Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/unyekent.com/httpdocs/conn/level.php on line 31
ÜNYE Kent Gazetesi >>> KENTTE HABERİN MERKEZİ ll BİZDEN HABER VAR......
 
19 Ağustos 2010 Pazar
MİSAFİR KALEM
MERVE ÜRER / GEÇMİŞE DOKUNMAK
CANİK DERGİSİ 3. SAYI

            Geçmiş günlere dair hatırladığım en canlı figürlerden biriydi o. İki katlı, her odası ayrı bir titizlikle döşenmiş ahşap ev! Anneannemin tipik Ünye evi!

       Sokak ile bahçeyi birbirinden ayıran tahta kapının önündeki taş basamakların kullanılmayan köşeleri yosunla kaplı idi. Taşların zamana boyun eğdiğini, adımlana adımlana insan ayağının şeklini aldığını ilk o evde gördüm ben. Sadece bu iki küçük ayrıntı değil tabii ki! Her odasından, merdivenlerinin her basamağından -düşündükçe bugün bile beni hayretten hayrete sürükleyen-  binlerce giz dökülüverirdi ayaklarımın ucuna.

      Anneanneme gittiğimiz günlerde yeme-içme faslının bir an önce bitmesini isterdim. Bir de her zamanki sihirli yolculuğumda bana eşlik edebilecek bir arkadaşla karşılaşmışsam değmeyin keyfime. Daha önceden keşfettiklerimi birlikte gözden geçirir, ardından yeni bir çift gözün de eklenmesiyle evde, bahçede, duvar diplerinde yeni sırlara vakıf olmanın heyecanıyla saatlerce sürecek bir dedektifçilik oyununa başlardık.

     Oyunumun/Oyunumuzun temelinde ailemin geçmişi yer alırdı. Hanımların sohbete/el işine daldığı anları kollar, bahçedeki uğraşılarımızı bir kenara bırakıp büyük ahşap kapıdan süzülerek içeride alırdık soluğu. Ayaklarımızın ucuna basa basa  iki yönlü merdivenin oturma odasına uzak basamaklarından tırmanır, üst katta bulurduk kendimizi. Yukarıda anneannemin çeyizinden kalma iki lacivert koltukla, ahşap işçiliğinin paha biçilemez örneklerinden biri olan eski tarz aynalı bir vitrin karşılardı bizi. Vitrinin ortasında -geçmiş günlerde kim bilir nice önemli haberleri dinlemek için aile büyüklerinin başında toplandığı- eski tip bir radyo vardı. Annem bu radyonun son zamana dek çalıştığını söylerdi. Yıllar yılı insanlığa hizmet etmiş olmanın verdiği gururla dolu öyle heybetli bir duruşu vardı ki! Birden bire kendi kendine çalışmaya başlayacağına ve tarihten gelen sesiyle zamanı durduracağına inandırmıştı beni. Ne zaman radyonun başına gelsem olduğum yere çakılır; içimi kemiren meraka karşın ona bir türlü elimi süremezdim.

      Merdivenden çıktığımızda ikisi solda, ikisi sağda dört oda vardı. Bunlardan sol taraftaki ilk oda annemindi, sağ taraftaki ikinci oda ise anneannem ile dedemin. Annem evlenince anneannem onun odasına hiç dokunmamış, genç kızlığına dair tüm ayrıntıları muhafaza etmeyi başarmıştı. Bu odayı karıştırmaktan hoşlandığımı büyük bir açık yüreklilikle itiraf etmeliyim. Çünkü o günler, orta okula başladığım, ön ergenlik sancılarıyla yoğrulduğum günlerdi  ve annesini rol model alan bir genç kız için onun anılarına dokunmak, keşfetmek adeta hazine gibi bir şeydi. Genellikle bu odayla ilgili keşifleri yalnız yapmayı yeğlerdim. Arkadaşımla  geçmişine dokunmayı  sevdiğim oda, evin denize bakan odasıydı. Eğer denizle iç içe bir şehirde yaşıyorsanız ve dedeniz dönemin namlı kaptanlarındansa evin denize bakan odası daha önemli bir yer haline geliyordu. Odaya girdiğiniz andan itibaren odaya dağılmış olan bir sürü ufak tefek, sizi bulunduğunuz ortamdan alıyor, büyük bir geminin kaptan köşküne girdiğiniz hissini veriyordu. Anneannemin en çok sevdiğim yönü işte buydu:  Geçmişine büyük bir tutkuyla bağlılığı… Ne annemin, ne de dedemin en ufak bir eşyasının bile kaybolmasına izin vermemiş, aksine arkadaşlarının dedeme dair getirdikleri resimleri, evrakları büyük bir mutlulukla kabul etmişti. Sonra da büyük bir özenle benim en büyük keşif alanımı oya gibi ince ince işlemişti. Dedemin çalışma odası işte bu sebeple, benim en büyük cennetimdi. Duvarda, dedemin çalıştığı gemilerden birinde, mürettebatla birlikte çektirdiği büyük bir fotoğraf asılıydı. Fotoğrafın altında eski yazıyla birtakım açıklamalar vardı. Yaz tatillerinde gittiğim Kur’an kursunun bu yazıları okumak için yeterli olmayışı beni deli ederdi. Aslında işin kolayı vardı. Anneannem hiçbir isteğimi geri çevirmezdi. Onu bir bahaneyle misafir odasından çıkarabilir, yazıları okumasını isteyebilirdim. Eski yazıyı çok iyi bilirdi. Hatta dikiş-nakış  için hazırladığı modellerde eski yazı ile notlar bulunurdu. Hiç elinden düşürmediği Kur’an-ı Kerîm’ine ise karışmasın diye eski harflerle ismini nakşetmişti. Bütün bu ayrıntılar kafamda döner durur, sonra vazgeçerdim. Çünkü anneannemi buraya getirmek demek, burayı karıştırdığımı itiraf etmek anlamına gelirdi. Artık dedektifçilik oynamakta o kadar usta olmuştum ki her resmi, her yazıyı, her objeyi dakikalarca inceler, evirir,çevirir; ancak zihnime ilk konumunu kazıdığım için milim oynatmadan aynı yere yerleştirirdim. Bu zamana dek bir kere bile yakalanmamıştım.

     Odadaki en sevdiğim objeye gelince… Odadan içeri girdiğimde dedem, kaptanlık üniforması içerisinde bütün heybetiyle bana gülümserdi. Mükemmel bir fotoğraftı. Fotoğrafın hemen yanında da o üniforma asılı durmaktaydı. Zaman zaman anneanneme şaşırırdım. Eşini gemi kazasında kaybetmiş bir kadının normal şartlar altında bu oda ve çevresindekileri yok etmesi                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                   gerekirdi. O yaşa dek gördüğüm ölümlerde aşağı yukarı böyle olmuştu. Ama anneannem, dedemi hatırlatacak önemli objelerin hepsine el koymuştu.

     Annemin anlattığına göre -annem o zaman lise çağlarındaymış- anneannem kazanın duyulduğu zaman ve cenaze süresince çok metanetli davranmıştı. Ağlamamış, kendini yerden yere vurmamış, sessizce gözyaşlarını içine akıtmıştı. Ancak cenaze kalabalığının yerini ev ahalisine bırakmasından sonra zaman zaman dedemin çalışma odasına kapanmaya başlamıştı. Bu süreler içerisinde -annem dahil- içeriye kimseyi almamış; içeriden en ufak bir ses gelmemişti. Aradan bazen yarım saat, bazen bir saat geçtikten sonra kırmızı gözlerle odadan çıkmış; kimseye açıklama yapmadan günlük hayatına devam etmişti. Zaman geçtikçe odaya kapanma sıklıkları azalmış; neticede de haftada bire kadar düşmüştü. Anneannem, bu hikâyesi ile beni bir defa daha kendisine hayran bırakmaktaydı. O, yasını asilliği ile bütünleştirmiş özel bir kadındı.

     O elbiseyle her buluşmamda, annemin, dedem ve anneannem ile ilgili anlattıkları aklıma gelirdi. Belki hayal gücümün yüksekliğinden, belki de gerçekten, bilinmez; dedemin üniformasını kokladığımda ciğerlerime deniz, rüzgâr ve “İşte bu adama güvenilir!” diye tanımlayabileceğim bir koku dolardı. Onu hiç tanıyamamış bir torun olmanın hüznü ve anneannemin hassasiyetlerini incitmeme bilinciyle bir eşyadan diğerine atlar, saatlerin nasıl geçtiğini unuturdum.

     Annemin “Elif! Neredesin?/Neredesiniz? Gidiyoruz artık!” diye seslenmesiyle irkilir; bir defa daha her şeyin yerli yerinde olduğuna emin olduktan sonra kapıyı usulca kapatırdım. Yanımda suç ortağım varsa ona gördüklerini anlatmamasını tembihler; yalnızsam bana suç ortaklığı eden kitabımı alır, aşağı inerdim. Anneannemin zamana yenik düşmüş ellerinden, pamuk yanacıklarından öperken ruhunda yaşatmayı sürdürdüğü dedemi  de öpmüş gibi olur; bu muhteşem tarih yolculuğumu bir sonraki sefere dek evin kapısında noktalardım.



Bu Haber 2095 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
BU YAZARIN DAHA ÖNCEKİ YAZILARI