16 Eylül 2010 Pazar
O. İRFAN IŞIK
Dünyada hayvan kesimi
Bu anı Ünye Kent ve Şirin Ünye gazetelerinde üç bölüm halinde, Sitelerinde tümü bir defada yayınlanacaktır.

Ülkemiz ve dünyada hayvan kesimi üzerine düşündürücü  tespitler

Ülkemizin Karadeniz Bölgesi’ndeki ilk tavukçuluk kooperatifi, Köy-Tür adıyla tescillenmişti. Samsun ili Kavak ilçesinde kurulan kooperatif, ilçenin bir çok köyünde yetiştirici üye köylülere, kırk beş günde besleyip kesime hazırlayacakları civcivler vererek işe başlamış, gene Kavak ilçesinde kurduğu entegre tesiste kesim ve paketleme hizmetini sürdürerek tüm yurt sathında satışa geçmişti.

Entegre tesis günde beş bin pilici kesip paketleme kapasitesine sahipti. Yetiştirici köylüler, kırk beşer günlük periyotlarla piliçleri kesime sunmağa mecbur tutulmuşlardı. Çünkü 45 günü geçen besleme süresi kooperatifi zarara sokuyordu.

 Köylerden her gün beş bin piliç toplanıyor, entegre tesiste kesime getiriliyordu.

Tesisi ziyarete gittiğimizde, gördüğümüz şuydu. İdare binalarına bitişik upuzun bir kesim ve paketleme binası yapılmıştı. Binanın dar cephelerinde birer kapı, uzun cephelerinde ise sıra-sıra bir sürü pencere…

Dar cephelerdeki kapıların önünde tır kamyonları vardı. Öndekiler canlı tavuk kafeslerini boşaltıyor, arkadakiler satışa hazırlanmış piliç kasalarını yüklüyorlardı.

Giriş kapısının hemen yanındaki platformda bir tavuğu içine alabilecek ebatta on iki huni dizilmiş bir çark dönüyordu. Her dört huninin karşısında bir işçi duruyordu.

Doldurucu. Kesici. Alıcı.

Kesime kafesler içinde getirilip doldurucu işçinin önüne koyulan kırk beş günlük piliçler,  bir-bir ve süratle alınıyor, döner çarktaki hunilere baş aşağı konuluyordu. Hunilerin altındaki delikten çıkıp aşağıya sarkan tavukların başını, dört huni ötede duran eli bıçaklı kesici sol eliyle tutuyor, sağ elindeki bıçağı boynuna çalıyordu. İkinci tavuklu huni birincinin işi bitince kesicinin önüne gelmiş oluyordu. Yarı kesilmiş baş çırpına- çırpına alıcının önüne geliyor, alıcı işçi pilicin kuyruğu, bacağı, neresi eline gelirse oradan tutup huniden çıkarıyor, Bir buçuk metre ötesinde, derinliği bir metre, çapı iki metre olan ve içi fokur-fokur kaynayan kanlı bir suyla dolu kazana fırlatıp atıyordu.

Piliç bu sırada henüz ölmemiş, hatta kendisini öldürmeyecek olan bir yarayla kaynar kazanın içine düşüyor, tüyleri kolayca yolunacak hale gelinceye kadar haşlanarak ölüyordu.

Kesimin bu bölümünü seyretmek her babayiğidin harcı değildi.

Doldurucu- Kesici- alıcı makine hızıyla çalışıyor, çevreleriyle ilgilenemiyorlardı. Çünkü hunilere giren beş bin piliç bugün paketlenmek zorundaydı.

Bizi tesiste gezdirip bilgilendiren yetkiliye, bu canavarca kesimin daha kabullenilebilir bir yöntemi yok mu ?  Diye sorduğumuzda:

Bu her tesiste böyle uygulanıyor dedi.

Yerde ve çark başında çalışanların lastik giysilerinde kan ve tavuk dışkısı bir dere gibi akıyordu. Kazandaki su, cehennem gayyasındaki ateş renginin kızıltısıyla fokurduyor gibiydi.

Ayaklarımıza giydirilen lastik çizmelerin bilek seviyesine kadar çıkan kan gölünde yürüyerek kazanın arkasına geldik. Orada çalışan işçi, elindeki bir ağ kepçeyi kazana daldırıyor, piliçleri üçer-beşer alıyor yanındaki yürüyen bandın üzerine kanlı sularla birlikte koyuyordu.

Bandın gittiği yere kadar önüne yan yana dizilmiş kadın işçiler oturmuştu. Kesim hanedeki tüm işçiler ve biz maskeli idik.

Alışkın olmayanların dayanamayacağı kadar ağır, iğrenç bir kokuyla doluydu tesis.

Yürüyen bandın önünde oturan ilk kadın, önüne gelen tüylü pilici alıyor, boynundan kuyruğuna kadar bir tek hareketle sıvazlıyor, tüylerinin bir bölümü yolunan pilici tekrar banda koyuyor, Bu sırada ikinci tüylü piliç önüne geliyordu. Sonraki kadınlar da önlerine gelen piliçleri ayni hareketlerle birer kez sıvazlıyor, en sondaki birkaç kadına piliçlerin    temizlenecek  birkaç ince tüyü kalmış oluyordu.

Biz de bant önünde çalışan kadınları tek-tek izleyerek sona geldik.

Buradan sonra uzun bir mermer masa ve önünde yürüyen ikinci bir bant daha vardı. Burada gene eli bıçaklı birkaç erkek işçi çalışıyordu. Piliçlerin boyun kanat ve ayaklarını kesiyor atıkları arkalarındaki selelere atıyor, kestikleri parçalarla birlikte gövdeyi banda bırakıyorlar; Bu kez öteki işçiler karınlarını yararak iç organlarını boşaltıyorlardı piliçlerin. Boşalan iç organların atıkları arkalarındaki selelere atıldıktan sonra, dibinden kesilen kanatlar, boyunlar, iç organlardan ayrılan taşlık ve ciğerlerle piliçler otomatik olarak makinelerde temizlendikten sonra başka makinelerde paketlenerek kasalara yerleştirilmiş durumda tırlara yüklenip satış mahallerine sevk ediliyorlardı.

O gün tavukların kanı ve tüyü dahil, tüm atıklarının sanayide değerlendirildiğini öğrenmiştik.

Bizim ziyaret ettiğimiz zamanda piliçler bütün olarak satışa arz ediliyordu.

Baget, but, göğüs, kuşbaşı şeklinde işlenerek teferruat halinde satış yoktu.

Belli bir faaliyet süresinden sonra Köy-Tür kooperatifi piyasadan çekildi. (Yıllar sonra bu günlerde ve ayni isimle yeniden piyasada )

O günden sonra bir çok kez başka entegre tesisleri ziyaret teklifi almama rağmen hiçbirini kabul etmedim. O korkunç infaza ve iğrenç kokuya bir daha dayanmam olanaksızdı.

Şimdi ülkemizde onlarca tavukçuluk firması ve onların entegre tesisleri var.

Yurttaşlarımızın en zengininden en fakirine kadar her ailesinin sofralarını süsleyen tavuk eti mamülleri böyle hazırlanıyordu bir zamanlar.

Şimdi kesim daha acısız ve daha başka yöntemlerle uygulanıyordur inşallah.

Kanatlı hayvan kesimi böyle de kasaplık küçükbaş ve büyükbaş hayvanların kesimi daha iyidir sanılmasın.

Hayvan kesimhanelerindeki kan gölü diz boyu ve ırmak akışlı.

Çocukluğumda tavuk yetiştiricisi bir köylü akrabamız vardı. Hayvan kesimhanesinin kan oluğunun altına tenekeler koyar, topladığı kanı, kümeslerinin önüne yaydığı hayvan gübrelerinin üstüne döker, gübrenin kurtlanmasını sağlardı. Kurtlar gübrenin içinde kıvıl-kıvıl çoğalınca tavukları salar kurtları yedirirdi onlara

 Böylece hem yem tasarrufu yapıyor, hem de tavuklarımı başka tavuklardan daha kısa zamanda,daha  ağır kilolara ulaştırıyorum diyordu  bize.

O zamanlarda suni yem yaygın değildi. Tavuklar, mısır ve buğdayla besleniyorlardı. Bu tarz besi,  tavukçulara pahalıya mal oluyordu.

Avrupa’da hayvan kesimi, İslami kesimle taban tabana zıt bir yöntemle yapılıyormuş. 1960 lı yıllarda Almanya’ya işçi olarak gitmek isteyen pek çok köylümün işlemlerine öncülük etmiştim. Bunlardan biri et entegre tesisinde çalışıyordu. İlk yurt iznine geldiğinde çalışma sistemlerini anlattı bana. İlgiyle dinledim.

Tesise gelen hayvan, kesici değil de öldürücü diyebileceğimiz bir uzmanın bulunduğu  mekana sokuluyormuş.

Öldürücü uzman, elindeki aleti hayvanın kulak dibine vuruyormuş. Bu vuruş sonunda  aletten yüksek bir ses patlaması çıkıyormuş. Uzman bunun için ses örtücü kulaklıkla çalışıyormuş. Ses, uzmanı rahatsız etmiyor ama, hayvanı derhal öldürüyormuş.

Hayret ki ne hayret!...       

Bu anlattığını gözlerinle gördün mü Mıstık? Diye ısrarla sordum. Yemin-billah aynen böyle dedi ve ekledi. Bir hayvanın vücudunda on kiloyu aşkın kan varmış. Hayvan ölünce bu kan vücutta kalır, etin parçalanışı sırasında pek azı zayi olurmuş. Gavurdaki aklı gördün mü?. Kanı da et diye satıyorlar insana. Üstelik hayvansal kan, insan sağlığına çok yararlıymış. Onun için ziyan etmiyorlar anlayacağın…Orada hayvan öldükten sonra yüzülmesi dahil tüm et mamülleri insan eli değmeden makineler tarafından yapılıyor deyip kesim işi hakkındaki bilgilendirmesini bitirdi.

Bafra’da kasaplar deve eti satıyordu bir zamanlar. Uzun süreden beri av için oraya gitmediğimden şimdi de satılıyor mu bilmiyorum. Av arkadaşlarım anlatmışlardı. Avlağımızın içinde Dil adı verilen bir ada vardı. Aslen Ordu’lu olan bir iş adamı Dili satın almış, orada kasaplık yüzlerce deve besliyordu. Bu kocaman hayvanların nasıl kesildiğini merak edip sormuştum arkadaşlarıma.

Hayvan yatırılarak kesildiği gibi, ayaktayken de kesiliyor demişlerdi.

Yere devrilerek kesilecek olan develer başına gelecekleri hissettikleri için, Yürek parçalayan böğürtülerle ağlıyorlarmış. Bu acıyı hayvana yaşatmamak için kasaplar deveyi ayakta kesmeyi tercih ediyorlarmış. Hayvan bir direğe kısacık bağlanıyormuş. Kasap devenin boynuyla gövdesinin birleştiği yerdeki şah damarına bıçağı derince çalıyormuş. Nefes borusu kesilmediği için hayvan pek acı duymazmış. Kan şarıl-şarıl akıp biterken deve düşüp ölürmüş

Arap ülkelerinde ise durum daha da caniyane ama kesin sonuçlu imiş.

Oralarda kasaplık hayvan olarak en çok deve kesildiğinden, hayvanlar sürü halinde getiriliyormuş kesim yeri olarak seçilen çöle

Kasap elinde yarı bıçak yarı süngüye benzer kesici, daha doğrusu delici aletiyle korka-korka develere yaklaşıp hızla sokarmış boyunla gövdenin birleştiği yumuşak ete süngüsünü. Devenin kalbi buranın hemen arkasında olduğundan, süngü kalbi deler, deve anında devrilerek ölürmüş.

Deneyimli ve eline çabuk olan Arap kasap, birinden ötekine develeri süngüler çok kısa bir süre içinde onlarca deveyi öldürürmüş. Develerin kinci agresifliğini bildiği için de süngüleme işini biraz uzaktan ve çekinerek yaptığından, bazen kalbi bulamaz ikinci ve üçüncü kez süngülermiş acılı ve yaralı hayvanı. Ta ki…Ayaktayken ölüp düşünceye kadar.

60 sene önce dinlediğim bu kesimler halen uygulanıyor mu? Bilmem ama, televizyon teknolojisinin ülkemize girmesinden sonra ben, belgesel tutkunu oldum. Evde benim televizyonum sadece belgesel gösteriyor bana.

Bir Afrika yerli kabilesinin yaşamını yansıtan belgeselde bir manda kesimini seyrettim, hayret ve şaşkınlıkla.

Önünü topuzlu kısacık bir püskülle kapatmış Habeşi kara, çırılçıplak bir kasap, sol elinin baş ve işaret parmaklarını ay boynuzlu mandanın burun deliklerine soktu. Kolunu yukarı kaldırdı. Hayvan kara kasaba teslim olurcasına adamın koluyla birlikte başını yumuşak bir hareketle yukarı kaldırdı. Boynu gerildi. Çıplak kara kasap sağ elindeki satırımsı palayı hayvanın hemen çenesinin altından başlayan boynuna çaldı. Bilek kalınlığındaki bir kan sütünu ta uzaklara şarladı hayvanın boynundan. Nefes borusu da kesilmiş olmalı ki manda kulakları sağır eden bir horultuyla soluk almağa çalışıyordu ayakta.  Adamın parmakları hala hayvanın burun deliklerinde ve başı gene yukarıdaydı.

Uzun süre harlayarak solumağa çalıştı manda derin-derin. Kanın şarlayıp uzandığı  mesafe gittikçe kısalırken önce, ön bacaklarının dizleri üstüne çöktü. Bir süre öyle kaldı. Kara kasap burun deliklerinden parmaklarını çıkarınca başı düştü mandanın. Baş yerde, dizleri üstünde ve arka bacakları ayaktayken öldü galiba.  Bir süre de öyle kaldı. Arka bacakları ayaktayken devrildi.

Kurban Bayram’larındaki büyük ve küçükbaş hayvan kesimlerini, bu kesimlerin ülkemizde ve tüm dünyada yarattığı travmayı anlatmağa gerek yok.

Bir de av sırasında yapılan kesim var. Vurulan avlar her zaman ölü olarak düşmez yere. Çoğu zaman yaralıdır. Ben ve gurubum genelde kuş avlardık. Önce dinimizin emri olan avı keserek öldürmek vecibesini yerine getirmek, ikinci olarak da, yaralı kuşun acısına en kısa sürede son vermek amacıyla avı keserdik. Bunun için de birimiz hariç hepimiz çok değişik av bıçakları taşırdık. Bir de,  ben ve bir arkadaşım sık çalı ve dikenliklerde yol açmak için pala taşırdık. Yaşlı Ünyelilerin hepsinin tanıdığı bıçak taşımayan arkadaşımızın, çok sıra dışı ve sadistik bir kesim yöntemi vardı.

O, yaralı kuşun boğazını ağzına kaldırır, dişleriyle nefes borusunu ve şah damarını koparırdı.

Guruptaki tüm arkadaşların muhalefetine ve onunla bir daha ava gitmeyeceklerine dair yeminli tehditlerine aldırmaz, bıçak çıkarıp boğazına çekme zamanını kısaltıp hayvana daha az acı çektiriyorum der bildiğini okurdu.

Ta ki… Bir ördeğin boyun siniri dişlerinin arasına sıkışıp tüm uğraşımıza rağmen çıkaramadığımız güne kadar zalimliğine devam etti. Sonra da dayanılmaz diş ağrısı yüzünden

Avı bırakıp dişçiye gitti. Dişçi iki diş arasını kesip siniri  almış. Ölünceye kadar o dişlerin arası seyrek kaldı.

Bütün bu facia denilebilecek kesim öykülerini şunun için anlattım. Bir zamanlar bizi bağnaz, yararsız , yeteneksiz, çoğu hırsız siyasetçilerden kurtaracak diye umutlandığım bir yıldız parlamıştı ülkemin ufkunda.

Adamı ilk dinlediğimde öylesine etkilenmiş, öylesine umutla sevinmiştim ki kurtuluyoruz diye... Üstelik bir de garabetim vardı kendisiyle. O da avcıydı benim gibi. Yurt dışında yaptığı avları basından okumak mutlandırıyordu beni. Artık her davranışını izliyordum.

Bu arada o yıldız siyasetçi, İstanbul’da bir miting tertiplemişti. Konuşmasının bir yerinde Hıncal Uluç’un cadalozlar dediği birkaç kadın hışımla benim yıldızıma saldırdılar.

Acımasız katil!.. Sen zavallı yaban hayvanlarını katlediyorsun anlamına gelen galiz sözlerle.

[ Hayvan sever sivil toplum örgütleri] nden birinin mensubu imişler. Ünlüymüşler. Kimi Panter kimi bilmem ne imişler. Ülkemizi senin gibi bir siyasetçiye teslim edemeyiz diye car-car bir yerlerini yırttılar.

Bu olaydan sonra:

Benim yıldızım pıstı.

Yıldı.

Sesi soluğu çıkmaz oldu.

Yıldızı söndü.

Siyaset meydanından çekildi.

Daha sonra bu panterler, belediyelerin sokak köpeği itlaflarına kancayı taktılar

Allah sizi inandırsın, Belediyeler de pıstı panterlerden.

Hangi belediyeler mi?

Kuduz köpeklerin çoğalıp da belde halkını tehdit ettiği belediyeler.

Köpek itlafından öyle bir el çektiler ki, kuduz köpekler kol gezmeğe başladı şehirlerde.

İstanbul belediyelerinin tümü tırsanlar arasındaydı. Ve İstanbul’un bazı semtlerinde de kuduz sokak köpekleri kol geziyordu. Tabii beklenen oldu. Kuduz köpeklerin ısırdığı birkaç kişi kuduzdan öldü.

Bu ölümler karşısında bile hayvan sever sivil toplum örgütü üyesi panterler pısmadı. Azdıkça azdılar.

Derken tüm Türkiye’yi pıstıran panterlerin karşısına pısmamış koca bir yazar dikildi.

Hıncal Uluç!...

Başladı o da en galiz sözler ve aşağılayıcı ifadelerle panterlere saldırmağa.

Sizi gidi cadalozlar sizi!...

Cadalozlar gene direndiler ama, Hıncal Uluç’un imkanları onlarda yoktu. Susturamadılar Uluç’u. İki ayrı cinsten kuduza karşı galip, Hıncal Uluç oldu.

Tüm bunları niye anlattım?!

Şundan.

Uzun bir zaman önce, Bir Av Hikayesi isimli anımı yayınlamıştım gazetemizde

Gazete yönetimi, benim avda çekilmiş resimlerimin yanına, İnternette bulduğu bir resmi basmıştı.

 Resimde, elinde tüfeğiyle yere çökmüş bir avcı, önünde de yere büyük bir özenle dizilmiş ölü onlarca ördek.

Gazete satışa çıktığı gün, yakın bir arkadaşım :

Yazıklar olsun sana acımasız avcı. O kadar çok ördeği öldürürken hiç yüreğin sızlamadı değil mi? Seni şimdi mahkemeye verip dava edeceğim dedi.

Adam, Yaban Hayvanlarını Koruma Sivil Toplum Örgütü üyesiymiş. Beni dava etmesi de mensubu olduğu örgütün göreviymiş.

Ona önce, o resimdeki avcının ben olmadığımı söyledimse de inandıramadım. Bunun hırsıyla onu hepten kudurtmak için de:

Hoş, benim de o sayıda, hatta daha çok av vurduğum olmuştur ya!!!..diye sürdürdüm konuşmamı. Olmuştur ama, inan ki o resimdeki avcı ben değilim.

Düşündüğüm gibi hepten kudurdu. Örgüt mensubu oluşunu etrafa duyuracak kadar yüksek bir sesle tekrarladı ve tehdidini sürdürdü. Allahtan, hikayenin tamamını okumamış. Yoksa ördeklerden kat-kat fazla sığırcığı vurduğumu bilse, beni oracıkta öldürürdü.

Ben de gülerek bu kadar yüce duygularla kurulmuş bir örgüte büyük bir sevecenlikle üye olmak istediğimi, bana bu konuda yardım etmesini istedim kendisinden. Zalim bir avcıyı eylemlerinden caydırıp kendi safına çektiğini düşünerek çok sevindiğini söyledi.

Öğle yemeği zamanıydı. Koluna girdim. Sonra da lokantaya gittiğimi, kebap yiyeceğimi, kendisinin de et sevip sevmediğini sordum. Hemen yumuşadı.  

Seviyormuş.

Davet ettim onu da,.Kabul etti. Birlikte lokantaya girdik. Kebaplarımızı istedik.

Büyük bir zevkle yemeğimizi yerken onun tavuk etini de çok sevdiğini öğrendim kendisinden. Daha?.. Her çeşit av etini de çok sevdiğini. Ördek, sülün değil ama ille de çulluk etini çok sevdiğini...

Patlama zamanı gelmişti.

Ulan münafık!!...

Diye söze başladım. Tüm dünya ile birlikte ülkemizde de, günde yüz binlerce küçük ve büyükbaş hayvanla onlardan daha fazla sayıda tavuk kesildiğini biliyor ve onların etlerini büyük bir iştiha ile zıkkımlanıyorsunuz ama o, akıl almaz canavarlıklarla öldürülen hayvanların haklarını korumak örgütünle birlikte senin, hiç umurunuzda olmuyor.

 Kurban kesimlerinde toz olur, hiçbir tepki vermezsiniz. Bayram geçip kesim bittikten sonra kem kümle geçiştirirsiniz olayı.

Kurbanı vahşete varan işkencelerle kesenlere carlasanız ya! Bu yaptığınız katilliktir. Sizi dava edeceğiz diye!...

Diyemezsiniz!...Niye diyemeyeceğinizi  de pekala bilirsiniz!

Bunu bile-bile, Bana en üst perdeden tehditler  savurabiliyorsunuz;  Vurduğum üç kuş için bir yerlerinizi yırtarcasına haykırmanız ne iştir?!..Diye celallendim.

Bu önündeki, zevkle zıkkımlandığın zavallı kuzunun etine ödenecek parayı vermeyeyim de gör gününü dedim.

Şimdi: Beni yemeğe davet etti de hesabını ödemedi diye ikinci davayı açmakta serbestsin.

Hadi!…Yallah!..

Diye dehledim onu masadan!..

Peşinden kahkahalar atarak.

Kendi hesabımı istediğimde, davacımın kasada benim hesabımı da ödediğini öğrendim.

(Onun  hesabını av eti sevdiğimi kimseye söylememesi için  rüşvet olarak ödüyorum . Öyle söyle ona demiş kasiyere. )



Bu Haber 813 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.