Türkiye iç göçün yaşandığı ülke olarak dünyada başa güreşen ülkeymiş. Tabi ki başa güreşecek, çünkü bizim ülkemiz tam bir “hicret” ülkesidir. İnsanlarımızın en kolay, en kısa yoldan yaptıkları iş bir yerden bir yere göç etmektir.
Ayrıca bir özelliği daha vardır bizim insanımızın, geçinemediği ya da canı öyle istediği için bırakır geride çoluk çocuğunu, alır başını çıkar gurbete çalışmaya gider.
Başka ülkelerde bu neden bu böyle değildir, ya da oralarda nasıldır? Çok sorup araştıramadım ama bildiğim, öğrendiğim ülkelerin hiç birinde Türkiye’deki kadar iç göç yaşanmıyor.
Avrupa’da aile köklerine çok önem veriliyor. Bunu korumak için de insanların yerleşik yerleri ve buradaki tarihleri kayıt altında tutuluyor. Almanya’da anlatmışlardı, 400-500 yıllık evler hala ilk yaptıran ailenin bugünkü nesilleri tarafından capcanlı kullanılıyor. Tabi ki bunu öyle varına yoğuna içgöçe izin vermedikleri için sağlamışlar.
Komşumuz İran’dan bir örnek vereyim. 5 sene önceydi, İran’dan gelen Azeri Türkü bir akademisyenden duymuştum. Bu ülkede bir yerden bir yere göç etmenin o kadar çok şartı varmış ki.. Bir kere resmi izin almadan öyle tasını tarağını toplayıp, “Ben gidiyorum, burayı terk ediyorum”, diyemiyormuşsun. Devlete, niçin gitmek istediğini beyan etmek, geçinemiyorsan, niçin geçinemediğini anlatmak ispatlamak zorundaymışsın.
Arazin yok, işin de yoksa devlet sana iş bulmak zorundaymış. Eğer devlet iş bulamamış, sen başka bir yerde iş bulduğunu ispatlamışsan, ayrıca burada kalacağın evi/iskanı temin etmişsen göç etme izni alıyormuşsun.
Uygulama olarak içinde çok katı kurallar içerebilir, hatta bazılarına hiç katılmayabiliriz ama İran devleti iç göçü ve gurbetçiliği Türkiye gibi öyle orta yerde başıboş bırakmamış. Sorunu baştan görmüş, tedbirini almış, yasalar/kurallar koymuş.
Biz ise sorun-morun görmemiş, ilerisini düşünmemiş, hesap etmemişiz. Özellikle 1950’den sonra yorganını omzuna atan çıkmış gitmiş çalışmaya, gurbetçi olmuş. Ya da tasını tarağını toplayanlar köyünü/kentini bırakmış göçmüş, başka şehirlere yerleşmiş. Böylelikle aile kökleri parçalanmış, bozulmuş. Bir zaman sonra akrabalık ilişkileri, akrabalık tanışıkları kopmuş, unutulmuş, silinmiş kaybolmuş.
Birkaç ay önce yayın grubumuzdan Sn. Yaşar Karaduman’la Ünye’ye bağlı Dereköy’e gitmiştik. Arkadaşım orada 1950’li yıllarda misafir olduğu ve hiç unutamadığı Mehmetağa konağını görmek istiyordu. Dereköy’e vardık, köyde konağın nerde olduğunu sormaya insan bulamadık. Evler bomboş, sokaklar ıpıssızdı. Sanki savaş olmuş, saldırıya uğramış, insanlar evini barkını terk edip kaçmışlar gibiydi Dereköy.
Neyse, şansımıza bir iki nine gördük de onlara sorduk Mehmetağa konağını, sonunda bulduk. 1940’lı yıllarda yapılmış konak karşısında dondum kaldım. O yıllarda yolu yolağı bile doğru dürüst olmayan Dereköy’de böyle bir konak... Ayrıca aynı civarda birçok ahşap ev, bugüne kadar dayanmış gelmiş. Ama hepsi boş.
Düşünün o yıllarda sadece ekin, mısır, fasulye ekip/diken, hayvancılık yaparak geçinen; yolu, suyu, elektriği, telefonu, okulu, sağlık ocağı ya hiç olmayan, ya da yetersiz olan Dereköy’de o konaklar yapılmış, insanlar yaşamış. Bugün fındık gibi gelir kaynağını da hayatının içine sokmuş, yol, su, elektrik, telefon gibi bütün medeniyet hizmetlerine kavuşmuş Dereköy ise bomboş.
Bu örnek, Dereköy’deki bu görüntü aslında bütün Türkiye’nin görüntüsü. Enteresandır, eskiden köylerimizde medeni imkanlar yoktu, ama köyler dopdoluydu, bugün köylerimizde her türlü imkan var ancak köylerimiz bomboş.
Bu nasıl bir hesaptır ki, köyünü bırakıp hicret eden, göçüp giden insanlar için gittiği yerde şehir imkanları yaratmak için masraf ediyorsun.. Ayrıca tutuyor bir de bırakıp gittiği köy için ayrıca her türlü imkanı yolu, suyu, elektriği, telefonu ve bir çok hizmeti getirmek için masraf ediyorsun.
Bizim devletimiz ne kadar zenginmiş böyle..! Valla gurur mu duysam, yoksa ağlanacak halimize gülüp dursam mı.. Ne yapsam bilemiyorum.