1 Temmuz 2010 Pazar
O. İRFAN IŞIK
Hititler
İrfan Işık

Tam bir yıl önce, Ünye, Antakya, Urfa, Mersin, Antalya, Denizli, Afyon Ünye güzergahındaki ören yerlerine yaptığımız  gezi sırasında son ziyaretimiz, Hitit ülkesinin kalbi olan Hattuşa'ya olacaktı.

Yolumuz üstündeki tüm örenleri çok güzel bir havada görüp inceledikten sonra, Hattuşa'ya da böyle bir havada girme umudumuz, sellice bir yağmur yüzünden engellendi.

Sungurlu'da yağmurun hafiflemesini üzüntü içinde beklerken, Hitit başkentini bir yıl sonraki gezimizde ilk sıraya almağa karar verdik.

Batı Anadolu örenlerinin büyük çoğunluğunu görmüş, doğu Anadolu örenlerini önümüzdeki yılda görüp inceleme kararı almıştık.

Bu yılın yaz aylarına girdiğimiz şu günlerde, artan terör olayları yüzünden doğu ve güney doğu gezimizi gerçekleştirme olasılığının azalması bizi, Hattuşa'ya günübirlik bir gezi yapmaya mecbur etti.

Gazete çalışanları ve köşe yazarlarıyla 20. 06. 2010 Pazar günü sabah saat 07 de yola çıktık.

İlk hedefimiz Çorum müzesi olacaktı. Oradan Alaca Höyük'e geçecek; Sonra yolumuzun üstündeki yazılıkaya kutsal alanına gidecek; Daha sonra da iki Km. sonraki son durağımız olan Hattuşa'ya varacaktık.

Kahvaltıyı Çakallı'da yapmak için geldik. Menemenci lokantaların birine oturduk. Ben onlarca kez bu lokantaların önünden geçmiş olduğum halde bir kez bile oturup menemen yemek aklımın ucundan geçmemişti. Çünkü o lokantaların kamyon şoförlerine yumurta pişirdiklerini sanıyordum.

Arabamızdan inip, şehir ve yol üstü mola yerlerindeki lüks lokantaları aratmayan bir aş evine girdiğimizde, büyük bir şaşkınlık yaşadım. Birkaç aile bizim gibi özel olarak oraya menemen yemeğe gelmişlerdi.

Bir çocuk, beş yetişkinden oluşuyordu ekibimiz.

Menemen yemek istediğimizi söyledik yanımıza gelen aşçı başına. Masamıza dizildik.

Servis olarak çatal, bardak, kapalı pet şişelerde su. Küçük, yumuşak, güzel görünüşlü 7-8 kadar pide ekmek... Masaya tabak konmadı.

Kısa bir süre sonra, orta büyüklükte bir tava içinde menemenimiz geldi masamıza.

Demek ki eski yemek yeme usulü gibi hepimiz ayni tavanın içindeki yemeği yiyecektik. Hiç yadırgamadan, kimimiz ekmek banarak, kimimiz çatallarla saldırdık tavadaki menemene.

Evlerinde menemen yapıp yiyenler sakın, şöyle güzel-böyle güzel pişiririm diye böbürlenmesinler. Çakallıda menemen yememişseniz, hiç menemen yememişsiniz demektir.

Ben, tereyağ, yumurta, domates ve kaşar karışımı demek olan yemeğin bu kadar lezzetli olabileceğini hayal bile edememiştim. Kendi pişirdiklerimiz menemen değilmiş meğer. Ekibimiz kapışarak yedi Çakallı menemenimizi. Kocaman tava ağzına kadar doluydu. Çok yapılmış. Bu kadar yemek nasıl bitirilir diye düşünürken, bitirince, daha da olsa yerdik demeğe başladık.

Bir çok pide, şişe-şişe su, Kocaman tava yemek, bedava denecek kadar da ucuzdu.

Yolu Çakallıdan geçenlere hararetle tavsiye olunur.

Karnımız tok. Arabamıza bindik. Merzifon'a kadar sorunsuz geldik. Yol burada ikiye ayrılıyordu. Biri Ankara, öteki İstanbul. Sağa dönüş yapıp geldiğimiz yolun altından geçecek, Ankara yoluna girecektik. Yol çatı ve sağa dönüş, Merzifon'un hemen

Bitiş yerinde olacaktı. Git-git sağa kavisli dönüş ve yol altından geçişe gelemedik. Sonra birden aklım başıma geldi. Biz yol çatını hayli geride bırakmış olmalıydık. Bunu yüksek sesle dile getirişimden biraz sonra önümüzdeki benzin istasyonuna girdik. Görevliler bize İstanbul'a gitmekte olduğumuzu, yol çatını 18 km. geçtiğimizi söylediler.

Geri döndük. Bu dikkatsizlik bize çok değerli zamanımızdan en az yarım saat kaybettirmişti. Gezip görerek inceleyeceğimiz üç ayrı ören yeri için bu kayıp zaman, üzdü bizi. Yolda daha dikkatli ve biraz da hızlı olmağa özen göstererek tam öğle üzeri Çorum'a vardık. Soruşturarak müzeyi bulduk.

Karşımızda, Geniş bir teşhir alanının sonunda harika görünüşlü bir bina vardı.

                          

Yazılı kitabe ve tanıtım broşüründen bir alıntı

Emraz-ı  Umumiye Hastanesi

Sene 1332 Kanuni Evvel

Çorum Sancağı hamiyet merdan ahalisinin ianatı

Ve evkaf-ı Hümayun nezareti celilesinin

İnzimam-ı muaveneti ile inşa olunmuştur.

 

ÇORUM MÜZESİ 

Yazılı kitabeye göre 1914 yılında hastane olarak yapılan, sonraları ziraat mektebi, Sıhhat mektebi Sanat mektebi,Ticaret Lisesi, Makine Yüksek okulu ve Atatürk lisesi olarak da kullanılan 19. yy ın tipik mimari özelliğini taşıyan ve Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlığı olarak tescillenen bina 1988 yılında geçirdiği yangın sonucu hasar görmüş, 1989 da onarım çalışmalarına başlanılarak 11. 03. 2003 tarihinde yeni Çorum Müzesi olarak ziyarete açılmıştır.

İki ana iki ara kat olarak düzenlenen Arkeoloji salonunda kronolojik bir sergi düzeni yapılmıştır. Çorum bölgesinde saptanan en eski dönem olan kalkolitik çağa ait ALACAHÖYÜK ve Kuşsara buluntuları ilk vitrinde sergilenmektedir.

Hititlerden önce yerli halk Hattiler'e ait olan eski tunç çağına ait madeni silahlar, süs eşyaları, dinsel sembollerden oluşan boğa ve güneş kursları ile Alacahöyük seramik eserlerinin teşhirini ve Alacahöyük mezarlarından (L MEZARI ) içindeki iskeleti, dini sembollerden boğa ve geyik heykelcikleri, güneş kursları, süs eşyaları ile ölü yemeği için kurban edilen ve mezar üzerine bırakılan boğa başları tamamlamaktadır.

Anadolu'nun yazı ile tanıştığı Asur ticaret kolonileri  M.Ö. 1900-1700 çağına tarihlenen  Tanrı ailesinin tasvir edildiği kurşun figürün , 4.18 kg. ağırlığındaki ördek biçimli ağırlık ölçüsü ve seramik eserler yanında bu dönem, banyo kabı ile temsil edilmektedir. Vazolarda, kutsal evliliğin yer aldığı sahnelerde Fırtına tanrısının kutsandığı ilkbahar töreni anlatılmaktadır.

Hitit Kralı 2. Tuthaliya'ya ait üzeri çivi yazılı bronz kılıç ile Hitit çivi yazılı tabletlerin sergilendiği camekanlar ekibimiz tarafından ilgiyle izlendi.

Boğazkale-Hattuşa kazılarında arşiv halinde bulunan kil üzerine basılmış mühür baskıları da ( Bulla ) bir o kadar ilgi çekti.

Antik çağın yazı defteri görevini yapan kil tabletleri ilk kez gören, ekibimizin genç elemanlarının sevimli şaşkınlığı görülmeğe değerdi.

Hitit döneminden sonraki 400 yıllık yazısız karanlık dönemin ardından gelen Frig, eserleri ile Lidya, Roma, Bizans sikkeleri Müzenin sergilediği değerli objeleriydi.

Burada, binlerce yıl antik çağın karanlıklarında kaybolmuş olan Hitit İmparatorluğunun tarih sahnesine yeniden dönüşünün hikayesini anlatmak gereği doğuyor.

 

HATTUŞA'nın BULUNUŞU

Bir Fransız gezgini arkeolog ve araştırmacısı olan Charles Felix-Marie Texier (1802-1871) Anadolu'da yapacağı gezi için son derecede özenli bir gezi programı hazırladı.

28 . Temmuz . 1834 tarihinde, 32 yaşında ateşli bir genç olarak yola çıktı.

Bu seyahatte amacı, Kızılırmak'ın  (Halys)  Orta Anadolu'da çizdiği yayın kıyısındaki verimli bir bölgede bulunması gereken TAVİUM kentini aramaktı.  Anadolu'ya geldi. Kısa bir süre sonra da Kızılırmak'ın yayı içinde küçük bir köy olan Boğazköy'e (Boğazkale) ulaştı.

Köyün çevresinde atla dolaşırken harabeler gördü. Yoluna devam ederek tepelere doğru gitti. Gördükleri karşısında afallayıp kaldı. Önünde devler tarafından yapılmış gibi duran bir duvar vardı. Texier duvarı adımlamağa başladı. Duvarın bittiği yerde uzunluğunun bir km. olduğunu hesap etti. Tepenin doruğuna vardığında, duvarın üstünde devasa iki kapı buldu. Birinde bir insan kabartması, ötekinde iki aslan kabartması vardı. Hemen bunların resimlerini yaptı.

Strabon'un coğrafyasında okuduğu Tavium'u bulmak umuduyla yola çıkan Texier, gördükleri karşısında tüm bunlardan vazgeçti.  Çünkü burada, Roma çağlarından birine yerleştirilebilecek cinsten hiçbir yapı kalıntısı yoktu. Burası nere idi? Olsa-olsa burası Keyhüsrev'le Kresus'un savaştığı PTERİA olmalıydı.

Ve öyle olduğunu iddia etti.

O böyle düşünürken köylülerden biri onu iki saat yürüterek bulunduğu tepelerin karşısındaki bir başka tepeye götürdü.

Ve orada şaşkınlığı kat-kat arttı.

Burası Hititler'in YAZILI KAYA  dediğimiz kutsal alanı idi.

Texier, o güne kadar görmediği cinsten  garip resimler gördü.

Burada yalçın bir kaya kitlesi göğe yükseliyordu. Kayada geniş bir yarık açılmıştı. Oradan bakıldığında böğrü yontularak düzeltilmiş kayada, tören alayı formunda yürürken resmedilmiş askerler görülüyordu. Elbiselerinin belleri kemerli, başlarındaki sivri külahlar sıra-sıra boynuzluydu.

Kaya yarığından sağa sapınca Texier başka resimler gördü. Buradaki figürlerin başlarında takkeler vardı. Elbiseleri değişikti.

Figürlerden ikisi kanatlıydı. Ötekilerin ellerinde belirsiz şeyler vardı. Arka arkaya sıralanmışlardı.

Texier bulunduğu resimli alandan çıkış yeri ararken daha dar bir yarık gördü. Yarığın giriş yerine geldiğinde olduğu yere çivilenip kaldı.

Girişin hem sağ hem de sol yanındaki kayalara oyulmuş kanatlı devler vardı. İçerde, batı yönündeki düz duvarda, gene on iki savaşçıdan oluşmuş, sert adımlarla yürüyen başka bir geçit alayı gördü. Başlarında boynuzlu külahları, omuzlarına dayadıkları eğri kılıçları vardı. Alayın çaprazındaki taşta, çok iri bir figür, sol kolu arasında korur gibi kucakladığı başı takkeli, belinde, ucu kıvrılmış kılıca benzer bir nesne taşıyan bir figür vardı.

Külahı boynuzlu büyük figürün sağ elinde ve başının arkasında karışık hiyeroglife benzer şekiller vardı.

Texier kaya çatlaklarının içinden çıktı. Bu kez giriş yerinin önündeki düzlükte yapı kalıntıları gördü.

Ve artık anlamıştı. Burası çok-çok eski zamanlardan kalma bir kaya tapınağı. Bir kutsal alandı. İki saat önce gördüğü, km. lerce kare alanı kapsayan şehir kalıntısıyla bu kaya resimlerini ancak zengin ve güçlü bir ulusla onun kudretli kralları yapabilirdi.

Texier, birkaç cilt tutan Description de L' asie Mineure (Küçük Asya Üzerine ) adlı anıtsal eserini Paris'te yayınlarken, büyük bir ulusun varlığını kanıtlıyordu ama, 19. yüzyılın tarih bilimi, iki bin yıl boyunca Anadolu'da yaşamış böyle bir ulusun varlığından habersizdi.

Texier, yüzlerce resim ve yazı elde etmişti ama bunların ne olduğuna dair en küçük bir dayanak gösterememişti.

Ondan kısa bir süre sonra Hamilton Boğazköy'e gelmiş olmakla kalmamış, Alacahöyük köyünde de yeni bir harebe alanı daha bulmuştu.

( Hamilton ve Texier Ünye'ye de gelmişler, Ünye Kalesi ve demir ocaklarını görmüşler ancak, doyurucu bir araştırma yapmamışlardır.)     

1934 yılından 1900 lü yıllara kadar Anadolu'nun pek çok yerinde, özellikle güneyinde yapılan kazılarda bulunan eserlerdeki Hattuşa eserleri benzeşimleri, Kutsal kitaptaki Suriye ulusu diye geçen ve adına HİTTİM denen bir toplumun varlığı, yavaş-yavaş konuşulmağa başlandı bilim çevrelerinde.

Tam bu belirsizlikler konuşulurken Mısır'daki Firavun 4. Amenophis'in başkenti TELL-EL - AMARNA                                            

Arşivi hatırlandı.

Konuşmağa başlayan Amarna arşivi - çünkü orada bulunan kil tabletler okunuşu bilinen çivi yazısı ve Mısır dilinde yazılmıştı.- yeni bilgiler veriyordu.

Bu tabletlerden birine, Hitit ulusunun 15. yüzyılda Firavun Tutmosis'e haraç verdiği   yazılmıştı.

Mısır'daki bir çok tapınağın duvarlarında, Firavun 2. Ramses'in Suriye'de, Kadeş Kalesi yakınlarında Hititlerle yaptığı ve kazandığı bir savaşın safhaları anlatılıyordu.

Ayrıca, ayni tapınakların duvarlarında, Mısır-Hitit savaşlarına son veren ve inanılmaz derecede modern bir antlaşmanın tam metni yazılmıştı.

Artık Texier'in bulduğu Boğazköy harabelerinin kazılmasına başlanabilirdi.

1904-1905 yılında Sidon'da kazı yapan Winckler, arkadaşlarıyla Türkiye'ye geldi. Bin bir zorlukla Boğazköy'e  ulaştı. Şehir kalıntısı 71 yıl önce Texier'in bıraktığı gibiydi.

Ve 1905 yılında, sonradan, Hattuşa olduğu öğrenilen yere kazmayı vurdu.

Bir yıl sonra ikinci kez geldiği Boğazköy  harabelerinin Akropol'ünde - iç kale- çadırlarını kurdu.

Buraya sonradan Büyük Kale denilecekti.

Winckler hastaydı. Çadırından çıkamıyordu. Ama kazıyı ameleler ve yardımcıları devam ettiriyorlardı.

Bulunan tabletler sepet-sepet getirilip önüne konuyordu.

Boğazköy'de yaşamış olan Hititler, mektup ve önemli belgelerinin büyük bir bölümünü o çağın uluslar arası ilişkilerde kullandıkları Akadca ve çivi yazısıyla yazmışlardı.

Winckler bu dili biliyor ve çivi yazısını okuyordu.

Büyük kalede kendi yaptığı kazılarda bulduğu 6000 e yakın tableti süratle okuyorken, bunlardan biri, hasta bilgini birden bire canlandırdı. Kafasındaki düşüncelerin tümü silindi.

Okuduklarına inanamıyordu.

Bir mucize olmuştu.        

Bu tablet, Mısır'ın Tebes kentinin Karnak tapınak duvarındaki büyük Firavun  2. Ramses ile Hatti ülkesinin büyük Kralı 2. Hattuşili arasında aktedilen (Sonradan KADEŞ antlaşması olarak adlandırılan)   

Bir antlaşmayı anlatıyordu.

Aradan 3100 yıl geçmişti.

Ve Mısır'dan 2000 km. yi aşkın bir uzaklıkta böyle bir belgenin ortaya çıkması nasıl bir mucizeydi.

Bu antlaşmaya taraf olan Hatti ülkesi burasıydı.

Hatti ülkesinin başkenti Wincklerin şimdi içinde bulunduğu bu şehir, çadırını kurduğu bu iç kale de, Hitit Krallarının saraylarının bulunduğu kaleydi.

Böyle düşündü Winckler.

Şüphe götürmez derecede haklıydı.

Bir zamanlar Mezopotamya'daki Babil'le, Mısır'daki Tebes'e denk bir siyasal güç var idiyse o ülkenin başkenti de burasıydı işte.

Şimdi buraya Hattuşa diyorsak bu ad, hasta bilginin elindeki tabletten sonra kesinleşti.

Bu tablet şimdi İstanbul arkeoloji müzesinde sergilenmektedir.

Winckler yıllar içinde Hattuşa kazılarında on bini aşkın kil tablet buldu.

Daha sonra Hitit dili ve Hitit hiyogrolifi çözüldü.

Böylece günümüzden ancak 50-60 yıl önceye kadar kayıp, şanlı, Hitit ulusu tüm görkemiyle tarih sahnesindeki yerini aldı.

 

HİTİT ULUSUNUN KISA TARİHİ

Hint-Avrupa dil gurubundan kuzey Avrupa kökenli bir ulus olduğu sanılan Hititler, Karadeniz'in kuzeyinden, Kafkas'lar yolu ile 6-7 bin kişilik bir oymak olarak Anadolu'ya girmiş olmalıydılar.

(C. W.  Ceram )

 M.Ö. 2000. yıllarında Anadolu'nun yerli halkıyla kaynaşarak, (onlardan daha uygar bir toplum olduklarından) çoğalmış, Kızılırmak'ın yayı kenarında kurulmuş Hattuşa'yı proto Hatti'lerden alarak Hitit devletinin nüvesini oluşturmuşlardır.

Gerçek anlamda Hitit devletinin kurucusu Labarnas'tır.

Labarnas çevredeki şehir devletçiklerini bir merkezden yönetilen federal devlet şeklinde birleştiriyor. Egemenliğini batı ve doğuya doğru genişletiyor,

Labarnas adı, kendinden sonra gelen kralların adı oluyor. Tıpkı Sezar, Kayzer, Kisra, Firavun, Padişah, Han, Kaan gibi.

M.Ö.1650 yılından 1400 yılına kadar devam eden Hitit devletine Eski Krallık diyoruz.

Bu evrede 1. Hattuşili, 1. Mursilis gibi Labarnas'tan sonra gelen krallar, devlet sınırlarını Suriye'ye kadar genişletiyorlar. Onlardan sonra gelen önemsiz krallar ve bunların tahta çıkışlarını, baba ve kardeş katillikleri tayin ediyor.

Ancak 3. Tudhaliyas'tan sonra Hitit devletinin Büyük krallık (İmparatorluk) seviyesine yükseldiğini görüyoruz.

Ardılı Suppluliuma'nın şahsında Hitit ulusu, en büyük hükümdarını buluyor.

Büyük kral Suppiluliuma, politika ve askerlik alanlarında dahiyane eylemlerde bulunuyor.

Zamanın büyük güçlerinden biri olan Mitanni İmparatorluğunu yıkıyor. Devletin sınırlarını Lübnan'a kadar genişletiyor. Zamanın töresine uymayarak yendiği ulusların halkını köle yapmıyor. Siyasi evlendirmelerle kendine bağlı ulusları Hitit devletine daha sıkı bağlıyor.

 Gücü, o günün dünyasında o denli etkileyici idi ki  Zamanının en büyük gücü sayılan Mısır'ın Firavunu, 18 yaşındaki TUT-ANK- AMON öldüğünde dul kalan karısı 18 yaşındaki ANK-ESENEMON kendisine mektup yazarak Oğlu olmadığı için

Hizmetkarları saydığı bir Mısır soylusuyla evlenmek istemediğini; Kendisinin

bir çok oğlu olduğunu duyduğunu; Onlardan birini bana ver. kendime koca, Mısır'a kral yapayım teklifinde bulunuyor.

( Mısır'da ölen kralın birinci eşi olan kraliçeden oğlu olmamışsa, yeni kral olacak kişi bu kralın kızıyla evlenmek zorundaydı. Değişmez kuraldı bu uygulama. Bu kişi ölen kralın ikinci, üçüncü dereceden eşlerinden birinden doğma öz oğlu olsa bile. Bu oğul üvey kız kardeşiyle evleniyordu.

18. sülale Firavunlarından 2. Tutmosis 1. Tutmosis'in ikinci derece eşlerinden birinden doğma öz oğluydu. Ancak birinci eşi olan kraliçeden oğlu olmamıştı. 2. tutmosis üvey kız kardeşi Haçepsut'la evlenerek Firavun oldu.

Haçepsu'd,a kardeşi ve kocası olan kraldan sadece genç yaşta ölen bir kız çocuğu doğurabilmişti.  Kralın ikinci derecedeki eşlerinden birinden bir oğlu olmuştu. Haçepsut bebek olan bu oğul adına kral naibi olarak tahta oturdu. Beş yıl sonra da çenesinin altına Firavunluk alameti olan sakal takıp erkek kıyafeti giyerek Firavunluğunu ilan etti. Halk kendisinden hoşnuttu. Refah içinde yaşıyorlardı. Kadın Firavuna itiraz etmediler. Haçepsut 21 yıl Mısır'ı zenginlik ve sükun içinde idare etti.

Ancak naibi olduğu küçük kral büyüdü. Mısır ordusunun Baş kumandanı olarak kadın kralın başarılarına katkı sağlamıştı. Artık hakkını isteme zamanı gelmişti.

Ne var ki kural onun bir kral kızı yada kraliçeyle evlenmesini şart koşuyordu. Genç başkomutan, halası, ayni zamanda üvey annesi olan Firavun Haçepst'a  evlenme teklif etti. Reddedilince de darbe yaparak iktidarı aldı. Otuz iki yıl Mısır'ı idare etti. Saltanatının 20. yılında ancak halasının adını tarihten silmeğe cesaret edebildi.

Haçepsut tarihten silindikten sonra 3. Tutmosis halasının 21 yıllık saltanatını  kendi saltanatına katarak İktidarını öldüğü yılda,  53 yıl olarak tescillendirmiş oldu tarihe.

Mısı'ın en büyük Firavun'larından biriydi. Tarihte Mısır'ın Napolyon'u olarak anılır.

Suriyede yaptığı savaşlarla Mısır'ın sınırlarını Fırat'a kadar genişletti. Başkenti Tebes'e döndüğünde, kazandığı Fırat zaferi anısına, Karnak tapınağına 19.6 metre boyunda bir obelisk -dikilitaş- dikti. Şimdi bu dikilitaş İstanbul Sultan Ahmet meydanındadır. İstanbul'a dikilişini, Roma imp.u Theodosius sağlamıştır.Taşın dört yüzündeHiyeroğlif yazı ile fatih Firavun 3.tutmosis'in Mezopotamya zaferi ve Amon tanrıya şükranları kazılıdır. 

Mısırı gezen Türk turistlere rehberleri, dikilitaşın Karnak tapınağından söküldüğü yerde hala duran kaidesini gösterirler )

Suppiluliuma bu güne kadar böyle bir olay yaşanmadığı gerekçesiyle teklife şüpheyle baktı. Mısır'a bir adamını göndererek olayı doğrulatmak istedi.

Ank-esenemon ikinci bir mektupla teklifini yineledi.

Hitit Büyük Kralı bir oğlunu seçerek Mısır'a gönderdi.

Yazık ki kraliçenin niyeti duyulmuştu.

Firavun olma hayali kuran çevreler Mısır - Hitit sınırında ani bir baskınla Hitit prensini öldürdüler.

Yaratılan bu facia, Mısırla kesin hesaplaşmanın fitilini ateşledi. Hitit Büyük Kralı Muvatallis'in saltanatında iki tarafın yirmişer bin kişilik ordusu Asi ırmağı kenarındaki Kadeş kalesi karşısında kapıştı.

İki ordu için kesin yengi-yenilgi olmadı ama bu savaştan Hitit devleti karlı çıktı.

Ne yazık ki savaştan 15 yıl sonra 3. Hattusilis zamanında 2.Ramses'le yapılan tarihin ilk en kapsamlı barışı 70 yıllık bir rahatlık sağlamasına rağmen Hitit devletinin gerilemesini durduramadı.

En Parlak dönemini 1. Suppiluliuma zamanında yaşayan Hitit İmparatorluğu Kuzey Avrupadan kopup gelen ve adına Deniz kavimleri denen bir uluslar göçü ile Hititlere bağlı ulusların baş kaldırması sonucunda, başka bir Suppiluliuma iktidarında yıkıldı.

Hattuşa o denli yakıldı ki  bir daha bu günkü Boğazkale beldesi düzeyinden öte bir varlık gösteremedi. Anadolu ve Yunanda yazı ve tarih 400 yıl unutuldu.

 

ALACAHÖYÜK

ARİNNA

Çorum müzesinden çıktıktan sonra Ankara yönünde 45 km. yol kat edip Alacahöyük'e ulaştık.            

Ören yeri 1835 yılında W.G. Hamilton tarafından bulundu. 1907 de Makridi, İstanbul müzeleri adına kazmağa başladı. Daha sonra da sistemli kazılar 1935 yılından itibaren, Türk tarih kurumu adına Türk arkeologlar tarafından yapıldı.

Eski tunç ve Hitit döneminde çok önemli bir sanat ve kültür merkezi olan ALACAHÖYÜK'te  4 uygarlık katmanı bulunmuştur. Hitit dönemine tarihlenen Sfenksli Kapı on metre genişliğindedir. Kapı kulenin dış ve iç yüzleri ortostadlarla bezelidir. ( kabartmalı figürlerle süslü alt duvarları oluşturan büyük taşlar)

Kapı kulenin sol kaidesinde ayakta duran bir boğa kabartması vardır. Boğa, göklerin Fırtına Tanrısını temsil etmektedir. Onu izleyen blokta, dua eder durumda yürüyen kral ve kraliçe, arkadaki blokta ise kült objeleriyle kurbanlıkların getirilişi resmedilmiştir. Onun arkasındaki blokta iki figür görülür. Birinin elinde bir içki kabı, diğerinde bir çalgı vardır. En sondaki blokta iki tekerlek üzerinde iri bir boğa görülmektedir. Anıtsal kapının giriş platformu andezit bloklarla kaplıdır.

Hitit kültürünün ana kaynağı olan yerli Hatti uygarlığının tanınmasına katkı sağlayan tunç çağı hanedan mezarları, Hitit katmanının altından çıkarılmıştır. Dört yanı taşla örülmüş dikdörtgen mezarlar çam ağacı tomruklarından hatıllarla kapatılmış, meydana gelen mezar damlarının üzerlerine kurban edilmiş boğaların baş ve bacakları konulmuştur. Bu mezarlardan çıkarılan altın, gümüş, elektron, bakır, tunç, ve demirden değerli mezar sunuları şimdi, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmektedir.

Alacahöyük ören yerinin en sonunda sur dışına çıkan, orta bölümünde doksan derece sola dönüşlü, dar fakat harika bir mimarisi olan potern ( tünel ) vardır. Potern Hitit yapımıdır.

Üçüncü katmandaki Hitit şehri olan ve adının Arinna olduğu sanılan Alacahöyük katmanının üstündeki 4. katman önemsiz Frig yerleşmesidir.   

Ekibimizle yağmur altında gezdiğimiz ören yerinde, daha fazla ıslanmamak için  poternin içinde  yağmurun hafiflemesini bekledik bir süre. Gene bu güzel tüneli kullanarak sur dışına çıktık.

Müze kapalıydı. Görevlilerden neler sergilendiğini öğrendik. Müzede çevre örenlerden çıkarılan eserler de sergileniyormuş. Onları görememiş olmak üzüntüsüyle daha fazla vakit yitirmeden Hattuşaya hareket ettik.

 

YAZILIKAYA

Alacahöyük'le Hattuşa arasında olan Yazılıkaya ören yerine yöneldik önce.

Otopark, yığma toprakla doldurulup düzeltilmiş, seyirlik bir tepe durumundaydı. Önünde aşağıya doğru meyilli bir vadide Hattuşa ören yeri ve Boğazkale beldesi göz alabildiğine seriliydi.

Panoramik manzarayı biraz seyrettikten sonra Hattuşa'nın  kutsal mekanına girdik.

Texier'in ilk kez gördüğü A ve B odalarındaki kabartma figürleri yukarıda anlatmıştık.

O bunları yürüyen askerler olarak algılamıştı.

Şimdi ayrıntılarına kadar bilinen figürler şöyle değerlendiriliyorlar. A odasının sol kaya yüzeyindeki iki figürün dışındakiler tanrılar.

Sağ taraftaki kayada ise yalnız tanrıçalar kabartılmışlardır.

Ana sahnede ise Fırtına Tanrısı, eşi Güneş Tanrıçası ve çocuklarının karşılaşması betimlenmiştir.

Ana sahnenin karşısındaki duvarda, 4. Tuthaliya işlenmiştir.

Kral, Güneş Tanrı'sının törensel kıyafetindedir. Elinde, egemenlik sembolü olan ucu kıvrık asayı tutar durumda, iki tepe üstünde resmedilmiştir.

B odasındaki kabartmalar, tek - tek işlenmiş figürler halindedirler.

Ellerindeki orağa benzer kılıçlarını omuzlarında tutan on iki tanrı sert adımlarla yürür durumdadır.

Kılıç Tanrı Negral, yer altı tanrısıdır.

Diğer bir büyük figür, 4. Tuthaliya'nın özel koruyucu tanrısı Şarruma, krala sarılmış, onu korur durumda resmedilmiştir.

Yazılıkaya gezisi bitince, 2 km. aşağımızdaki Hattuşa'ya yöneldik hemen. 

 

HATTUŞA

600 yıl Anadolu'ya hükmetmiş Hititlerin başkentine girdik.

Hattuşa, önce 76 hektarlık bir alanı kapsıyordu.

Hitit imparatorluk döneminde ( M.Ö. 14. yy. ) uzunluğu 6 km. olan taş temelli bir surla çevriliydi.

Şehre giriş, surda açılmış anıtsal kapılardan sağlanıyordu. Şimdi yerinde sağlam olarak duran kapı kulelerin dış yüzünde aslan yontuları olan Aslanlı Kapı ile iç yüzünde silahlı tanrının bulunduğu Kral Kapı'sı bu girişlerin en önemlileridir.

İkinci kapıya kral kapısı denmesinin nedeni, kapının iç kısmındaki tanrı kabartmasının Kral sanılmasındandır. Bu kabartmanın yerinde şimdi tıpkı benzeri bir kopya vardır. Aslı Almanlar tarafından götürülmüş; İade edileceği sözü yerine getirilmemiştir

Şehrin güneyindeki Yer Kapı, surun 20 metre üstündeki yapay bir sırttadır. Dolgu sur bu sırtın üstünden geçer.

Yapay sırtın şehir dışına bakan eğimli yüzünde 250 metre uzunluğundaki bölüm kireçtaşı bloklarla kaplanmıştır.

Bu yapay sırtın ortasında Yer Kapı adını taşıyan sfenksli kapının altında, bu gün de ilk yapıldığı günkü gibi içinde yürünülebilen bir potern vardır. 71 metre uzunluğunda, 3 metre yüksekliğindedir. İçinde 3-4 insan yan yana yürüyebilir. Kaba taşlardan, bir mühendislik harikası olarak. inşa edilmiş tünel, şehri çok amaçlı olarak sur dışına bağlayan gizli bir yoldur. Geçirdiği yüzlerce deprem, istila, yangınlar ve harabiyete rağmen, bu gün yapılmışcasına sağlam kalmayı başarmıştır

Poterni geçmek üzereyken gene bir sağnak yağmur altında kaldık. Yağmur kaderimiz olmuştu adeta. Ne mutlu ki bu kez de poternin korumasındaydık. Alacahöyükte olduğu gibi.

Hitit kral sarayları ve müştemilatının bulunduğu sarp bir kayalık üzerine kurulmuş olan BÜYÜKKALE isimli (akropol)  iç kalede kral ailesi, saray memurları, Altın  Mızraklılar diye adlandırılan muhafız askerler yaşıyorlardı.

Hitit ülkesi, bin tanrılı ülke olarak anılıyordu.  Her kentin,her kralın özel tanrısı olduğu gibi tüm tabiat olaylarıyla varlıklarının da bir tanrısı vardı. Ayrıca yenip yağmaladıkları ülkelerin tanrıları heykellerini alıp ülkelerine getiriyor, kendi tanrılarına katıyorlardı. Onları küstürüp lanet ve gazaplarına uğramaktansa saygı gösterip faydalanmak yeğdir diye düşünüyorlardı.

Her tanrıya tapınak yapmak, onlar adına kurban adamak gelenek halindeydi. Hattuşa'da bu güne kadar 31 tapınak kalıntısı gün ışığına çıkarılmış durumdadır.

Her Hitit kentinde ve kalesinde Hattuşa ve Alacahöyük'te olduğu gibi bir saldırı ya da kaçış tüneli vardır. Hitit dilinde adı potern olan bu tünellerden Ünye kalesinde de olduğu bilinmekle birlikte henüz gün ışığına çıkarılmamıştır.

Turizm bakanının vaat ettiği kazı tahsisatının ödenmesinden sonra bir arkeoloğun başkanlığında yapılacak kazıda, Ünye kalesinin de Hititlerce yapılmış olduğunun kanıtlanacağının umut ve beklentisi içindeyim.

Günün geç saatlerinde yağmurun bile engelleyemediği gezimizi tamamlayarak geri döndük.

Öğle ve akşam yemeğimizi birleştirerek Çorum'un on km. dışındaki görülüp sevilesi orman içi piknik mahallinde neşe içinde yiyerek yağmur altında Ünye'ye hareket ettik. 

 



Bu Haber 592 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.