11 Aralık 2008 Pazar
O. İRFAN IŞIK
Kurban
Köşe yazarımızın 28 Kasım 2007 yılında “Kurban” ile ilgili yazmış olduğu makalesi, gelen istek üzerine, bu Kurban Bayramı öncesinde bir kez daha yayınlanmaktadır. Anlamı [yaklaştırıcı], [Allah’a yaklaştırma aracı] demek olan Kurban kelimesi, Kur’anı Kerim’in Kevser Suresi’nde Venhar (Kurban kes) emir kipiyle geçmektedir.

Venhar kelimesine “Kurban kes” anlamını veren merhum Elmalılı Hamdi Yazır’dır. Yazır’ın çağdaşı Arap alimleri ve Çağımız din bilginleri; Venhar kelimesine “Kurban kes” anlamı  verilmişse de, bu mana kesin değildir. Çünkü bu emir fiilinden, [göğsünü kıbleye döndür, ellerini boğaz hizasına kaldırıp iftitah tekbiri al]  manaları da çıkar demişlerdir.

Bunun için, Venhar emrinin kurbana gitmesi kesin değil, zanni  olduğundan, kurban kesmek farz değil, vacip olmuştur.

Kevser Suresi’nin üslubundan ve geleneklerden anlaşıldığına göre Namaz gibi, Kurban ibadeti de İslam’dan önce de vardı. Hac Farizası’nda yapıldığı gibi eskiden de Arafat’tan inip geceyi Müzdelife’de geçirdikten sonra, Bayram günü Mina’da kurban keserlerdi. Bu geleneği bilenler Peygamber’e sormuşlar:

--Bu kurban nedir?

Peygamber:

--Atanız İbrahim’in sünnetidir, demiş.

Bu ve benzeri Hadisler sebebiyle de mezheplerin kimi Kurbana sünnet, kimi de vacip demiştir.

Günümüzde, her Kurban Bayramı yaklaştığında, televizyon programlarında, Kurban’ın farz mı, sünnet ya da vacip mi, olduğu konusunda tartışmalar sürüp gider. Bu yüzden kafası karışan mükellefler, din bilginlerimize sorular yöneltip başka bir tartışma konusu doğurdular.

Bir hayvan kurban etmek için gereken para, fakirlere sadaka edilebilir miydi? Yada TSK’nin çeşitli ihtiyaçları için açılmış hesaplara, okul yaptırma kampanyalarının hesaplarına gönderilebilir miydi?

Bu konu da, Kurban’ın ne olduğu konusunun kesinlik kazanamaması gibi sonuçsuz kaldı.

Din bilginlerimizin kimi ‘olur’, dedi, kimi ‘olmaz’. Olasıdır ki, bu yıl da benzer   tartışmalara tanık olacağız. Son günlerde ülkemizde de klon kuzu doğumunun başarılmasından sonra derhal, [ bu yolla doğan koyundan kurban olur mu?] Sorusu ortaya atıldı bile.

Biz, kesin sonuç alınamamış bu konuları bir tarafa bırakıp, semavi dinlerin kutsal kitaplarındaki kurban kıssalarına bir göz attıktan sonra tarihin düştüğü kayıtlara geçeceğiz.

Kur’anı Kerim’de, Saffat Suresi’nin 100. Ayeti’nde Hz. İbrahim: [ Rabbim, bana iyilerden bir evlat ihsan et] niyazında bulunur. 101. Ayette Allah: (Biz de ona uslu bir oğul müjdeledik], der.  102. Ayette [( oğlu) yanında, koşma çağına gelince İbrahim: Yavrum ben seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak ne düşünürsün?  dedi. (çocuk da) Babacığım sana ne emrediliyorsa yap! Beni inşallah sabredenlerden bulacaksın, dedi), diye devam eder. 103. Ayet :[ Ne zaman ki ikisi de bu şekilde Allah’a teslim oldular, (İbrahim) onu tuttu, şakağına yıktı. (şakağı üstüne yatırdı.) 104. Ayet: [Ve ona şöyle seslendik, Ey İbrahim. 105. Ayet: [rüyaya gerçekten sadakat gösterdin. İşte biz  güzel davrananları böyle mükafatlandırırız. 106. Ayet: [Şüphesiz ki bu apaçık ve kesin bir imtihandı.] dedik. 107. Ayet [ ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik.] diyor. Ve devam eden ayetlerde : Sonradan gelenler içinde kendisine iyi bir nam bıraktığını söyleyerek İbrahim’i selamlıyor, böylece onu mükafatlandırdığını, onun mümin bir kulu olduğunu, ayrıca onu Salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak ile müjdelediğini söylüyor.

İslam inancı:  Büyük bir kurbanlık fidye verilerek kurtarılan uslu oğulun Hz. İsmail olduğunu, Yahudi ve Hırıstiyan inancı ise, Hz. İshak olduğunu iddia eder.

Semavi dinlerin tüm kutsal kitaplarında kıssa olarak geçen kurban, Allah’a yaklaştırıcılığıyla, ister sünnet olsun ister adak, bir gerçektir. 

Yaklaşık, 3500—4000 yıl önce Hz. İbrahim’in, pagan dinlerin çok Tanrıcı hegomanyasını yıkarak getirdiği tek Tanrı inancı, dünya üzerinde gittikçe yayılmış Hz. İsanın getirdiği şeraitle iyice genişlemiş, bizim peygamberimizin getirdiği şeraitle de son ve en  mükemmel uygulamasına kavuşmuştur.

Ama Kurban, kutsal kitapların binlerce yıl öncesinden beri uygulanan bir gelenek, bir yaklaştırıcı idi.

Kurban, önceleri bir kuş, bir horoz, koyun, keçi, sığır, deve olabildiği gibi, insan vücudunun bir parçası ve insanın kendisi de olabiliyordu. Hatta insan kurban etmek Tanrı’ya en etkili yaklaştırıcı olarak kabul ediliyordu. Bu uygulama o kadar ileri gitmişti ki, dünyanın pek çok yerinde binlerce insanın kurban edildiği olmuştu.

Anadolu’da, Çorum yakınlarındaki Hitit başkenti Hattuşaş ve Alacahöyük’te, Kayseri yakınlarında Kültepe ( Kaneş ) de, Van gölü kıyısında Urartu başkenti Tuşpa ve diğer kentlerde, Mezopotamya’nın pek çok ören yerinde yapılan arkeolojik kazılarda, üç bin yıldan fazla bir zamandan beri toprak altında kalan tabletlerin gün yüzüne çıkarılıp okunmasıyla, Sümer, Akat,  Babil, Asur, Hitit, Urartu devletlerinde  uygulanan kurban törenlerinin nasıl yapıldığını ayrıntılarıyla biliyoruz . Bu uluslar, milli tanrıları  yanında, savaşıp yendikleri ulusların Tanrı heykellerini de, ülkelerine götürerek kendi güçlerine o Tanrıların güçlerini de kattıklarına inanıyorlardı. Böylece her ulusun binlerce Tanrısı oluyordu. Marduk, Anu, Ea, Kibele, İştar  gibi Tanrı ve Tanrıçaların onuruna yapılan bayramlarda Tanrıların adı tek tek yazılarak her birine, şu bayramda şu kadar boğa, şu kadar koyun, şu kadar keçi kurban edileceğinin listeleri yapılıyordu.

Kurban tıpkı bu günkü gibi insanları Tanrıya yaklaştırıyor  ve onların rızalarını alıyordu. Bir afet, bir savaş, kuraklık, sel, toplu ölüm getiren kıranlarda yapılan dini törenlerde, Baş rahip olan Kral, o olumsuzluğu musallat eden Tanrıya ( ki: Her doğa olayının bir Tanrı’sı vardı)  giderek sayıları yüzlere varap aşan kurbanlar keser, yakarı söylevleri verir, diğer büyük Tanrı’ları da unutmaz, Kızdığı için kendilerini cezalandıran Tanrı’yı yatıştırmaları için onlara da yalvarıp yakarırlardı.

Hititlerde, bir veba salgını sırasında büyük Suppiluliuma’ nın oğlu Kral 2. Mursil’in [Veba Duası] yüksek edebi değeri yanında insanların, bir kral bile olsa, Tanrı’lar karşısındaki aczini öylesine güçlü, bir anlatımla gözler önüne seriyor ki bu şiir duanın birkaç dizesini yazmaktan kendimi alamadım.

2. Mursil, vebayı ülkesine salan ( fırtına Tanrı’sına)  insan ruhunu sarsan bir anlatım gücüyle şöyle yakarıyor.

Ey Hatti’nin Fırtına Tanrı’sı benim efendim.

Ve ey siz, benim efendim olan bütün Tanrı’lar.

Doğrudur.

İnsan günah işler.

Benim babam da güneş işledi.

Hattinin Fırtına Tanrı’sının, benim efendimin sözünü dinlemedi.

Ama ben hiç günah işlemedim.

Doğrudur.

Babanın günahı oğluna da geçer.

Ve ben şimdi, babamın günahını doğruladığıma göre

Ey Hatti’nin Fırtına Tanrı’sı, ey benim sahibim.

Ve ey benim sahibim olan bütün Tanrılar                 

Niyetleriniz  artık değişsin.

 Artık benim için de yeniden, dostça şeyler düşünün.

Ve artık vebayı Hatti ülkesinden kovun…

Bu uzun yakarışın sonunda:

Bakın sizlere ey Tanrılar. Ey benim efendilerim.

Sizlere ülkem için, ülkemi vebadan kurtarmanız için,

Kefaret kurbanları sunuyorum.

Bu acıları çekip çıkarın yüreğimden benim,

Ruhumdan bu korkuları alın benim.

Kral’ın, bu hazin törende, baş rahip sıfatıyla hastalıklı ve ağlamaklı bir ses tonuyla okuduğu duanın ardından sayıları yüzleri aşan boğalar, koçlar, tekeler kurban ediliyor.

Bu yakarışlar ve kesilen kurbanlardan sonra veba Hatti ülkesini terk etmiş midir? Bilinmez ama, bundan sonra da sayıları yüzleri aşan kurban törenleri devam edip gitmiştir.                

Mezopotamya, Anadolu, Mısır uygarlıklarında, bunlardan bin yıl sonra batı Anadolu’da parlamaya başlayan Helen uygarlığında da yüzlerce Tanrı’ya tapılıyordu. Onlar da, kendilerine kızan Tanrı’larının gazabını yatıştırmak için kurbanlar sunuyorlardı. Beşer, onar yüzer adet… Görkemli tapınaklarının önünde yaptıkları birer sanat şaheseri olan sunaklarının östünde, bu kurbanların yağlı butlarını, iç yağlarını yakarak, dumanlarını Tanrı’larına ulaştırıyorlar, sonra da, Ey Zeus, Ey Artemis, ben sana en azgın boğaların yağlı butlarını, yay boynuzlu koçların iç yağlarını sunmadım mı? Niye bizi bu dertten kurtar mıyorsun? diye sitem ediyorlardı.

Frikya’nın ana Tanrı’çası Kibele’nin rahipleri, erkeklik organlarının tamamını keserek Kibele heykelinin ayakları altına atıyor, bundan sonra ancak onun tapınağında hadım olarak, rahiplik rütbesine ulaşıyorlardı.

Orta Amerika uygarlıklarından,Toltekler, Olmekler, Mayalar, Aztekler de Tanrı’larını yatıştırmak için onlara kurbanlar sunarlardı. Bu kurbanlar çok değerliydi. Çünkü insandı. Kral’ın onayı ile rahipler, ülkenin asillerinden birinin genç kızını seçiyor, onu bir gelin gibi süsleyerek kurban kuyusunun başına getiriyorlar, dualar eşliğinde, içi su dolu, derin ve geniş kuyuya atıyorlardı. Çığlıklalarla boğulma ne kadar uzun sürerse Tanrı’ların hoşnutluğunun o derecede büyük olacağına inanıyorlardı.

Son Orta Amerika uygarlığı olan Aztek dininin kurban uygulamasını gören her insanın tüylerini ürperterek dehşete düşürecek derecede korkunç bir özelliği vardı.Bu da, inanılmayacak kadar büyük sayıda sunulan insan kurbanları idi. Tapınak piramitlerinin üst katına kurulan alçak ve dar bir sunağın üstüne esir insan sırt üstü yatırılır, kolları ve bacakları iki güçlü Aztek tarafından tutulup kanırılan esirin göğsü bir yay şekline getirilir, sonra rahip elindeki obsidyen [volkanik cam] den yapılmış bıçakla kurbanın bağrını yarar, kalbini sökerek çıkarır, yukarı kaldırarak halka gösterirdi. Cellat rahibin elindeki kalp hala atıyor olurdu.

Bir kurban ayini  dört gün sürmüştü. Piramidin üstündeki dört sunakta dört rahip, bu süre içinde 20.000 esirin kalbini söküp Tanrı’larına kurban olarak sunmuştu.

Güney Amerika’daki antik Moçe uygarlığının geleneği gereği kralları olan Örümcek Adam’a insan kurban ederek altın bir kupa içinde kanını içirirlerdi.

Hz. Ibrahim’den  önce de gelenek olan kurban, ondan sonra gelen peygamberlerin şeraitlerinde de uygulanmıştır.

Kurban’ın en efdali koçtur der, vaizler.  Ama Peygamberimiz Veda Haccı’nda 100 deve kurban etmiştir.

Kurban Bayramınız bereketli, kutlu ve mutlu olsun.

 

 



Bu Haber 450 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.