Yurt dışından yeni dönmüştük.. Çocukların Türkçe’leri zayıftı, evde yarı Almanca yarı Türkçe idare ediyorduk ama, Bengü okulda zorlanıyordu.
Eşim, matbaamız da günde birkaç saat gelip grafik yapıyordu. Bu birkaç saatliğine çocuklara bakacak biri lazımdı.. İlan verdik Gagauz Türk’ü Natali adında bir çocuk pedagogu geldi, Türkçe bildiği için onu işe aldık.
Konuyu anlayabilmeniz için size kısaca “Gagauzlar” dan bahsetmek istiyorum. Gagauzlar, Moldovya’da “Gagauzya” diye özerk bir devlet kuran Hristiyan Türklerdir. Oguz boylarındandır, asıl adları Gökoğuzdur. Kendilerini anlatmak için “Biz Göktürküz derler.
Türkçeleri en iyi anlaşılan ve Türkiye Türkçesine en yakın olan Türkçedir. Eğlenceli bir dildir Rus aksanı ağı basar, dil yapısı daha devriktir. "ve" kelimesi bulunmaz. Yatak yerine döşek, havlu yerine peşgir, sedir yerine kerevet, tamir ettirmek yerine düzdürmek, derler, ön isimleri Rusca, soyadları Türkçe’dir. Maria Marangoz, Natali Çakır, Dimitri Sarı, Nataşa Demirci, gibi.
Rus aksanı ile Türkçe
Bizim çocuklar zaten az bildikleri Türkçeyi hep unutup Natali’nin konuştuğu Rus aksanlı Gökoguz Türkçesiyle konuşunca okuldan şikayet geldi.. Berkhan Almanca ve İngilizce ve Türkçeyi unutmuş Natali gibi “R” leri uzatarak Rus aksanı ile Gagauzca konuşmaya başlamıştı.. Okula başladığı günün akşamı eve gelince “baba biz Rus muyuz? diye sordu. Okulda öğretmenleri sarışın saç rengi ve konuşmasındaki Rus aksanından dolayı Berkhan’ı Rus zannetmişler.
Natali evde iş yaparken Gagauz Türküleri söyler çocuklara da öğretirdi, bunlardan birini buldum ve en alta linkini koydum merak edenler dinleyebilirler.
Natali’ye kısa zamanda İstanbul Türkçesini öğrenmesini söyledik. Çok çabuk yazma da dahil öğrendi. Yazmayı da öğrendi çünkü, onlar Rus alfabesi olan Kiril alfabesini kullanıyorlardı. Natali çok zeki bir kızdı. Bir gün annem hasta diye izin aldı Moldavya’ya gitti. Bir daha haber alamadık..
Natali bir gece geldi
Zaman içinde eşim bizi yapayalnız bırakıp aramızdan ayrıldı. Yıllar sonra bir gece sabaha karşı evin kapısı çaldı.. Bengü Almanya’da okulda, Berkhan Ankara’da yüksek lisans yapıyordu, grip olmuş ateşler içinde yatıyordum, kalkıp kapıyı açacak halim bile yoktu.. Bu saatte kim gelebilir, yanlış zile basmışlardır diye kalkmadım. Fakat zil ısrarla çalıyordu. Kalkıp açtım, Natali karşımdaydı.. Bana: Rus aksanlı Türkçesi ile kaç saattir çalışıyorum zili, sen duymuyormusun diye bir çıkıştı.
Sonra boynumu kulağımı sarılı görünce evde bir gariplik olduğunu anladı odalara koştu baktı kimse yoktu
“Ne oldu size böyle, kimse yok mu Belma abla nerde Bengü Berkhan nerde?”
Geç otur dedim, anlattım ona.. Sabaha kadar ağladı.
Natali’yi Türk kızlarına benzettik
Tekrar çalışmak için gelmişti, iş aradı günlerce.
Çok gösterişliydi dikkat çekmesin diye, daha önce yaptığımız gibi önce sarı saçlarını kumrala boyattık, kıyafetini Türk kızlarına benzettik yoksa yabancı olduğunu anlıyorlar sorun yaşıyordu.. Konuşurken de İstanbul Türkçesi ile az konuşmasını tenbih ettim.
Birgün bir bayanın beni aradığını söylediler, bağlayın dedim. Telefondaki bayan Kaliforniya Üniversitesinde Doçent olduğunu İstanbul’da yaşlı annelerine bakacak bir bayan ararken Natali isminde bir Rus bayanın geldiğini geldiğini ve beni referans verdiğini söyledi.
Babuşka öldü
“Doğru” dedim, “yıllar önce bizim çocuklara bakmıştı sonra memleketine dönmüştü yine çalışmaya gelmiş ben her şeyine kefilim” dedim.
Natali’yi işe aldılar ve annelerini teslim edip Amerika’ya döndüler.. Natali çocuklar gibi sevinmişti.. Haftada bir gün izni vardı gelip bizde kalıyor evde yardım ediyordu.
Bir gün ağlaya ağlaya geldi. “Babuşka öldü” dedi. Yaşlı kadın vefat etmişti. Kadının çocukları Natali’yi Amerikaya çocuklarına bakmak için götürmek istediler.. Gitmek istemedi.. Natali: “korkuyorum, Amerika’ya gitmeye cesaretim yok” dedi.. Zorla ikna ettim.. “İstemezsen geri gelirsin evde sana her zaman yer var herkes Amerika’ya gitmek için can atıyor” dedim “Beni başından atmak için söylüyorsun” diye günlerce ağladı.. Sonra ikna oldu ve gitti..
Her gece telefon etti “ben duramıyorum burda” diye.
Sonra alıştı, çok mutlu olduğunu ona çok büyük bir iyilik yaptığımı hayatını kurtardığımı için bana çok borçlu olduğunu söyledi.
Moskovaya geçerken
Geçen akşam nerden bulmuşsa cep telefonumu bulmuş arayınca şaşırdım.. Amerika’dan Moskova’ya gidecekmiş İstanbul’a bana uğramak istiyormuş.
Ben İstanbul’da değilim” dedim Ünye’deyim, Ünye’ye uçak var mı diye sordu.
“Biraz zor olur Natali sen doğru evine git, ben seni geldin kabul ettim çok çok öpüyorum Komrat’a benden selam söyle” dedim..
Komrat, Gagauzya-Gökoğuzya Özerk Cumhuriyetinin başşehridir.
İşte Natali’nin türküsü : Mari Kız
http://www.facebook.com/video/video.php?v=107572685925565
*** *** ****
Bir önceki makale
"Hoşcakal Mayumi" Ertuğrul Fırkateyni Faciasının 120 ci yıldönümü
Aslında bu köşede yarın sıra benimdi.. Bugünkü yazı ani ve ekstra oldu.
Bugün 16 Eylül 2010 Ertuğrul Fırkateyni Faciasının yıldönümü..
Ertuğrul Fırkateyni Japonya’dan dönerken Oşima adası yakınlarında fırtınaya yakalanarak battı. Bu olay Türk Denizcilik Tarihine Ertuğrul Fırkateyni Faciası olarak geçti Bu faciada 587 denizcimiz boğularak şehit oldu..
Ertuğrul Fırkateyni Faciası Nedir?
Aptülhamit 1887 yılında, Japon İmparatorunun yeğeninin kendisini ziyaretine karşılık 1890 yılında Japonya’ya bir savaş gemisi ile iade-i ziyaret yapılmasını istemişti Bu görev için, 30 yıllık, sadece iç denizlerde yüzebilecek, hem kömür hem de yelken donanımı olan ERTUĞRUL Fırkateyni seçildi, ancak gemi okyanuslara dayanmayacak kadar bakımsızdı.
Ertuğrul Fırkateyni, 3 aylık Japonya ziyaretini tamamlayıp 16 Eylül 1890da Yokohama Limanından ayrıldı. Uyarıya rağmen yola çıkan gemi Oşima adası
Kuşimoto köyü açıklarında müthiş bir fırtınaya yakalandı parçalanıp sulara gömülerek battı.
Bu faciada 587 denizcimiz şehit oldu Japonlar 69 Türkü sağ kurtardılar. Bu sağ kurtulan 69 kişiden biri Ünyeli idi. Ayrıca Ertuğrul Fırkateyni'nde sulara gömülerek şehit olanlar arasında biri çavuş, ikisi bando-mızıkacı sekiz Ünyeli bulunmakta idi. Bunların isimleri şöyledir: Dedeoğullarından Mustafa Oğlu Hasan (Bando-Mızıka), Abazaoğullarından Ali Oğlu Emin, Müftüoğularından Ali Oğlu Hüseyin, Kerimoğullarından Sadık Oğlu İsak, Kocamanoğullarından Mustafa oğlu İsmail, Balcıimamoğullarından Raşid oğlu Mehmet. Uzunvelioğollarından Veli Oğlu Mehmet, Atikoğullarından Yusuf Oğlu Mehmet, Aşçıoğullarından Mehmet Oğlu Mustafa...
Beş yıldır yaptığım çalışmalar sonunda Ünyeli bu dokuz bazı kayıtlarda on kişiden beşinin ve kurtulan 69 kişiden biri olan Ünyelinin torunlarına ulaştım ve birçoğu ile konuştum.
Bunlardan en çok Ünye’nin Kuşculu köyünden Kocamanoğlu İsmailin hikayesi etrafında ondört bölümlük bir “Sayanora Mayumi-Hoşcakal Mayumi” adlı bir Ertuğrul Faciası araştırması yazdım.
Kocamanoğlu İsmail’in karısı Pembe bu acıya dayanamamış genç yaşta ölmüş öksüz kalan oğlu Memedi’de aynı köyden, faciadan kurtulan Çavuşların Ahmet büyütmüştür. Yetim Memet Balkan savaşlarına katılmış ve dokuz yıl sonra Sakarya Gazisi olarak köye dönmüştür.
Araştırmalarımız esnasında faciadan kurtularak dönen Çavuşların Ahmet’in ve yetim Memed’in mezarlarını torunları ile ziyaret etmiştik.
Araştırma büyük ilgi gördü. Geçende Japon Televizyonunun İstanbul temsilcisi arayarak Türkiye’de çekilecek bir Ertuğrul Fırkateyni Belgeselinin Ünye’deki bölümleri için çalışmalarımdan faydalanmak için izin istediler.
İşte bu facianın bugün 120 ci yıldönümüdür..
Ne yazık ki bu kahraman denizcilerimiz için Ünye’de ne bir anıt, ne de bir anma töreni yapabildik.
Ama geminin battığı Oşima adasının Kuşimato köyündeki Ertuğrul anıtında Ünye’nin adı ve orada müzede bizim yazdığımız bilgiler var.
Japonlar o facianın anısına geminin battığı kayalıkların üstüne bir anıt ve yanına bir de müze yaptırmışlardır. Müzenin biraz ilerisinde şehit olan 587 kişiden cesetleri bulunan 540 kişinin mezraları bulunmaktadır.
Huzur içinde uyusunlar.
*** *** ***
Bir önceki makale
Kırk Yıllık Ünye Masalı
Geçen yıl bu zamanda yine bir Ramazan Bayramında kızım İsviçre’ye oğlum da Tunceli’ye gidince koca İstanbul’da yalnız kalmıştım. Bu bayram yine çocuklar yok, kız “Zürich’e gidiyorum baba” diye telefon etti. Oğlum da Tunceli’den Kıbrıs’a tayin olunca o da gelemedi.
Ama bu kez İstanbul’da değil Ünye’de annemin yanındaydım.
Kırk yıl sonra ilk defa bir Ramazan’ı Ünye’de geçirmek ve bayramı da Ünye’de yapmak mutluluğunu yaşadım..
Kırk yıl sonra Ünye’de bayram tıraşı oldum.
Kırk yıl sonra bayram hamamına gittim bir güzel kese oldum, yıkandım paklandım..
Annem ikide bir bana :
-A uşaaam, seni kim yıkiiip paklii? der dururdu.
Ben de her seferinde:
-Bir Rus bayan tuttum eve der, onu kızdırırdım
Annem hemen:
-Uyy görimun başıma gelenleri? Daş yağacak başımıza daş, adı ne gaybananın
-Alinka
-Gösterürüm sana Alinka’yı malinkayı, nerden buldun u gaybanayı ?
- İstanbul’dan misafir geldi, İstanbul’da da ev işlerini o yapıyor,
-Çabuk defet evden, beni rezil mi etcen Ünye’ye.. Nerde şimdi ?
-Evde ütü yapıyordu ben gelirken
-Onu da getüreydin bari
-Getücekdim de burda balkon biraz yüksek
-Aha şindi ben seni atıcam u balkondan
Bu sefer hamamcı bir güzelce yıkayıp pakladı beni, öyle bir kese yaptı ki derim yüzüldü, , kırk yılın kiri pası birikmişti. Yine kırk yıl sonra yine mahallemizin camisinde bayram namazı kıldım.
Neslihan’ın kırmızı çizmeleri
Kırk yıl sonra gittim bayram şekeri aldım.
Fakir bir komşumuz var mahallede, onun beş yaşlarında ki mavi gözlü kız çocuğu Gülçicek’i aldım çarşıya gittik, çok güzel kıyafetler ve kırmızı bir ayakkabı aldım ona Gülçiçek o kadar çok sevindi ki..
Neslihan’ı hatırladım birden.. Onbeş yıl kadar önceydi İstanbul’da, Mecidiyeköy’de karlı bir bayram gününde ayağında plastik terliklerle görmüştüm onu, on yaşlarındaydı hemen ona kırmızı bir deri çizme almıştım o kadar çok sevinmişti ki beni ağlatmıştı. Neslihan okudu çocuk doktoru oldu ne zaman telefon etse “kırmızı çizmelerimi unutmadım der kendi de ağlar beni de ağlatır.
Bitmeyen Ortaçarşı Masalı
Kendime de bir çift ayakkabı almak için Ortaçarşı’ya gittim..
Eskiden “Çapulacılar Arastası” idi adı.
Çapula devrini tamamlamış, yerini iskarpin veya kunduraya bırakmıştı.. Biz iskarpin derdik, zenginler kundura.. İkisi de aynı şeydi, zenginler giyince kundura fakirler giyince iskarpin denirdi.
Burhan Amca’ya gideyim dedim çocukken yanında çırak çalışmıştım, ama Burhan Amca yoktu, dükkan da değişmişti, birden gözüm tabelaya ilişti “Vodafon, yazıyordu, demek Burhan Amca’nın dükkanı telefoncu dükkanı olmuştu. içerde genç iki bayan vardı,
“Burhan Amca nerde?” diye soracaktım, sonra bana “sen tarihte bir yerde takılı kalmışsın” derler diye vazgeçtim. Kıvırcık saçlısı: “Bir şey mi baktınız?” der gibi bakınca, içimden: “Galiba ben anılarımdan kırk yıl ileri gelmişim” dedim. Güler yüzlü İri gözlü olanı sanki: “ Geriye dönün” der gibi geldi bana.
Geriye döndüğümde Süheyla, Taşkınsu Bonmarşe’den Naciye Hanıma kuka almaya gidiyordu. Gözlerini açıp yine bana:“sen beni öldüreceksin” demesin diye ona görünmedim, kapının tokmağına bir taş sıkıştırdım, bu “ben okulun bahçesindeyim” demekti..
Boş çerçeve
Beş dakika sonra geldi
-Sakın “beni öldüreceksin” deme dedim
-Derim, dedi “sen beni gerçekten öldüreceksin”.
-O zaman gidiyorum daha da gelmem” hemen elime sarıldı:
-Şaka dedim, darılma, hemen, gitme ” dedi.
Ellerinin sıcaklığını halen unutmadım.
O nedenle ne zaman biri gidiyorum dese içim acır.. Hayatımda hep birileri gitti ve hiç geri gelmediler, gidenlerin arkasından hep üzüldüm, kimse bana bir daha “gidiyorum “ demesin.
Sonra bir gün geldi Süheyla’da gitti…
“Gitme Gülüm” dayanamam dedim.
-Böyle olacakmış, gitmem gerekiyor, beni unutma güzel çocuk, dedi ve gitti
O ahşap evin teneke kutular içinde güller açan penceresinde artık Süheyla yoktu, her şey değişmişti, çerçeve boştu.
Ben Süheyla’yı hiç unutmadım..
Gencecik yaşımda hasretle yandım, buna can dayanmazdı bilmem nasıl dayandım?
Bana soruyorlar, “Süheyla Ortaçarşı’da nerde otururdu?” diye.. O benim masal prensesimdi ona gönlümde bir saray yaptırmıştım, orda otururdu, Naciye Hanım bu sarayı başıma yıktı.
Bayramda mezarlığa gitmiştim, Naciye Hanım’ın mezarına da uğradım bir Fatiha okudum, yine de: “Huzur içinde uyu” diye dua ettim.
Cuma günü bir başka nostaljik anıda buluşmak üzere