Terme, küçücük bir kasaba iken onun pek yakınında bir yerde, ilçe büyüyüp o yakınındaki yeri içine aldığında arsa olan büyük bir arazinin sahibiydiler Turgut ve Avni kardeşler. Terme ile ilgileri babalarının, oralı bir hanımla evliliğinden dolayı idi.
Ünye’de, Yalı kahvesi mevkiinde, Rumlardan kalma bir evde oturuyorlardı.
Avni 1930 Turgut 1933 doğuluydular. Turgut doğunca, iki oğlumuz oldu diye çok sevinen aile, bazı olumsuzluklar sezmeğe başladı, bebeklerini büyük bir ihtimamla büyütürlerken. Turgut iyi bir gelişme gösterip büyürken Avni ayni performansı gösteremiyordu. Örneğin: Turgut meramını anlatacak kadar konuşabiliyorken Avni, dede bile diyemiyordu, ondan epeyce büyük olduğu halde.
Giderek Avni’nin konuşma ve zihinsel özürlü olduğu anlaşıldı.
Şükür ki Turgut, normaldi.
Turgut yetişkin bir adam olunca ailenin reisi oldu. Sahibi oldukları ahşap Rum evini yıktırdı. Yerine çok katlı betonarme bir apartman yaptırdı.
Çekemeyenler, onun arazi zengini olduğunu kulak ardı ederek yıktırdığı ahşap Rum evinde hazine bulduğu dedikodusunu yaydılar etrafa.
Turgut tınmadı bile.
Zihinsel özürlü kardeşi, söylenen her şeyi anlıyor, işine gelirse kendinden istenilen işi yapıyordu ama meramını anlatamıyordu doğru-dürüst. Buna karşın, zehir gibi bir belleği ve güçlü bir sosyal kişiliği vardı. Kendisiyle hiç ilgisi olmayan hemşerilerinin bile hısım akrabasını tanıyor biliyordu. Yanında konuşulan her şeyi bir sünger gibi çekiyor, saklıyordu belleğinde.
Yaşamı boyunca Avni’yle her hangi bir şekilde ilişkisi olmamış bir arkadaşımın babası ölmüştü. Cenaze gömüldükten hayli zaman sonra karşılaştıklarında Avni arkadaşıma: Vah buban, vah buban, vah buban demiş. Acısını paylaşırcasına.
Ailesi dışındaki insanların Avni ile iletişim kurmaları olanaksızdı. Üstelik o, devamlı sinirli ve kızgındı.
Şimdi biz başa dönerek Kardeşlerin çocukluğunu görelim.
PAŞANIN SÜNNETİ
İki erkek kardeşin birlikte sünnet olmaları kaçınılmazdı.
Sünnetin tek sayılı yaşlarda yapılması adettendi Ünye’de. 3-5-7-9 gibi. Turgut sünnet yaşına girince, Avni’nin yaşına bakılmadan karar verildi. Hısım akraba merasim için hazırlığa başladı Sünnet kıyafetleri dikildi.
O zamanlarda, şimdiki gibi pelerinli, asalı, pazarda satılan hazır kral kıyafetleri icat edilmemişti. Aileler, keseleri neye elveriyorsa onun icabına göre, ipek kumaştan, Atlastan ya da alelade bir kumaştan, çocuklarının ayak bileklerine kadar uzanan bir mintan diktirir, Bir özel sünnet şapkası alır; Beyaz çoraplı ayaklara özel kunduralar yaptırır, sünnet kıyafetini tamamlarlardı çocuklarının.
Ailedeki erkek çocuğun ilk mürüvvetiydi sünnet. Bundan sonra askerlik, daha sonra da evlilik gelirdi. Bazen de bu son ikisi yer değiştirirdi.
Ancak sünnette adet haline gelen simgesel bir uygulama daha vardı. En büyük mürüvvetin evlilik olması, aileyi bu törende onun provasına özendirir, oğullarıyla yaşıt ya da daha küçük, gelin kıyafetli bir kızı, oğullarının sünnet alayına katarlardı.
Süslenmiş bir ata bindirilmiş erkek çocuk, arkasında gene süslenmiş başka bir ata bindirilmiş küçük gelin, bir sürü çocuk eşliğinde, büyüklerin de kalabalık katılımıyla sünnet alayı oluşturulurdu. Şarkılar, türküler, ilahiler eşliğinde şehir turu yapar, eve dönerdi alay.
Turgut’la Avni’nin sünnet alayı da, benzer şekilde düzenlendi.
Avni zevkle gülüyor, bu atlı ve şamatalı gezintinin bitmesini hiç istemiyordu. Eve gelip attan indirilince gözü geride kaldı. Aklı hep gelin kızlardaydı.
Sıra sünnete geldi.
O zamanların sünnetçileri, anestezi uygulamasını bilmiyorlardı.
Çocuk, Anadolu’nun kirve dediği baba görevi üstlenen, sünnetin tüm hizmetlerinde baş yardımcı olan kişinin kucağına oturtulur. Bacakları ayrılarak iki taraftan güçlü erkeklere tutturulur, Sünnetçi önce organın kesilecek üst derisini çevirerek GLANS’ı (Penis başı) dışarı çıkarır. Sonra tekrar yerine getirir, Glansla kesilecek üst derinin arasını bir kıskaçla ayırır, sıra ustura ile derinin kesilmesindedir.
Sünnetçi alışkın çabukluğuyla, üst deriyi ucundan tutarak çeker, usturayı kıskacın nündeki üst deriye çalar.
Kesilip kopan deri elindedir. Kıskaç yere düşmüştür.
Çocuğun yürek paralayan haykırışları, sünnetin gerçekleştiğini anlayanların alkış ve sevinç haykırışları arasında boğulur. Çocuk yatağa yatırılır. Sünnetçi hızla yaraya sarı, antiseptik bir toz eker. Kalın bir merhem sürerek yarayı sargı beziyle birkaç kat sarar, sünneti bitirirdi.
( Ucundan aççık diyerek sünnete razı edilen çocuğa, Sünnet derisinden pilav yapacağız dense de kesilen deri, evin damına atılır bizde. Oysa Amerika’da sanayide kullanılır bu deri. Amerika sünnet uygulayan ülkelerden atılmak üzere kesilen penis üst derilerini satın alır.
Bizim hastanelerde ve toplu sünnetlerde kesilip atıldı sandığımız derilerin ne olduğu hakkında bir bilgimiz yok.
Gizli eller, Amerika ile işbirliğinde olabilirler. )
Evde sünnet olacak ikinci, üçüncü çocuk varsa, Sünnet olanın ağlama seslerinin onlar tarafından duyulmaması için yapılan alkış ve şamatanın büyük önemi vardır.
Bizim sünnette, Turgut’un ağlaması susturulunca, Avni sıraya girdi. O sünnet olacağını biliyordu ama sünnette kendisine neler yapılacağı hakkında bilgisi yoktu. Sünnetçi, pipisinin boyunu sevgiyle methederken o gülüyordu.
Sonra eyleme geçti sünnetçi. Pipinin üst derisini aşağıya sıvazlayarak glansı (penis başı) dışarı çıkardı. Bu iyiydi işte. Üst deri penis başına yapışık değildi. Eğer öyle olsaydı, üst deri, penis başından hayvan derisi gibi yüzülerek ayrılacaktı.
Bildik işlemler başladı.
Sonra birden, ustura yüreğine çalınmışcasına pipisinin ucunu uçurunca, Avni, sünnetçiye ve alkış tutanlara bildiği tek sövgüyü sıralamağa başladı. Ağlamanın en üst perdesinden haykırışlarla…
Hamına-hamına-hamına-hamına!....
Alkışlar ve hey-heylerle yatağa atılıp sargı işi tamamlandıktan sonra elleri serbest kalınca, can havliyle pipisine saldırdı Avni. Kolları tutuluncaya kadar, kan içinde kaldı pipisindeki beyaz sargı.
Sünnetçi bir süre izledi sargıdaki kan lekesini. Leke büyümeyince rahatladı. Kanama durmuştu.
Avni’nin yatağı başındaki kalabalık, paralarla, tatlılar ve şekerlerle unutturdular pipisini ona. Biraz sonra o, ömür boyu sürecek olan para desteleme alışkanlığının ilk denemelerini yapmağa başladı. Sünnet şapkasının içindeki kağıt paralarını eline alarak.
Sonradan adına Gadı sıfatı eklenen Turgut, kuzu-kuzu yatıyordu Avni’yle ortak süslü, sünnet karyolalarında. Kımıldamadan.
Sünnetten sonra üç saat geçmişti. Erkek kalabalık dağılmış. Turgut’la Avni kadınlara teslim edilmişti.
Kadınlar Avni’yi yatakta zaptedemez olmuşlardı bu arada. Çaresiz, yataktan inmesine izin verdiler.
Bacaklarını gererek birkaç adım yürüdü Avni. Sonra da yere çömelerek kendisine hediye edilen oyuncaklarla oynamağa başladı.
Kadınların dikkati üstündeydi ama bir başka dikkatliyi gözden kaçırmışlardı. Sünnet karyolasının karşısındaki sedirin altında yatan evin kedisi, birden tetiklenmiş, fermaya durmuş; Kuyruğunu ve kalçalarını sallayarak karşısında kanlı-kanlı asılı duran ete yoğunlaşmıştı.
Sonra:
Birden sedirin altından fırladı. Avni’nin bacaklarının arasından sarkan kanlı sargıya tırnaklarını geçirdi. Anında parçaladı sargıyı.
VUUUUUUU!...
Kadın çığlıkları, Avni’nin haykırışları, kedinin aklını başından almış olmalıydı ki, pipiye daldığı hızla sünnet odasından fırlayıp kaçtı.
Kanama tekrar başlamıştı. Sünnetçi yetişti biraz sonra. Avni’nin bacakları, kolları tutuldu. Sargı yenilendi.
Zamanın tek sünnetçisi, Osman Usta’ ydı 1930-1940 lı yıllarda
Neyse ki kedi fazla zarar verememişti Avni’nin kocaman pipisine. Öyle diyordu sünnetçi.
Sünnetten sonraki çocukluk yıllarında…
Az zararlı yaramazlıklarla büyüdü Turgut’la Avni.
AVNİNİN PARTİCİLİĞİ
Turgut devlet memuru oldu. Avni CHP li.
Artık her gün parti binasının önündeydi. Giderek bina görevlilerinden önce gelmeğe başladı partiye. Kapının açılmasını bekliyordu karda yağmurda.
Kapının anahtarını verdiler ona. Tek başına yukarı çıkamadığı için, devamlı kapının önünde dururdu. Öylesine sahiplenmişti ki partiyi, sevmediği biri gelse binaya, ya da binanın önünden geçse, kavga pozisyonu alır, püskürtürdü geleni.
Sevdiklerini karşılayışı görülmeğe değerdi. Heyecanlandığı zaman daha da artan konuşma zorluğu ile anlaşılmaz iltifatlarda bulunur, sımsıkı sarılarak öperdi sevdiğini. Sonra da karşılıklı otururlar başlarlardı muhabbete. Karşısındaki Avni’nin sevmediği kişilerin isimlerini sıralar;
O : Ah Pupaz- ah pupaz (Papaz) derdi. Adı yalandan deliye çıkmış kişiler sayılınca:
Delü-var. Delü-var: Delü-var. diye sıralar, Saygın kişiler anıldığında: Hanı var-hanı var -hanı var derdi.
İnönü’nün adı geçince de:
Ceketinin iç ceplerinden birinde destelediği İsmet İnönü resimlerini çıkarıp gösterir, Paşa Buba-Paşa Buba der, son derece ciddi bir tavırla saygısını belirtidi Paşa’ya. (Sonra, Ecevit, Erdal İnönü ve diğer parti başkanlarına da ayni saygıyı gösterdi hiç azaltmadan.)
Sohbet devam ederken karşısındaki, ciddi havayı dağıtmak için öteki cebinde ne var Avni Paşa diye sorar, Avni hemen havaya girerek öteki iç cebinde destelediği ve taaa!.. İlk paradan itibaren tek kuruşunu bile harcamadığı paralarını çıkarıp göstererek muhatabını hayrete düşürmekten sonsuz haz duyadı.
Bülent Ecevit’in Ünye’ye geldiği bir gün karşılayıcılardan biri Avni’nin partiye ve kendisine duyduğu saygıyı anlatınca Ecevit, tanımak ister Avni’yi.
Avni geldiğinde, CHP li heyet, Çamlıktaki falezden denizi seyretmekteymiş.
Avni’yi Ecevit’in önüne getirirler. O, hayran-hayran kendisini seyreden avni’ye elini uzattığında, saygısının verdiği heyecan ve hayretle geri-geri çekilen Avni falezden tam düşecekken, Can korkusuyla Ecevit’in eline sarılır.Tanışma böyle gerçekleşirken olaya tanık olanlar kahkahadan kırılırlar.
Beni hiç sevmemişti nedense. Ne zaman karşılaşsak, yanımdan geçerken o, ağzının içinden mırıltıyla Delü-var, delü var, delü var diye söylenir, biraz açıldıktan sonra da Pupaz- Ah pupaz ah pupaz diye beni aşağılardı.
Beni sevmesini o kadar çok istediğim halde bir türlü sevdirememiştim kendimi ona. Ta ki!.. Erdal İnönü’nün Ünye’yi ziyaret ettiği bir gün alkış tuttuğumu görünceye kadar.
Arkamdaymış. Aşırı bir sevgi gösterisiyle alkışlamış olmalıydım ki Erdal Bey’i, çok etkilenmiş Avni. Önüme geçip kucakladı beni. Yüzü düşmüştü. O güne kadar beni aşağılamış olduğu için, özür diler gibiydi. Utancından olsa gerek, kekeliyor, her zamanki gibi söylediklerinden bir şey anlaşılmıyordu.
İnönü gittikten sonra beni parti binasına götürdü. Erdal Bey’in resmi basılı bir takvim hediye etti. Ben de ona, Erdal Bey’in dünyadaki en büyük on iki fizikçiden biri olduğunu anlattım.
Ben ne kadar büyük bir ciddiyetle anlatmışsam bilim adamı Erdal Bey’i; O da tüm dikkat ve ciddiyetiyle dinledi beni.
Sonra, buba-buba-buba diye onayladı sözlerimi.
Dediklerimi anlamış gibi.
Avni’yle içli-dışlı olduktan sonra arayı soğutmamak için sık-sık bir araya gelmeğe çalıştım. En yakınındakilerden pek çok anısını öğrendim.
Muammer tekin’in parti ve belediye başkanlıkları sırasında Avni hep onun çevresindeydi.
Belediye toplantılarında, parti toplantılarında, Kahve ve özel dükkanlardaki sohbetlerde ve içki masalarında.
İçki masalarında Avni genellikle yemek ve mezeler yerdi. Son derecede saygılı otururdu masada. Fötr şapkası başında, elleri dizlerinin üstünde olurdu Muammer Bey’e saygısından.
İçkili yemek masasında, onlarla birlikte olan biri, Ayağa kalkar, ceketinin düğmelerini ilikler, tam da Avni’nin istediği gibi bir saygıyla Muammer Bey’den, Avni’nin kadehine içki koyabilir miyim? diyerek izin isterdi;
Tabi-tabi onayını aldıktan sonra kadehe rakı koyar, sonra da suyunu Avni’nin ayarlaması için su şişesini önüne bırakırdı. Bu merasim her içkili yemekte tekrarlanırdı.
Avni bu merasimden sonra kadehini kaldırır, bekler, masadakilerin de kadeh kaldırmasından sonra (fon-dip) yapardı.
AVNİ PAŞANIN KİBARLIĞI
Arkadaşım Ali Korkmaz’ın dükkanında oturduğum bir gün, Abdullah Haznedar iş hanının yanındaki dört yol ağzında bir şamatadır koptu. Hemen sonra da, oturduğumuz dükkanın önünden kahkahalarla gülerek kaçan üç delikanlı gördük.
Arkalarından söverek koşan sesi tanıdık.
Avni ayaklarını yere vura-vura kısa adımlarla koşuyor, hamına-hamına-hamına diye sıralıyordu sövgülerini.
Sonra kaçanların arkalarından fırlatılan iri bir taşın, yolda çıkardığı sekme seslerini duyduk. Ses yaklaştı seke-seke. Geldi. Ali’nin dükkan vitrininin camına çarptı.
Vitrin çerçevesinin alt köşesine çarpan taş köşeyi tuz-buz etti ama camı tümden indiremedi. (Ali bu camı ölünceye kadar değiştirmedi. Öylece bıraktı vitrinde)
Avni’nin sesi birden kesildi caddede. Biz de onu utandırmamak için yerimizden kıpırdamadık.
Galiba aradan iki-üç saat geçmişti. Avni süklüm-püklüm dükkana girdi. O derece de utanç içindeydi ki, gözlerini yerden kaldıramıyordu. Parmağıyla camı işaret ediyor, özür kelimeleri sıralıyordu ama bir kelimesini bile anlayamıyorduk. O özür diledikten sonra sustu. Geldi, Ali’nin elini tuttu iki eliyle. Akran olduklarını bildiği için öpmedi. Yüzüne sürdü tuttuğu eli. Ali de onu kucaklayıp öptü.
Barıştıklarını anlayan Avni, kaçanlara kızgınlığını da anlattı hırsla söverek. Hanasını- hanasını dedi anlaşılır şekilde ve daha sonra da hayli zorlanarak: Bana Delü var diye bağırdılar demeğe çalıştı. Anlattıkları bitince, bana ve Aliye temennalar çakarak dükkandan çıktı.
AVNİNİN DİNDARLIĞI
Namazını, özellikle Cuma namazlarını aksatmazdı Avni.
Abdest alırken ceketini omzuna alır, kollarını sıvar, elini, ağzını, burnunu, yüzünü yıkamadan kollarını yıkar, aklına gelirse sıra gözetmeksizin bunlardan birini de yıkardı. Nadiren de ayaklarını yıkardı.
Kış aylarında asla ayak yıkamaz, günahsız Avni’nin günahını almayayım ama bazen de abdestsiz girerdi camiye. Beklide evde almış olurdu abdestini.
Namaz kılacağı yeri özenle seçerdi. Cemaat içinde sevdiği biri varsa onun yanına oturur kendi yanına oturanlara da dikkat ederdi. Avni’nin kendi hakkındaki yargısını bilen kişi sevilmiyorsa zaten yanına oturmazdı. Bilmeden oturanlarsa onun homurtusunu duyar duymaz kalkarlardı yanından.
Camiye girdiği zaman yanına oturabileceği birisi yoksa, sağı solu boş bir yere oturur beklerdi. Soğuk kış aylarında, ya da fındık hasadı mevsiminde camiler tam dolmazdı zaten.
Avni farz namazlarından önce ve sonra kılınan sünnet namazlarında, tekbirden sonra ellerini bağlar, hemen sonra da doğrudan secdeye varır, bir kez secde eder, hızla doğrulur tekrar el bağlardı. Namazda iken sağından solundan geçenlere başını çevirerek bakar, yanına oturmak isteyenlere homurdanır, oturtmazdı onları yanına.
Tüm bu ikazlara karşın yanına geleni caydıramazsa kendisi cayar, namazı bozduğu gibi başka yere giderdi caminin içinde.
İmamla kılınan farz namazlarında ise o imama uymaz, herkes imamı beklerken o yatar, kalkar, oturur bildiği gibi kılardı namazını. İbadeti bitince de çıkar giderdi camiden. Namaz tümüyle bitmeden tabi.
Bir Cuma günü Avni’nin arkalarında bir yere oturdum. Gözüm ondaydı. Biri geldi yanına oturdu. Avni, bir pislikten sakınır gibi kalktı, iki saf gerideki bir yere oturdu. Hemen yanında biri türedi. Avni alçak sesle kısacık homurdandı. İki saf daha gerileyip tekrar oturdu. Anında yanında biri daha belirdi. Bu kez yüksek sesle ama gene kısacık homurdanarak kalktı, başka yere oturdu. Görüş alanımdan çıkmıştı. Cuma namazına kalktığımızda arkamdan keskin bir homurdanma daha duydum
Tam bu sırada imam tekbir getirdi. Hep birden namaza durduk. İmam yanık bir sesle Fatiha’yı okurken arka saflarda kıyamet koptu.
Hamına-hamına-hamına-hamına diye giderek uzaklaşan Avni’nin sesi duyulmaz oluncaya kadar hamınalar onlarca kez sıralandı.
Avni namaza boş vermişti.
Cemaat önce kısık- kısık gülüştü. Sonra bazıları öksürerek kahkahalarını örtmeğe çalıştı ama nafileydi. Cemaati oluşturanların çoğu sesli-sesli gülmeğe başladı.
Koca Cuma namazını fasit etmişti Avni.
Avni’yi bu denli çileden çıkaranın kimliğini öğrenemedim ama onu çok sevenlerden biri olduğunu yeminle temin edebilirim. Başkası zaten onu bu denli çileden çıkarmağa cesaret edemezdi.
AVNİNİN GAZABI
Kızdığı adama öyle bir göz döndürmesi vardı ki görenler, kızdığı adamı şimdi öldürecek sanırdı. Kızdığı adam oturan ve onu tanıyan biriyse yerinden kalkıp kaçmağa ya da pozisyonunu değiştirmeğe kalkışmaz gülerek ona bakardı. Bu umursamazlık Avni’yi daha çok kızdırır, ayaklarını yerlere vura-vura tepinir, sağa sola saldırır, yerde taş arar, gördüğü en büyük taşı kaptığı gibi adamın tepesine dikilirdi. Vurdu vuracak…
Yüzünün rengi allı-morlu, gözleri çakmak-çakmak dönmüş, ana-avrat sövgüsünü bas-bas bağırarak hamına-hamına-hamına der, sövgüsünü bitirince, taş elinde, öylece kalırdı olduğu yerde. Sönmekte olan bir balon gibi buruşur, gözleri dalar,, rengi yerine gelir, bakışları normale dönünce, yavaşça çeker giderdi oradan.
Kızdığı adam onunla söz düellosuna girip kaçmağa başlarsa, arkasından kısa adımlarla birkaç metre koşar, tepinerek beklerdi biraz. Adam iyice uzaklaşmışsa, atacağı taşın ona ulaşamayacağını anlar, o zaman atardı elinde sallayıp tuttuğu taşı; Sonra da attığı taşı adama vurmuş sayar hemen rahatlardı
Sık olmamakla birlikte, bol paça Nuri’nin kahvesine gelirdi. Akranları ve sevdiklerinin çoğu oradaydı. Kahveye girer girmez kıyamet kopardı. Bağırmalar, ıslıklar, alkışlar, aşırı sevinç ve sevgi gösterileri gırla giderdi. Paşa’da bu şamataya katılır, bağırır, alkış tutardı. Sonra da masalardaki boş bardak ve fincanları kaldırır ocağa götürürdü. Tıpkı bir meydancı, kahve çalışanı edasıyla.
Tüm bu işler bitince de gider kendisine en yakın bulduğu birinin masasına otururdu.
Kendisine ikram edilen çay, kahve gibi içeceği bitince, biri öteden, onun duyabileceği bir sesle, delü var-delü var diye mırıldanır mırıldanmaz Paşa çıldırır.Hamına-hamına-hamına diye kahveyi bir-birine katar, kırar geçerdi öteye.
Sakinleşinceye kadar herkes susar, bu sırada Paşa, yumrukları sıkılı, gözleri belermiş, çıkardı kahveden.
Fört şapkası başında, ceketi ilikli, elleri arkasında kavuşmuş. Öne doğru eğik. Kısa bacakları üstünde yaylanarak yürüyüşünü görenler, sevimli bir gülümsemeyle seyrederlerdi onu
Yükseklik korkusu vardı Avni’de. Parti binasının üst katına çıkamayıp kapıda saatlerce ayakta duruşu bundandı.
Özellikle muayene olması için hastane yada doktora götürüldüğü zaman korkusu hat dereceye yükselirdi.
Ciddi biçimde hastalandığı bir gün, Samsundaki ünlü doktorlardan birine götürüldü Avni. Muayenehane, binanın yukarısındaki bir kattaydı. Avni merdiven çıkacağını anlayınca direndi çıkmamak için. Turgut, Avni’yi hangi sözlerin ikna edeceğini biliyordu. Doktorun yanına giderek durumu anlattı. Pencereden başını çıkararak Avni’ye: Ben köydeki dedenin torunuyum. Yanıma gel de tanışalım demesini rica etti.
Dedesini duyunca korkuyu unuttu Paşa. Merdivenlere saldırdı.
Turgut’la hiç geçinemedi Avni. Yaşamı boyunca hep küs kaldı kardeşiyle
Sonra aniden öldüğünü duyduk Avni’nin. Bir güncük hastanede yatabildi sadece.
Ünye Yasa büründü.
Turgut da ani bir kalp kriziyle ölmüştü. Onun ölümü Avni’ninki kadar ses getirmemişti.
Avni Turgut’a ABİ diyordu. Turgut öldüğünde, Küs olduğu kardeşi için, ABİ ÖLDÜ- ABİ ÖLDÜ diye öyle bir ağlayışı vardı ki, yürek dayanmıyordu acısına.
Kendi ölümü ise daha büyük acılara gömdü Ünye’yi.
Zor görülür bir kalabalık vardı cenaze merasiminde. Derin bir sessizlik ve üzüntü ile götürüldü ebedi istirahatgahına Avni Paşa.
Ruhu şad olsun.