Kır saçları, usta bir kuaförün elinden çıkmışçasına hafif dalgalandırılarak dağıtılmış gibiydi hep.
Kaşları çatık, ablak bir yüzün üstüne kondurulmuş gibi duran son derecede biçimli bir burun, sol yanağındaki gamzenin hizasında etli dudakları olan devamlı kapalı bir ağız, pelerinine sarınmış Grek-Roma tanrıları gibi heybetli bir vücutla, tıpkı onlar gibi bir adamdı İsmayila. Capcanlı bir heykel...
Fatsa’nın eski Karkucak-şimdiki Hatipli köyünden olduğu, Ünye’de akrabaları
Bulunduğu söyleniyordu. Gürcüydü.
(Bilgi kaynağı: Tantana Kemal)
Köyünden ilk bahar aylarında iniyordu kasabaya. Kış ayları yaklaşınca da kayboluyor, Köyüne dönüyordu besbelli.
Kasabada yaşamağa iyice alışınca, kış aylarında da Ünye’de kalmağa başladı. Elbise, gömlek, çorap, pabuç gibi giysi kullanmıyordu.
Zaman-zaman vücudunun üstünü açıkta bırakır, zaman-zaman da sol omzu ve kollarını açıkta bırakarak vücudunu yırtık çuval artıklarıyla sarardı. Alt tarafını ise, uyluklarından dizlerine kadar çıplak bırakır,dizden aşağısını ayaklarıyla birlikte gene çuval parçalarıyla sarardı. Birbirine eklenmiş yarı yarıya sağlam çuvallarla da belinden uyluklarına kadar olan kısmı eteklik gibi sararak giyinmiş olurdu.
Deli diyorlardı İsmayila’ya. Deliliğinin delili kıyafetiydi.
Tanrı heykellerine benzeyen görünüşü, yediden yetmişe tüm insanların onu sevmesine yetmişti. Hiçbir aşırılığı yoktu.
Saldırganlık? Asla yoktu.
Hiç kimseyle, hangi olay nedeniyle olursa olsun konuşmaz ; Dilenmez. Kimseden bir şey kabul etmezdi.
Acıktığında karşısına çıkan ilk fırına gider, ekmek alır ; O ekmek onun hakkıymış gibi koltuğunun altına sıkıştırır, çuvallarla ağaç gövdesi gibi kalınlaşmış bacaklarını yerde,,sürüye- sürüye dönüp giderdi.
İsmayila’nın ekmeğini her fırın seve-seve verirdi. Ancak o her gün ekmek aldığı fırını değiştirmeyi adet edinmişti.
Nerde görülürse görülsün, İsmayila’nın koltuğunun altında ya ekmek olurdu ya da cinek otu. Ot çoksa, sırtına yüklenirdi.
Cinek otu mısır tarlalarında, kendiliğinden yetişen, boyu bazen bir metreyi aşan tohumlu bir ottu. Tüm otçul hayvanların severek yediği taze-yeşil bir yem
Sonbaharın besleyici yağmurlarının bol yağdığı bereketli senelerde cinek otları, deniz gibi patlayarak tarlaları kaplar, mısır koçanlarının saplardaki seviyesine kadar yükselirlerdi.
Mısırlar kırılıp saplar biçilmemişken İsmayila tarlalara girer, cinek otlarını yolar, bağ yapar, bir iki bağı koltuğunun altına sıkıştırarak taşır, bezen yolduğu ot çoksa sırtına yükler hanların yanına gelirdi.
Seçtiği bir hanın önünde yükünü indirir. Hancıya danışmadan hayvanların bağlı olduğu ahıra girer. Önündeki behnide yem olmayan hayvanları belirler. Kendi takdirine göre getirdiği otu onlara bölüştürürdü.
Cinek otunun bol olduğu yağışlı mevsimde hanların önünde öbek-öbek yığılı, satışa sunulmuş otlar bulunurdu her gün. O günlerin piyasasına göre de iyi para ediyordu otların bağları.
İsmayila getirdiği otları satışa sunsa, hayvan sahiplerinin ondan satın alacaklarından kimsenin kuşkusu yoktu. Ama o satmaz, kendisini gördüklerinde kişneyen atlara, eşek ve katırlara otu elleriyle ikram ederdi sevgiyle gülümseyerek. Sonra da gülümsemesi solmadan, ikram ettiği otu, hayvanların kütür-kütür yemelerini seyreder, dalgın bakışlarla yavaş-yavaş hanın otel görevi yapan üst katına çıkar, hasır yatağına uzanırdı.
Sabahları ne zaman uyandığını, ne zaman tarlalara gittiğini kimse görmez sadece dönüşü görülürdü. Uzaktan gerçek bir erkek heykel güzelliği ile gelişi, tüm gözlerin kendisine çevrilmesine neden olurdu. Koltuğunun altında yada sırtındaki ot, heybetini artırır, görenleri hayran bırakırdı kendisine.
*** **
Son baharın ilerlemiş bir ayında ama mısırların henüz biçilmediği bir günde ot yüküyle görülmeğe alışılmış İsmayila, o gün otsuzdu. Güzel yüzündeki gülümseme dudaklarını aralamış, şimdiye kadar kimsenin görmediği inci dizisi gibi beyaz, düzgün,sağlam dişleri görünür olmuştu.
İki elini gözlerinin önünde birleştirmiş, avuçlarının içinde sakladığı bir şeyi zaman-zaman öperek hanların önüne geldi. Bir hancı, han kapısının önüne sandalye çıkarmış oturuyordu. İsmayila’nın kendisine doğru geldiğini görünce ayağa kalktı. O, hanında yatmasına izin verdiği için hancıya medyundu. Ara-sıra birlikte hanın önünde otururlardı hiç konuşmadan.
İsmayila geldi. Yumulu iki elini hancıya uzattı.
Çatık kaşlarını yukarı kaldırmış, gülümsemesi biraz daha yayılmış, elimdeki güzel şeye bak, der gibiydi.
Hancı Yumulu ellerinin birkaç parmağını araladı İsmayila’nın. Yumulu ellerin arasında bir kanadı kanlar içinde, çırpınmağa bile gücü olmayan yaralı bir bıldırcın vardı.
Kanat gövdeye bitişik eklemden kırılmıştı. Adeta kopuktu.
Ellerini sağ tarafına doğru, gördüğün yeter dercesine hızla çekerek hancıdan uzaklaştıran İsmayila hana girdi. Yukarı çıktı. Orda ne yaptıysa gene hızla aşağı inerek çarşıya yöneldi. Bir eli çuval etekliğinin içindeydi.
Döndüğünde, elinde bir çay bardağı dolusu zeytin yağı taşıyordu.
Hana girdikten üç-dört gün sonraya kadar İsmayila’yı dışarıda gören olmadı ama merak edenler hancıdan haberini alıyorlardı.
Galiba diyordu hancı, avcıların vurup bulamadığı yaralı bıldırcını ot yolmağa gittiğinde o bulmuş olmalı. Şimdi yukarıda, gözü ondan başkasını görmüyor. Kuşu hasırın üstüne koymuş. Önüne de behnilerden topladığı cinek tohumlarını yığmış. Kırık kanada ilaç niyetine zeytin yağı sürmüş. Gözünü kırpmadan kuşa bakıyor.
Kendisine bir somun ekmek götürdüm. Kaç gündür bir lokma yememiş. Hasırın üstünde büsbütün duruyor ekmek.
İsmayila, hana kapandığı beşinci gün dışarı çıktı. İki eli gene yumuluydu. Geldi. Hancının yanına oturdu. Gözlerinden sel gibi yaş akıyordu güzel yüzüne.
Hancı bıldırcının öldüğünü anladı. Bir kolunu çıplak omzundan aşırarak sarıldı ona. İsmayila yaşlı gözlerindeki ölümcül hüzünle baktı hancıya. Ayağa kalktı. Hancının hayvan dışkılarını kürelediği küreği aldı. Han binasının arkasındaki boş arsaya gitti. Kürekle toprağı açtı. Ölü bıldırcını özenle yerleştirdi açtığı mezara. Oradan çıkardığı toprağı tıpkı insan mezarlarının üstündeki tümsek gibi yığdı bıldırcının üstüne. Minicik mezarın çevresini küçük taşlarla düzenledi.
Sonra da başını mezarın yanındaki toprağa koyarak kıvrılıp yattı .
Akşam olup karanlık bastırdıktan sonraya kadar sessiz hıçkırıklarla sarsıldı vücudu.