|
1975 yılında kızım, Samsun Eğitim Enstitüsünü bitirerek ortaokul fen bilgisi öğretmeni statüsünü kazanmıştı. Kur’a yöntemiyle atama yapılacağı gün, Ankara’da M E B binası önünde toplandı yeni mezun genç öğretmenler. Kur’a lar çekildi.
Kızım Yozgat ili Şefaatli ilcesine bağlı bir köy ortaokuluna atanmış oldu.
Bakanlık, şu anda, karşılıklı yer değiştirmek isteyen öğretmenlerin bu isteklerini karşılayacağını ilan etti.
Bir tarifsiz karmaşa başladı. Her ağızdan kendi istediği yere atanmış adayları arayan sesler çıkıyordu.
Ben de orada kızımın bu işi başaramayacağını düşündüğüm için kalabalığa karıştım. Ünye ile Şefaatli’yi değiştirmek isteyen öğretmen aradım. İki adımda bir Ünye’ye atanan var mı diye bağırarak kalabalığı turladım dakikalarca.
Ünye’ye atanmış öğretmen yoktu.
Yorgun, sesim kısılmış şekilde, durum değerlendirmesi yaptık kızımla.
Şefaatli Ankara’ya çok yakındı. Atandığımız köyü hemen görüp dönmeğe karar verdik.
Şefaatli’de bize, oraya ancak özel arabayla gitmemiz gerektiğini, ayrıca köye ulaşacak bir yol olmadığını söylediler.
Hayret ve şaşkınlıkla birbirimize bakakaldık kızımla. Şaşkınlığımızı görenler. Bir taksi çağırdılar. Adımıza pazarlık yaptılar. Gülerek bizi yolcu ettiler.
Kiraladığımız taksi şoförü. Step kırsaldan kır, geçebileceği yerlerden yol seçerek bizi köye ulaştırdı. Köylerine ortaokul öğretmeni geldiğini öğrenen köylüler sevinçler içinde başımıza üşüştü. Bizi paylaşamıyorlardı.
Ben ilk iş olarak okulu görmemiz gerektiğini söyledim köylülere.
Hay-hay dediler.
Köy konuk odasından az ilerde, penceresi bile olmayan, çok basık uzunca bir binaya götürdüler bizi. Binaya girdik . Okul işte bu dediler.
İçinde bulunduğumuz bina bir samanlıktı ve hala o görevi yapıyordu. Balya-balya saman lebalep doldurmuştu binayı.
Göz ucuyla kızıma baktım. Yüzü kireç gibi beyazlamış, gözlerini yummuştu.
Mesleğinin ona yaşattığı bu acımasız ilk travmayı görünce, zaptedemediğim bir öfkeyle :
Çıkalım samanlıktan diye bağırdım.
Köylü, her gün kasabadaki ortaokula gidip eve dönen çocuklarını bu işkenceden kurtarmak için, okul binasını biz yapalım siz bize öğretmen verin demiş Bakanlığa. Dilekleri kabul edilmiş.
Samanlıktan çıkınca tam karşımızda, tüm görkemiyle beliren ilkokulu görünce öfkem katlanarak arttı. Okul bizimle alay eder gibiydi.
Köylüler vücut dilimizden karamsarlığımızı okudular.
Çünkü köylerine daha önce atanan öğretmenler de samanlıktan çıkınca bizim gibi olmuşlar, eşyalarımızı getirelim bahanesiyle gidip bir daha dönmemişlermiş.
Ayni şeyi yapacağımızı anlayınca diller dökmeğe başladılar.
Öğretmenlerine köyün en güzel evini tahsis edecekler, en modern eşyalarla döşeyecekler, en sevdiği yemeklerle besleyecekler, özel arabalarla ilçeye götürüp getirecekler, bir dediğini iki ettirmeyeceklermiş.
Ben ötekiler gibi değil açıkça, gideceğiz ama gelmeyeceğiz dedim . Çünkü siz, çok istediğiniz ortaokulunuzu bir samanlığa tıkmak gibi bağışlanmaz bir hata işlemişsiniz. Bakanlık denetçilerini hangi vaatlarla kandırmışsınız bilmiyorum ama, bu binayı okula yaraşır bir kılığa sokmak için parmağınızı bile kıpırdatmamışsınız. Kendi yapmadığınız işi bu kızcağızdan nasıl bekleyebilirsiniz.
Üstelik geri dönmemizi engellemek için tüm ısrarlarımıza rağmen geldiğimiz arabayı geri gönderdiniz. Bizi onca yolu yaya gitmeğe mahkum ettiğiniz için çok üzgünüm diyerek payladım köylüleri.
Öğretmenlerini her istediği zaman özel arabayla kasabaya götürüp getirmeği vaat edenler bizi bir traktörle şefaatliye gönderdiler.
Bakanlıktaki çalışma saati dolmadan Ankara’ya ulaştık
İlk iş olarak, eski Ünye Ortaokul Md.ü, şimdi İlk Öğretim Genel Md.ü olan Sebati Bey’in makamına gittik. Durumu anlattık. Orada çalışmanın mümkün olamayacağını o da kabul etti.
Mecburi hizmet borcumuzu nakit olarak ödeyip bunu belgeledikten sonra istifa ederseniz, Yasal süre olan altı ayı doldurunca çalışma yerinizi belirterek görev istersiniz. Tüm bu işleri bitirdikten sonra da ben devreye girer Ünye Ortaokuluna atanmanızı sağlarım dedi.
Genel Md.ün gösterdiği yolu aynen izledik ve altı ayın dolmasını beklemeğe başladık.
Kızımın bu dolmak bilmez günleri iple çekercesine yaşamasına dayanamıyordum.
Bunun için de her ay sektirmeden Ankara’ya gidip gelmeğe başladım. Hem Sebati Bey’in genel müdürlük görevinin devam edip etmediğini gözlüyor, hem de prosedürün değişip değişmediğini devamlı soruşturuyordum.
Gidiş gelişlerin, sabırsız bekleyişlerin, kızımın çektiği acıların, istifadan sekiz ay sonra Ünye Ortaokulu Fen Bilgisi öğretmeni olarak atanmasından sonra bittiğini söylemem gerekiyor. Sayın genel müdür Sebati Bey’e duyduğum minnet duygularıyla…
Ne var ki Öğretmenin yazgısı nerde olursa olsun kendisini buluyor. Bazen işte böyle hayvan ahırlarında yokluk içinde çalışmağa zorlanırken, bazen yüzüne karşı küçümsenip aşağılanırken, bazen kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ başındaki okulda hain bir bölücü teröristin kurşunuyla hayatı sonlanırken.
Haftaya: Atandığımız köy ve okulu
*** *** ***
2. BÖLÜM
Kızımın atanmasını sağlamak için Ankara’ya gidiş gelişlerimde, orada kaldığım süre içinde, Sosyal Güvenlik Bakanlığı Müsteşarı olan sevgili arkadaşım Mazhar Kısacık’ı makamında ziyaret ederek, anılarımızı konuşuyor, neşeli saatler yaşıyordum. Mazhar ilkokul birinci sınıftan ortaokul son sınıfına kadar hiç ayrılmadan ayni sırada oturduğumuz arkadaşımdı.
Bu ziyaretler sırasında o, yanına gelmek istediğimi öğrendiğinde sekreterinin odasına kadar gelerek beni karşılar, kucaklar, sonra da sekreterine: Kendisine haber verinceye kadar kimseyi kabul etmeyeceğini, ama gelenin önemini aralarında şifreledikleri sinyalle kendisine bildirmesini tenbih eder, içerden duyacağı gürültü ve kahkahalara aldırmamasını söylerdi.
Böyle bir ziyaret günümde Mazhar’ın çalıştığı bakanlığın kapısında Arap Yaşar’a rastladım.
Arap!! Hayırdır dedim. Ne iş?!...
Mazharı özledim dedi.
Arap Yaşar, Ünye tapu memuruydu. Mazhar’ın kapı komşusuydu. Bebekliklerinden beri birlikteydiler.
Bizden iki yaş küçük olmasına rağmen kendisini çok severdik.
Çok komik, çok sempatik çok güleç çok temiz, saf bir insandı.
Ayni gaye uğrunda buluştuğumuza sevinerek koşar adım yukarıya çıktık.
Sekreter hanım hem beni, hem Yaşar’ı tanıyordu. Mazhar’ın yanında kimse yokmuş. Öyle sevindik ki sekreter hanımın yanağına birer sevgi öpücüğü kondurup Mazhar’ın odasına daldık.
Üçümüz birden sarmaşıp bir sevgi yumağı oluşturduk.
Sonra hep beraber konuşarak hasretimizi giderdik. Daha sonra da oturup şimdiki durumlarımızı konuştuk.
Yavaştan birlikte yaşarken başımızdan geçen komik anıları anlatmağa başladık. Anıların dozu arttıkça enseye tokat [ !! ] alışkanlığımıza döneceğimiz için Mazhar iç telefonla sekreterini uyardı.
Sonra da Arap Yaşar’a: Sen bunun ortaokul bitirme sınavında yediği haltı biliyor musun? Diye sordu.
Yoo dedi Yaşar. Mazhar anlatmağa başladı.
Tarih dersinden sözlü bitirme sınavına giriyorduk tek-tek. Benim numaram 29 bununki on bir. Sıra buna geldi. İçerden çağrı zilinin sesi duyuldu ama sınav odasına giren yok. Tarih hocamız ayni zamanda okulumuzun müdürü. Adam dışarı çıktı İrfan nerde diye sordu. Kimsede ses yok. Tekrar sordu hoca. Hiç birimiz buna ne oldu da okula gelmedi bilmiyoruz.
İrfandan sonraki gelsin dedi müdür içeri girdi.
Sıra bana geldi. Ben de sınava girip çıktım. Bu yine yok.
Bu arada müdür boyuna dışarı çıkıp bunun gelip gelmediğini sordu. Ben sınav heyecanımdan kurtulunca gidip bunu evinden araştırmaya karar verdim. Merdivenlerden hızla inerken bir de ne göreyim. Beyimiz sallan-ballan yukarı çıkmıyor mu?
Yalınayak. Partal pabuçları tek-tek ellerinde. Sırtında eski bir gömlek. Gömlek düğmelerinin sağ tarafındaki eteği pantolonunun içinden dışarı çıkmış aşağı doğru sarkıyor, sol tarafı pantolonun içinde. Gömleğin arkası aşağıdan kesilip alınmış. Belli ki eskiyip atılmış yakanın yerine oradan alınan bezle ikinci yaka yapılmış. Başında okul şapkası yok.
Tıpkı bir dilenci kıyafetinde ama cebinden, bir dolu paranın şangırtısı geliyor kulaklara.
Sonradan bunun gemiye ekmek satmağa gittiği için sınava geç kaldığını, cebindeki para sesinin ekmekten kazandığı paralar olduğunu öğrenecektik. Ama ben hemen önlem almağa başladım.
Nerdesin lan sen diye sorarken kravatımı ve ceketimi çıkararak buna giydirdim. Ola ki sırası geçti diye kızmazlar da sınava çağırırlar diye…
Pabuçlarını ellerinden aldım. Bu nefes nefese. Merdivenleri zor çıktı. Ben sınav kapısında sıralarını bekleyen uşaklara : Şuna biriniz ayakkabı versin. Benimki ayağına olmuyor derken sınav kapısı açıldı. İkimiz birden öğretmenlerin karşısında kabak gibi kala kaldık.
Müdür : İrfana bakın mektebe nasıl gelmiş deyince, İnek Türkçeci bunu çok seviyor ya! Dışarı çıkıp yanımıza geldi.
Mazhar, inek Türkçeci der demez ben bağırmağa başladım.
Ulan utanmaz herif 50 sene sonra bile sevgili öğretmenimize inek derken yüzün hiç kızarmadı!!...
Sen sus lan dedi Mazhar. Sonra Yaşara: Bunun inek Türkçecinin elinde, kurbanlık ikinci bir inek gibi sürüklenerek, yalınayak sınav odasına gidişini görmeni isterdim dedi. Arap kahkahayı bastı. İkisi birden katılırcasına gülerken telefon çınladı. Mazhar kahkahalarını kesmeden telefonu kaldırdı. Sonra ciddileşti.
Gümrük ve Tekel Bakanı ile birkaç ünlü Millet Vekili geliyormuş dedi. Ben onları karşılayayım.
Haftaya: Bakan ve Milletvekilleriyle konuşma
----------
3. bölüm
Biz kalkıp gitmeğe hazırlanırken o:
Oturun lan dedi. Çok kalmaz onlar.
Birazdan konuklarını alıp geldi. Bizi tanıştırmağa başladı. Öğretmen arkadaşım İrfan. Tapu Md.ü arkadaşım Yaşar. Gümrük ve tekel Bakanı falan. Millet Vekilleri filan, filan, filan…Millet vekillerinden biri, Ordulu hemşerilerimizden bir ağabeyimizdi. Onu tanıyorsunuz zaten dedi Mazhar.
Keşke tanımaz olsaydık.
Hepimiz yerimize oturunca Bakan meraklanmış olacak ki: Sayın hocam, hangi üniversiteye mensupsunuz diye sormaz mı? Öyle ya!!Müsteşarın arkadaşı öğretmen, bir profesör olabilirdi ancak.
Bu zor soruya benim yerime, hemşerimiz, ağabeyimiz, Vekil’imiz cevabı yapıştırdı.
Ne profesörü sayın bakanım dedi. İlkokul öğretmeni o!...
Mazhar’ın makamına bomba düşse ancak bu kadar şaşkınlık yaratabilirdi.
Mesleğiyle aşağılanmak, öğretmenin yazgısıydı.. Çocuklar küçüktü ya!!.. Öğretmenlikte küçüktü.
Bakan, Millet Vekilleri, Mazhar, utanç içinde yere baktılar suskunlukla. Özellikle de bakan, hem kendi hem de benim başıma açtığı dertle, yer yarılsa da içine girsem modundaydı.Yaşar hiçbir şey olmamış gibi sakin ama ciddiydi. Ağabeyimizin vücut dili ise, çıkardığı yerden nasıl alaşağı ettim ama seni>dercesine konuşmaktaydı.
Ben kendimi toplamağa çalışırken Bakan kırdığı potun özrüne hazırlanıyordu ki hemen konuşmağa başladım. Kekeleyerek:
Sayın Bakanım! Dedim. Keşke ağabeyimizin küçümsediği ilkokul öğretmenliğine layık olabilseydim. Bu, sorumluluğu öyle yüksek stresli bir meslek ki, sabırla dinleyebilirseniz size şöyle anlatabilirim.
Okulun açıldığı gün size, yarısı annelerinin eteğiyle yüzlerini kapayarak ağlaşan en aşağı 50 bazen de 70 kadar 5-6-7 yaşlarında bebek teslim ederler. Güler yüzle onları anneleriyle birlikte sınıf dediğiniz bir odadaki sıralara dörder-beşer oturtursunuz.
İlk konuşmayı öyle etkileyici ve munis bir ses tonuyla yapmak zorundasınızdır ki bebekler sizden korkmasın.[ Çünkü evde yaptıkları bir yaramazlıktan sonra, okulda Öğretmen kulağını koparırcasına çekince , görürsün yaramazlık yapmayı diye devamlı korkutulmuşlardır.] sizi sevsin. Sizden korkmasın. Sizinle konuşmaktan utanmasın.
İlk birkaç gün okula yalnız gelmelerinin gereğini öğretirsiniz onlara. Size duyulan güven ve sevgi derecesinde anneler okula gelmekten ayaklarını çekerler. Sonra, kaşık, çatal tutmasını bilmeyen, yemeklerini annelerinin elinden yiyen bebeklere kalem tutmasını öğretirsiniz artistik yeteneğiniz ölçüsünde. Kalem tutmasını öğrenen bebeklere çizgiler çizdirirsiniz defterlerine. Usulünce…
Onları tek-tek pohpohlar, sever, okşarsınız.
Bir de bakarsınız ki, siz nereye giderseniz onlar da size yakın olmak gayretiyle bir birlerini ite-kaka eteğinizdeler.
Sonra okuma-yazma öğretimine şevkle sarılırsınız.
Birkaç ay sonra bir de bakarsınız ki, tavada patlamağa başlayan mısırlar gibi, ön sıralardan, arka, yan, orta sıralardan tek-tek söylediğiniz sözcükleri yazanlar, tahtaya yazdıklarınızı okuyanlar çıkar.
Siz büyük bir sevgi ve gururla okuyup yazmayı başaranların yakalarına belirleyici kırmızı kurdele fiyongunu iğnelersiniz.
Geç kalmış diğerleri o kurdele aşkına gayrete gelirler
Mısır patlamaları gürül-gürül her yandan duyulmağa başlar.
Bu sizin başarınızdır.
Duyduğunuz mutluluğun, sevincin sınırı yoktur.
Sonra mart ayı gelmiş, okul açıldıktan sonra altı ay geçmiştir. Siz okuma bayramı ilan etmişsinizdir. Çünkü artık 50 yada 70 adet –birkaç fire ile..ki onlar normal zeka derecesinin altında yaratılmışlardır- okur-yazar sevgiliniz vardır.
Anneler babalar, yüzlerinde güller açarak yavrularının başarılarına, okuma hızlarına hayran, hepsini çılgınca alkışlarlar.
Siz bu başarının mimarı ilkokul öğretmeni, gene tarifsiz bir gurur yaşarsınız.
Giderek seneler geçer, siz mesleğinizin uzmanı, altı yaşındaki bebekleri artık iki ayda okur-yazar yapma, kendisine aşık etme becerisine ulaşmış olursunuz.
Hiçbir üniversite hocası profesör, bu mutluluğu yaşayamaz sayın Bakan’ım. O bir fizikçi, kimyacı, yüksek matematikçi, hukukçuysa, formüllerini, terkiplerini, problemlerini yazar tahtaya. Hukukçu kanunları anlatır. İşleri bitmiştir. Öğrencilerinden yüzde doksanı hatta tamamı başarısız olup o dersten bir üst sınıfa geçme vizesi alamamışsa, o profesör sorumlu tutulmaz.
Ama ilkokul öğretmeni sorumludur.
En az yüzde yetmiş başarı sağlamak zorundadır. Yani yüz öğrencisinden yetmiş tanesini o ders yılı içinde okur-yazar yapmağa mecburdur.
Bu mecburiyet yerine getirilmemişse o öğretmen terfi edemez. Bu şu demektir. Üç yılda bir maaşına eklenen artı yirmi lira bu kez eklenmeyecektir. Bir de üstesi vardır, bu başarısızlıktan ötürü alınamayan paranın.
Kahredici bir utanç!...
İşte sayın Bakanım ve sayın vekillerim böyle bir zorluğu aşıp, yukarda sıraladığım sevinç, gurur ve yetkinliğe ulaşmağa çalışan bir ilkokul öğretmeniyim ben.
Sözlerim hiç kesilmeden büyük bir ilgi ile dinlenildi. Sonunda önce Bakan, bin bir dereden su getirerek özürler diledi. Diğerleriyle birlikte elimi sıkarak bilmedikleri pek çok şeyi kendilerine öğrettiğim için tebrik ettiler. Sonra Mazhardan izin isteyerek vedalaşıp gittiler.
Asansöre kadar konuklarına eşlik ettikten sonra dönen Mazhar, Yaşarla birlikte tepinerek üste çıkmayı başardığım için beni öpücüklere boğdular.
Sonra da biz, hep birlikte Mazharın ikramı olan öğle yemeği için aşağıya indik.
Makam arabasının şoförü, sağ arka kapıyı açmış, müsteşarı bekliyordu esas duruşta.
Arap Yaşar arkadan bir koşu Mazharın koluna yapıştı. Onu şoför mahalline oturtmak için çekiştirmeğe başladı.
Şoförün ne yapacağını bilmez şaşkınlığı sürerken bu kez ben Yaşarın kulağına yetiştim.
Lan öküz!.
Şoförün Mazhara hangi kapıyı açtığını görmüyor musun? Derken Mazhar Yaşarın elinden kolunu kurtarıp arka sağ koltuğa yerleşti. Şoför kapıyı kapatıp kibarca bana Mazharın sol tarafını işaret etti. Ben oturduktan sonra da Yaşarı kolundan tutarak kendi yanına oturttu. O, şoför direksiyona geçinceye kadar arkasına dönmüş kasılarak en iyi yere kendisinin oturtulmuş olmasından duyduğu mutluluğu sergiliyordu bize.
Ben göz ucuyla Mazhar’a baktım. Mendiliyle ağzını kapamış, gözlerinden yaşlar gelerek kahkaha seslerini boğmağa çalışıyordu.
Yaşar benimde dişlerimi sıkarak güldüğümü belli etmemeğe çalıştığımı görünce en saf haliyle:
Noldu lan size ? Dedi.
Şoför de artık kendini tutamadı. Üçümüz birden Yaşarın şaşkın bakışları altında kahkahalarımıza yol verdik.
İkisi de hakkın rahmetine kavuşmuş olan arkadaşlarımın yattıkları yerler Tanrının ışıklarıyla doludur inşallah.
Bu Haber 434 Kişi Tarafından Okundu.
|