü bu kokuyla doluydu. Nedenini anlamak için o bölümün önünden geçerken adamların yarısından çoğunun bir sidik gölü içinde olduklarını gördüm. İçerdekiler, ikide bir şangırtılarla ileri geri gidip karışıyorlar, bu karışıklıklarda tutuklunun biri güçlükle salona arkasını dönüyor, duvara işemeğe çalışıyordu. Şarıltılarla…

İnanılamaz bir utanç ve acıma duygusuyla sarsıldım. Bu insanlık onuruna vurulmuş onulmaz bir darbeydi.…

Orada bulunduğum süre içinde birbirlerine bağlı adamların tümüne yakınının, duvara işediğini gördüm. Hatta bazılarının iki üç kez.

Heyecan ve korkunun dışa vurumu imiş bu hal.

Bugünkü, modern mimari planla özel olarak  yapılmış M tipi Açık ve Kapalı Ceza İnfaz kurumu isimli sonuncusuyla beş adet ceza ve tutuk evi ile kadın hapishanesi olan bir İmamevi gördüm Ünye’de.

Bu beş ceza evini Sırasız olarak saymak gerekirse birincisi debboydu.

İkincisi Saray camii…Üçüncüsü, şimdiki emniyet binasının yerinde eskiden iki bina vardı. Biri Adliye, öteki jandarma komutanlığı binası olarak kullanılıyordu. Jandarma komutanlığının bodrum katı hapishaneydi.

Dördüncüsü:

Kaledere İlköğretim okulunun arsası, okulun oraya yapılması kararı alındığı sırada artık ölü gömülmeyen terk edilmiş bir  mezarlıktı. Mezarlık duvarının önünden bir sokak geçiyordu. Mezarlığın tam karşısında, sokağın öte yakasında, kapısı sokağa açılan iki katlı küçük bir taş bina vardı. Şahsa ait olmalıydı ki o binayı kasap Ahmet Kenanoğlu kesimlik hayvanları için yem deposu olarak kullanıyordu.

Çınarlık mevkiinden gelip büyük caminin önünden geçen yol ile Niksar caddesine kadar eni olan, Çınarlık mahallesinden inip, şimdiki Veterinerlik binasının önünden geçerek Tabakhane deresine  kadar uzanan yolun arasındaki arazi, çok büyük bir çimenlikti. Ve parsellenmişti. Çimenliğin parsel sınırlarında, Devasa boyutlara ulaşmış çok sayıda (Ünyeliler’in çınar dediği) Dişbudak ağaçları sıralanmıştı. parseller şahıslara aitti.

Bu çimenliğin adı Foru, Niksar caddesinden Bayramca sırtlarına kadar uzanan ve mısır tarlası olarak kullanılan karşı tarafının adı ise Beylik Foru’su idi Ünyeliler’in dilinde.

Bahar aylarında, korunup içine hayvan salınmayan Foru’nun parsellerindeki çimenler kabarıyordu. Diz boyu yüksekliğe ulaşan, pembe,  sarı, mis kokulu çiçeklerinde arıların vızıldayıp balözü devşirdiği yabani yoncalardı bu çimenler.

Kasaplar, çimenli bu parselleri önceden kiralamış oluyorlar; Otlar erginleşince biçip oldukları yerde kurumağa bırakıyorlar; Kuruyunca da depolarına götürüyorlardı. Kuru otlar kaldırıldıktan sonra buralar mera görevi yapıyor; Kış aylarına kadar kasapların kesimlik hayvanları o meralarda yayılıyordu.

Kasap Kenanoğlu Ahmet’in Forudan biçilip orada kuruyan otlarının deposu işte o mezarlık önündeki küçük taş binaydı.  

Otlar depoya gelince  O, mahallenin çocuklarına depoya gelmeleri için haber gönderirdi. Binanın ikinci kat döşemeleri sökülmüş ama döşemenin çakıldığı dökmeler yerlerinde bırakılmıştı.

Otlar alt kata doldurulunca biz ikinci kat dökmelerine çıkar, aşağıdaki otların üstüne, bazen yüzüstü, bazen sırtüstü  atardık kendimizi. Sonra da düştüğümüz yerde tepinir, otları sıkıştırarak deponun daha fazla ot almasını sağlardık.  

Zevki doyumsuzdu bu oyunun.

Daha sonra Adalet Bakanlığı o binayı kiraladı . Ceza ve tutuk evi olarak kullandı. Büyük cami önünden  Çınarlık mevkiine çıkan yol genişletilip yeniden yapılırken, önce mağaza, sonra hayvan yemi deposu, daha sonra da hapishane olarak kullanılan bu kagir bina yıkılarak arsası yol oldu.

Yüceler mevkiindeki son ve modern M Tipi Ceza evi, uzun süreden beri tüm tesisleri ve işlevleriyle, gazetemizin yazı işleri müdürü sayın Hacer coşkun ile gazetemizin sahibi sayın Ali  Öztürk tarafından yazılıyor gazetemizde

Haftaya: İmam evleri (Kadın Hapishaneleri)

 

 

 

 

3. BÖLÜM

Bunların dışında bir de, İmamevi vardı tabii.

Kadın hapishanesi…

Cumhuriyet İlköğretim Okulu’nun yanından yukarı çıkan yolun sağındaki bir evdi hapishane. Evin sahibi kadın, Hapishanenin kadın gardiyanıydı ayni zamanda. Gardiyanın  Erkek  lakaplı kızı, orta okul sınıf arkadaşımdı.

Bir-ikiyi geçmeyen mahkum ve tutuklu kadınların bir odası mı var evinizde, yoksa birlikte mi kullanıyorsunuz evin odalarını? Diye sorduğumda:

Lan gebertirim seni diye üstüme yürür, cevap vermezdi. Güzel ve alımlı bir kızdı. Evlerinin imamevi olarak kullanılmasını hazmedemiyordu galiba. Haklıydı kız.

Osmanlıdan kalma bu sistem cumhuriyet Türkiye’sinde de hiç değişmeden Uygulandı uzun yıllar.

Ta ki modern hapishaneler inşa edilinceye kadar.

Osmanlıda, suç işleyenlere  şeriat hukuku uygulardı . Bu hukuk maddeler halinde MECELLE denilen bir kitapta toplanmıştı.

(Mecelle : Büyük boy kitap demektir.)

1868-1878 tarihleri arasında AHMET  CEVDET Paşa başkanlığındaki bir heyet tarafından derlenmiş, 13yüz yıllık İslam fıkıh geleneği kodeksidir.

 (Kodeks : Büyük kitap, Hukuk ilkeleri derlemesi)

 Derlemenin adı Mecelle-i Ahkam-ı Adliye dir.

Tanzimat fermanı ile açılan dönemin en önemli kanunu Tüm Osmanlı döneminin Anıt eseridir.

4 Ekim 1926 tarihinde yürürlükten kaldırılmıştır.

İsrail devleti halen, Müslümanlar arası muamelelerde Mecelle’yi hukuk kaynağı olarak kullanmaktadır.

Mecelle 1851 madde ihtiva etmekteydi.  

İslam’da kadının sosyal hakları kısıtlıydı. Bunun için de, cezalı duruma düşen kadının cezası kocası tarafından verilir suç mahkemelere götürülmezdi.

Mahkemelere götürülen ağır suçlarda kadına verilen cezalar için özel bir hapishane yoktu.

Kadının bulunduğu beldedeki en yaşlı ve en güvenilir imamlardan birinin evi ceza infaz evi olur, mahkum kadın onun nezaretinde cezasını çekerdi.

Bu uygulama, mecelle yürürlükten kaldırıldığı halde cumhuriyet Türkiye’sinde de çok uzun yıllar uygulanmış. Tutuklu ve mahkum kadınlar İmam evlerinde cezalarını çekmişlerdir. Erkek lakaplı sınıf arkadaşımın babası  öldüğü halde evleri hapishane olmaya devam etmişti. Tabii kira karşılığında. Ve ev sahibinin maaşlı gardiyanlığıyla.

Arkadaşım, bu konuda kendisine sorulan çeşitli sorulara çok sert yanıtlar verdiği için, adı Erkeğe  çıkmıştı zaten. Arkadaşlarını her konuda sık-sık idareye şikayette bulunduğu için de, ikinci bir sıfat olarak ispiyoncu eklenmişti erkekliğine.

Sınıfımızda yaşı çok büyük, örneğin: Yirmiye yakın, hatta yirmi yaşında olan arkadaşlarımız vardı.

Bir de çok genç, üniversite takıntılı Fransızca dersimize vekil öğretmen olarak gelen Mukaddes isimli bir  öğretmenimiz. Biz ona çok sık kullandığı bir Fransızca kelimeden dolayı, Nespa derdik.

Çok güzeldi. 24 yaşındaydı. Şehrin, Müddei umumisinin (savcı) eşiydi. Çok modern bir kadındı. Derslerde önlük giymez dışarlık elbiselerle gelirdi okula. Sınıfta öğretmen kürsüsüne oturduğu zaman bacak- bacak üstüne atar. Kaykılarak arkasına yaslanır, eteği dizlerinden hayli yukarılara sıyrılırdı.

Bir gün derste, Erkek ispiyoncu, izinsiz olarak yerinden kalktı. Öğretmenin ve sınıfın şaşkın bakışları arasında, sert ve hızlı adımlarla kürsüye yaklaştı. Sevgili güzel öğretmenimizin kulağına bir şeyler fısıldadı.

Öğretmenin kaşları çatıldı. Hışımla yerinden kalktı. Eteğini dizlerinin altına kadar indirdi. Gene hışımla dershaneyi terk etti. Hiçbirimiz ne olup bittiğini anlamadık.

Biraz sonra müdür önde, Nespa arkada sınıfa girdiler. İspiyoncu erkeğin işaretiyle, en ön sırada ve öğretmen kürsüsünün önünde oturan ben, Rahmetli arkadaşlarım Miat ve mazhar, arkamızda oturan üç arkadaşımız daha, tahta önüne çıkarıldık. Gene ispiyoncunun işaretiyle arka sıralardaki asker kaçakları yanımıza çıkarıldı. Kibarca yukarı, müdür odasına davet edildik.

Müdürün karşısına dizildik. En başta ben, yanımda Mazhar ve Miat şeklinde sıralanmıştık. Üçümüz de on iki yaşımıza girmek üzereydik.

Müdür yavaşça karşıma geldi. Suratımda, acısı yüreğime oturan şimşek gibi bir tokat patladı. Gözlerimde yıldızlar uçuşurken yere düştüğümü anladım. İkinci tokatın sesini Mazharın suratından duyarken,  ellerimin üstüde kalkmağa çalışıyordum yerden.

Ulan ahlaksızlar diye konuşmağa başlamıştı müdür. Mukaddes Hanım sizin ananız. Nasıl olur da ananıza kötü gözle bakarsınız?!...

Sıra Miat’taydı. Mukaddes hanım atıldı. Beni, Mazhar’ı, Miat’ı kucakladı. Bu yavrularım henüz bir şey bilmez. Kıyamam bunlara dedi.

Neyi bilmediğimizi daha sonraki yıllarda öğrenecektik üçümüz.

Mukaddes hanım bizi sınıfa gönderdi. Asker kaçaklarının  kızılcık sopasıyla avuçları patlayıncaya kadar dayak yediklerini sonradan öğrendik.

Ama biz sınıfa girer girmez erkek ispiyoncunun gırtlağına sarılıp alaşağı ettik. O üçümüzün elinden tek başına kendisini kurtardı. Kaçtı. Üç gün okula gelmedi. Sonra idarenin okula gelebilmesi için onun refakatine bir hademe verdiğini gördük. Asker kaçaklarından bu şekilde korundu ders yılı bitinceye kadar.  



Bu Haber 696 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.