11 Ağustos 2010 Pazar
O. İRFAN IŞIK
Fındık amelesi
Kısa sürede yetişip ürün veren bir bitki türü olan fındık, Karadeniz sahillerini boydan boya kapladı. Dik ve meyilli arazileri değerlendirmek için yetiştirilmesi gerekirken, çok verimli alüvyon ovalarına da dikilen fındık daha çok gelir sağlayan tarım etkinliklerinin gerileme nedeni oldu.

İkinci Dünya Savaşı yıllarından sonra Karadeniz bölgesi sahil şeridinde ormanla kaplı araziler, yakılıp sökülerek açıldı.

Doğal orman yangınlarına rastlanmayan bu bölgede yer-yer hiç sönmeyen yangınlar görünür oldu.

Hazineye ait kasten yakılarak açılan bu araziler köylüler tarafından yağmalandı. Daha sonraki yıllarda başlatılan kadastro çalışmasıyla da çok büyük bir bölümü yağmacı köylülere tapulandı.

Fındık büyük çalışma ve emekler gerektiren bir tarım türü değildir. Gerçeği söylemek gerekirse tam bir tembel tarımıdır.

Yılın birkaç ayındaki çalışma yeter fındık tarımına.

Batı Karadeniz Bölgesinin geniş ovalarından doğunun diğer tarım türlerine elverişsiz sarp arazilerindeki, her fındıklık sahibi köylünün fındık üretimi farklıdır. Doğu Karadeniz fındığının  çok kaliteli olmasına karşın, arazi kısıtlılığı nedeniyle miktarı az, Batı Karadeniz fındığının, miktar olarak çok olmasına karşın kalitesi düşüktür.

Batıda onlarca tonluk üretim yapan fındıklık sahipleri olduğu halde doğudaki fındıklık sahiplerinin pek çoğu ancak birkaç yüz kilo fındık üretebiliyor.

Fındık önceleri bir aile tarımı durumundayken, fındıklıkların büyümesi ve üretimin artması nedeniyle bu durum değişmiştir

Hasat önce toplama, sonra harmanlama gibi iki aşamada gerçekleşir.

Toplama, fındık çotanaklarını  (kapçık-kavşak)  dallardan ya da yerden  tek-tek elle toplama şeklinde olduğundan ve fındıklıkların tümünün ayni zaman dilimi içinde toplanma zorunluluğundan çok sayıda işçiye  (amele)  gereksinim vardır.

Üstelik, beş nüfuslu bir ailenin iki tonluk bir  ürünü biraz yavaş ve biraz uzun zaman harcayarak hasat etmesi mümkünken, onların da işçi çalıştırmaları, işçi bulma sıkıntısı çekme durumunu doğuruyor.

Bir fındıklık ne kadar büyük, ürün ne kadar çok olursa olsun, toplama süresinin mümkün derecede kısa sürmesi gerekir. Çünkü fındık, çok çabuk olgunlaşır. Dökülmeğe başlar.  Bahçe çok meyilli ve ottan yeterli derecede arındırılmamışsa, kapçığından çıkan tanenin kaybolma olasılığı vardır.

Hasattan sonra tanenin kuruması için güneşli günler gerekir. Oysa Karadeniz bölgesinin yağmur mevsimi hemen kapıdadır. Bu yüzden harmanda kalan fındık çürüme riskiyle karşı-karşıyadır.

Tüm bu zorunluluklar fındık hasatının birinci bölümü olan toplamanın mümkün derecede kısa sürmesini gerektirir. Bunun içinde fındık toplama işçiliği, işçiye yeterli gelir sağlayan bir iş kolu değildir.

Böyle olmasına karşın güney doğulu Kürt vatandaşlarımız hasat zamanı akın-akın Karadeniz bölgesine gelir, işçi sıkıntısını giderirler. Ancak bir sürü sorunu da beraberlerinde getirerek. Çevre kirliliğinden tutun da asayiş konularına kadar.

Fındık hasatında çalışan işçilere amele denir. Ücretleri gündelik adıyla  yerel yöneticilerce tespit edilir. Genelde bu ücrete razıdır güney doğulu amele.

1940-1950 yılları arasında fındık tarımı pek yaygın değilken fındık ameleleri, fındıklığı olmayan köylülerden oluşuyordu. Bir köyde birkaç fındıklık vardı o yıllarda.

Hasat zamanı çok az bir gündelikle köylüler, komşularının bahçesinde çalışır, fındık toplarlardı.

Şimdilerde hasatın iki aşamasında da işçiye gereksinim var. Hasatın ikinci aşaması  makineleşti. Harman süresi çok kısaldı.

60-70 yıl önce fındık harmana serilir, kavşak denilen çotanakların güneşte iyice kuruması beklenir, fındık ocaklarından kesilen uzun sürgün çubuklarıyla dövülerek tanenin kapçıklarından çıkması sağlanırdı.

Tanesini kısmen döken kavşak bir araya toplanır, taneler tekrar güneşe serilerek kurutulur, çuvallanırdı.

Tanenin üstünden sıyrılarak bir araya toplanan kavşak tek-tek elden geçirilerek içlerinde kalan taneler çıkarılırdı. Zor ve uzun bir çalışma isterdi bu işler.

Yıllar geçtikçe, çubuklamayla kavşaktan taneyi ayırma zorluğu arayışlara yöneltti köylüyü.

Böylece harmandaki kavşağın andallanması, tırmıkla dövülmesi yöntemi bulundu. Bu şekilde çalışma, kavşağın daha çok tane bırakmasını sağlıyor, posa haline gelen kavşağın elle ayıklama süresini kısaltıyordu.

Çok uzun yıllar uygulandı bu  çalışma ama kavşağı kurutma sorun yaratıyordu gene de. Yağışlı mevsimlerde fındık harmanda çürüyor, en azından kalitesi bozuluyordu.

Makineleşme zorunluydu.

İlk ilkel aletler icat edilmeğe başlandı.

Oluklu, yarım daire şeklinde bir alet yapıldı önce.  Bahçeden çuvallar içinde getirilen yeşil kavşak, doğrudan bu oluğun içine dökülüyor, oluğun üstünde ve bir çok bıçakla donatılmış aletin ikinci parçası,  kavşağın üstünde iki işçi tarafından ileri-geri hareket ettiriliyor, oluğun içindeki kavşak kesilerek tane kapçıktan ayrılıyordu.

Kavşağı harmana sererek kurutma işlemi ortadan kalkıyordu böylece.

Bu aletin çalıştırılması, tükenmez bir kol gücü gerektirdiğinden uzun süre  varlığını koruyamadı.

Sonraları patoz denen gerçek makineler icat edildi. Tonlarca fındık bu makineler sayesinde kısa sürede çuvala girmeğe başladı.

Giderek patozlar geliştirildi. Daha işlevsel hale getirildi.

Ancak tane gene de güneşte kurutuluyor.

Dünya fındığının en büyük üreticisi olan Türkiye’de, ameleler tarafından tek-tek toplanan fındığın kısa sürede ve daha az amele kullanarak toplanmasına çare bulunamadı.

1960 lı yıllarda amele bulma sıkıntısı üreticileri bunaltırken, fındık fabrikası sahibi arkadaşlarla hale, çare üretme sohbetleri yapardık. Bu sohbetlerin birinde,yurt dışında incelemeler yapan bir arkadaş İtalya’da fındık ocaklarının dibine sergi yayıldığını, birkaç amelenin dalları sallayarak kavşağı bu sergilere dökerek hem çabuk hem de pek az işçiyle fındık toplandıklarını gördüğünü anlatmıştı.

Bizim bahçelerimiz bilimsel metotlarla kurulmadığından  ve arazilerimizin  meyilli oluşundan böyle bir çalışma yapılamayacağını konuşmuştuk o gün.

 

 

Bizim 1940 lı yıllardan bu yana fındıklığımız vardı. Köyde oturmadığımız için  bahçenin çalılık alanlarının açılarak büyütülmesi, açılan alanlara fındık dikilmesi işini köyümüze göçen bir aileye  yarıcı statüsüyle vermiştik. Yarıcımız fındığı hasat edecek, yarısını atlara yükleyerek Ünye’deki evimize kadar getirecekti.

Trabzon taraflarında köyümüze göçen bu topraksız aile  barınmak için bahçemize

      Bir barınak yapma izni almıştı. Yıllar içinde nüfusu artan aile, önce bir. Sonra iki ev daha yaptı bahçemize. İznimizle tabii. Bu izin daha sonraki yıllarda evleri ve hizmetleri için bizden tapu isteme hakkı doğurdu onlara.

Bu hakkı da ben verdim kendilerine ailemizin reisi olarak.

        

***          ***         ***

 Başa dönersek şunu söyleyeceğim. Bahçe büyüyüp fındık tonlarla ifade edilmeğe başlayınca yarıcılarımız hasatı başaramadılar. Fındığın toplanması için çok ameleye gereksinim vardı. Onlar köyün yabancısıydılar. Bize müracaat ettiler.

O müracaat ikinci dünya savaşı yıllarındaydı.

İsmet İnönü’nün seferberlik koşulları ilan ederek tüm tahıl ve mısır üretimine el koyduğu yıllardı. Ekmek ve ithal edilen ihtiyaç maddeleri karneye bağlanmıştı. Fırınlarda akla gelmez maddelerden ekmek üretiliyordu.

Süpürge otu tohumları öğütülüyor mısır unuyla karıştırılarak ekmek yapılıyordu. Bu ekmekler karneye tabi değildi ama gene de kapışılıyordu fırınlardan.

Has un dediğimiz beyaz buğday unu piyasadan kalkmıştı. Varsa bile o, varsılların karaborsadan temin edebildiği bir mal haline gelmişti.

Mahallelerde birden zenginleşen türediler belirdi.  Karaborsa onulmaz bir yara gibi sarmıştı toplumu.

Genç erkek nüfusun tamamı  askere alınmıştı. Askerlik süresi bir ara dört buçuk yıla kadar uzadı. Doğumlar azaldı. 65 yaşa kadar olan erkek nüfus bile bulundukları şehir ve kasabalarda sivil savunma eğitimi alıyordu.

Tarla ve bahçe tarımı kadınlarla gayri Müslimlere kalmıştı.

En çok ezilen ve çaresiz kalan gurup memurlardı. Devlet durumu görünce memurları kolladı. Her memura, bakmağa mecbur olduğu nüfus sayısına göre ihtiyaç maddeleri tahsis etmeğe başladı. Bu, başta yiyecek maddeleri yanında giyim- kuşam için kumaş ve pabuç dağıtımına kadar çeşitlenmişti.

Aylık ihtiyaca göre, has un, şeker, çay hatta kahve yanında, yılda bir takım elbiselik kumaş ile iki yılda bir paltoluk kumaş tahsisi düzenli olarak verilmeğe başlandı. Savaş öncesinin güncel fiyatlarıyla dağıttıklarının parasını alıyordu devlet memurlarından.

Küçük memurlar günümüzdeki gibi açlık sınırının altında yaşadıklarından o malların parasını veremiyorlardı ama malları almadan önce, kendilerine biraz bir şeyler ayırabileceklerinin dışındakileri, karaborsa fiyatla satmak zorunda kalıyorlardı, utanarak.

Biz de bu güzellikten yararlanan küçük memur ailesinden biriydik.

Babam verilen ilk kumaşları, elbisem ve paltom şimdilik idare eder düşüncesiyle satmıştı. Sonraki yıl elbise ondan sonraki yıl da palto diktirdi kendisine.

Ben okulda olduğum için elbiseli olmak zorundaydım. Babamın aldığı kumaşı kendine elbise diktirdiği yıl ,onun eski elbisesi ters-yüz ettirildi. Küçülttürülerek bana göre dikildi. Sevinilecek durum şuydu. Ben ailenin tek erkek çocuğu idim. Bir ya da birkaç erkek kardeşim daha olsa halimiz yaman olurdu.

O durumda olan memur aileleri çoktu. Çünkü devlet nüfus artışını teşvik ediyordu. Altı çocuklu babalardan yol vergisi alınmıyordu örneğin.

O yılları takip eden yıllarda, ben lise son sınıfa gelinceye kadar yeni elbise giyemedim. Üstelik hiç paltom olmadı.

Yokluk yıllarında bize tahsis edilen yiyecek maddelerini, ince bir hesapla, eve ve satıya diye ayırıyor, gereğini yapıyorduk.

      Ancak annemin ayırıma tabi tutmadan tamamını eve bıraktığı tek yiyecek maddesi has undu. Yani bize ayda bir batman  (bir batman yedi okka. Bir okka 1200 Gr.)   hesabıyla tahsis edilmiş olan unun tamamı evde kalıyordu.

Un eve geldiği gün yumurta ile yoğrularak makarna yapmak üzere hazırlanıyor, komşuların görüp imrenmemesi için de bu iş gece yarıları yapılıyordu. Beş numara gaz lambası ışığı altında.

Makarnayı iki şekilde kestiriyordu ablalarıma annem. Birincisi dıgıl, ikinsisi 2-2,5 Cm. boyunda 4-5- mm. eninde erişte formunda… Dıgıl makarna, bir Cm. kare şeklinde  kesiliyor, ayak altında olmayan odalara serilen beyaz yaygılarda kurumağa bırakılıyor, sonra da kapaklı tenekelere konularak fındık zamanı ve kış aylarında yenmek üzere depolanıyordu.

Zaman-zaman da biz, ziyafet anlamında haşlıyor,  tereyağ, kuru kıyma, çökelek, şeker ya da  kavrulmuş fındık çekintisiyle şeker karışımlı katkılarla tatlandırarak yiyorduk.

Bu ziyafetler, ayda bir kez bile olamıyordu çoğu zaman.

Ne mutlu ki kaz. Tavuk ve inek besliyorduk. Sebze ve az miktarda mısır yetiştiriciliği için geniş bahçelerimiz vardı.

Fındıklığımızın içinde yarıcımızın kendi ve bizim adımıza ektiği mısırı Ünye’ye getirmemiz olanaksızdı. Yasaktı çünkü. Tespit edilen ürün fazlasını devlete teslim etme zorunluluğu vardı. Kaçağı önlemek için kasabaya giren yollar jandarma tarafından kontrol altındaydı gece gündüz.  

 

Fındıklığımızda toplama evresi için ameleye gereksinim doğunca ilk yıllarda hiç endişemiz olmadı. Köyde birkaç fındıklık vardı bizimkinin yanında. Komşularımız, amele parası bile almadan yardıma geliyor, fındığımızı topluyorlardı. Onlara sadece hazırladığımız öğle yemeğini veriyorduk.

Yıllar geçerken yardımlar azaldı ama amele ihtiyacı gündelik karşılığıyla gene de köyden karşılanıyordu.

Bu arada, fındık tarımının kolaylığı, yeni dikilen fındığın üçüncü senede ürün vermesi, üretimin hemen pazarlanıp paraya dönüşmesi, hiç işe yaramadığı düşünülen dik meyilli arazilerin de fındığa elverişli oluşu, köylüleri fındık tarımına yönlendirdi.

Herkes havli dedikleri ev çevresindeki avlularına bile fındık dikerek yetiştirdiler. Fındık bahçesi olmayan köylü kalmadı. Kendi imkanıyla fındığını hasat edemeyenler köyden amele temin edemediler. Amele ihtiyacı kasabalardan giderilmeğe başlandı.

Köylerinde toprağı olmadığından kasabaların kenar mahallelerine göçmüş kişiler mevsimlik fındık ameleliği yapmağa başladılar.

      Fındıklık sahipleri, bu işi yapanlarla aylar önceden para vererek  (Ki bu işi profesyonelce yapıp ameleleri kendine angaje eden amele başları türemişti) bağlantı kuruyor, mevsim açılınca bunlar bahçe sahipleri tarafından kiralanan taşıtlarla köye götürülüp evlerine döndürülmeleri sağlanıyordu.

Yıllar geçerken bu yöntem de ihtiyaca cevap veremez oldu.

Şimdilerde kendi imkanlarıyla güney doğudan gelen Kürt vatandaşlar, mevsimlik işçi olarak iki-üç hafta kadar çalışıp geri dönüyorlar. Bir sürü sorunu beraberlerinde getirerek. Çevre kirliliği, asayiş meseleleri, iş buluncaya kadar bir dolu arabanın konaklayacağı yerin temini gibi.

      Bu ameleler  Yemek ve yatak ihtiyaçlarını kendileri karşılıyorlar. Fındıklık sahiplerinden sadece çadır kuracakları bir yerle su kaynağı istiyorlar. Yemek pişiricilerle su taşıyıcıları da kendilerinden oluyor.

Çalışmağa gelen Kürt vatandaşlarımız, bu çok kısa çalışma mevsiminde yeterli para kazanabilmek için çalışabilir kalabalık aile bireylerinin tamamıyla geldiklerinden, bebeklerini ve çalışamayacak kadar küçük olan çocuklarını da getiriyorlar. (Fındık toplama işinde düşük düzeyde bir gündelikle çocukların da çalışması yasal.) Aile boyu çalıştıkları için -ki bazı aileler on beş ve daha fazla bireyle çalışıyorlar- kazançlarını yeterli kabul etmek gerekir.

Kürt amele çalıştıran fındık sahibi tanıdıklarımdan çok enteresan anılar dinliyorum. Bazıları yürek paralayan, bazıları da insanı gülmekten kıran anılar bunlar.

Benim de çocukluğumda, ikinci dünya savaşının yokluk ve yoksulluk yıllarında parasız olarak öğle yemeği karşılığında fındık toplattığımız günlerde, yaşadığım çok acı anılarım var.

Yukarda anlattığım gibi, memurlara devletin yaptığı yiyecek desteğinden temin ettiğimiz has unu annem makarna yapar depolardı.

Köye götürdüğümüz yumurtayla yoğrulup terbiyelenerek kesilmiş makarna, öğle yemeği karşılığında fındık toplamağa gelen komşu amelelerimize ikram edilirdi.

Amele sayısına göre ve biraz da bol hesap ederek makarna pişirir, kendimize ziyafet çektiğimiz günlerdeki gibi, üstüne bazen tere yağda eritilmiş kuru kıyma, bazen de şeker  ekerek değişik tarzda tatlandırır öyle ikram ederdik makarnayı. Çoğu zamanda yarıcılarımızın kestiği çökelekle…

Komşularımız, illa da sofradaki has undan yumurtayla kesilmiş, tere yağlı, kıymalı, şekerli, çökelekli makarnaya bayılıyorlardı.

Ablalarım ve annem amele evlerine dağılırken onlara, yarınki öğle yemeğine şekerli ya da kıymalı makarna pişireceklerini duyurur, komşuların yarın da gelmelerini sağlarlardı.

Evlerine dönen komşular, öğle yemeğini nasıl anlatıyorlarsa gördüklerine, ertesi gün sadece kıymalı ya da şekerli makarna yemek için gelen komşularla amele sayımız artıyordu. Pişen makarna miktar olarak çok ve de artımlı olduğundan kocaman bir sininin üstüne dökülürdü

Ameleler sofraya sığabilmek için sağ dizleri sofraya dik gelecek şekilde sıkışarak oturur, çala kaşık girişirlerdi makarnaya. Pek çoğu kendi tahta kaşığını getirirdi evinden. Her seferinde siniden, mümkün derecede çok makarna alabilmek için, kepçeyle kaşık arasında bir büyüklüğü olurdu bu tahta kaşıkların.

Amelelerin tamamına yakını, kızlar, gelinler ve genç kadınlardan oluşurdu.

Onlar yemek yerken ben, dolu kavşak çuvallarından birinin üstüne tüner seyrederdim yemek yiyişlerini. Pek çoğu yemek yerken beni de ısrarla davet ederlerdi sofralarına.

Gel goçum. Yimek ıscak-ıscak gokmuşdur burnuna.  Yimezsen bir yerlerin şişer der gülüşürlerdi manidar-manidar.

Benim derdim başkaydı. Onları seyretmek hayretler içinde bırakıyordu beni. Çünkü hepsi, makarnadan en çok yiyebilmek için tepeleme doldurduğu kaşığı, mağara gibi açtığı ağzına sokuyor, şişen avurtları arasında bir-iki kez döndürüp çiğnemeden yutuyor, tekrar saldırıyordu siniye.

Bir gün gelinlerden birinin, gizlemeğe çalışarak bir şey yaptığını gördüm.

Kadınların hepsinin başında, yaşmak dedikleri başörtüleri vardı.

O gelin yaşmağını, sol göğsü ile koltuğu arasında torbalamış, bir kaşık makarnayı ağzına atıyor, hemen siniye uzanarak ikinciyi dolduruyor, başını omzuna doğru döndürerek kaşığındaki makarnayı yaşmağın torbalamasına boşaltıyordu.

Gelin sinideki yığıntı  bitinceye kadar hiç şaşmayan bir hızla makarnayı kaşıkladı . Kepçeye yakın tahta kaşığıyla.

Makarna bitince o, diğer yemekleri beklemeden iki büklüm sofradan kalktı. Fındık ocakları arasında kayboldu.

İş başı yaptıklarında ben onu, fındık ocakları arasında aradım. Başında başka bir yaşmak vardı. Aklına bu işi koymuş olmalıydı ki iki yaşmakla gelmişti bahçeye.      

Amele gittikten sonra ben gördüklerimi anneme anlattım.

Ablalarım ve annem, derin bir üzüntüyle sarsıldılar.

Tüm ulusumuz yokluk içindeydi ama bu duruma düşmüş olmamız karşısında başka ne hissedilebilirdi ki?

Biraz sonra yanımıza gelen yarıcımızın hanımına o gelini sordu annem.

Yeni doğum yapmış emzikli bir gelinmiş.

Ertesi gün annem emzikli genç geline gizlice, kendisine kıymalı makarna hazırladığını,  ameleler dağıldıktan sonra gelip almasını söyledi, yanaklarından öperek. Harmana geçtiğimiz günlerden birinde bebeği getir de sevelim dedi. Utançtan kıpkırmızı olan gelinin kendini toplaması için.

Fındık toplama, harman sonu kavşak ayıklama işleri bitinceye kadar ben, Komşularımızın makarna yiyişlerini seyrettim hep dolu bir çuval üstüne oturarak. Ve hep kokudan umma olmamam için ısrarla sofraya davet edilerek.



Bu Haber 669 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.