Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/unyekent.com/httpdocs/conn/level.php on line 31
ÜNYE Kent Gazetesi >>> KENTTE HABERİN MERKEZİ ll BİZDEN HABER VAR......
 
1 Ekim 2010 Pazar
MİSAFİR KALEM
FATİH ORDU -Karadeniz'in Dibacesi
Canik Dergisi 4. Sayısı

Oysa Ünye; oysa Boğaziçi’nin uzaklardaki bu mes’ut kıyıları, çok yakın bir zamana kadar hiç şüphesiz Karadeniz’in en müstesna köşesi olarak anılıyor ve öyle de takdir görüyordu. Şimdi Çakırtepe’den bakıldığında şehrin iki yakası, kör kazmaların alevinde yandıkça yanan iki ahşap konak gibi usul usul kül olup gidiyor.

Mevsimin bu zamanlarını Çakırtepe yamaçlarında, parklarında ve bahçelerinde gezinirken Yahya Kemal’in şiirleriyle tadını çıkarmak elbette mümkün:“Git bu mevsimde Cihangir’den bak” yahut “Körfezdeki dalgın suya bir bak” gibi mısralarında derin bir geçmiş zaman telakkisi uyanabilir içinizde. Doğrudur ve elbet, el’an öyledir.

Buradan bir içlenme yazısına geçmek değil niyetim. Bununla birlikte Çakırtepe’den nereye bakarsak bakalım, Yahya Kemal Beyin şiirlerinden ziyade Aziz İstanbul’da bahsi geçen ‘Kör Kazma’ adlı yazısı gelir oldu aklımıza.

Şair, bu yazıda İstanbul’un o nadide güzelliğinin her gün bir kör kazmanın felaketiyle kaybolup gitmesinden rahatsız; rahatsız ne kelime sancılar içinde. İşte, Çakırtepe’den görülen manzara böylesi bir kedere salıyor ruhumuzu. Bir yakada şehrin, bir yakada Atatürk mahallesinin, onun ardında Gölevi’nin bir kör kazmanın akibetiyle her gün biraz daha solduğuna, bir parçasının daha düştüğüne, bir dalının daha devrildiğine bakıp da şahit olmayan var mıdır?

Paletlilerin zehirli çelik tırnakları, her gün bir köşede şehrin zümrüt derisini kaşıya kaşıya yoluyor ve birkaç güne kalmaz bir ur, bir apse şeklinde beton duvarlar çıkıveriyor karşınıza.   

Oysa Ünye; oysa Boğaziçi’nin uzaklardaki bu mes’ut kıyıları, çok yakın bir zamana kadar hiç şüphesiz Karadeniz’in en müstesna köşesi olarak anılıyor ve öyle de takdir görüyordu. Şimdi Çakırtepe’den bakıldığında şehrin iki yakası, kör kazmaların alevinde yandıkça yanan iki ahşap konak gibi usul usul kül olup gidiyor.

Kimsenin bağına bahçesine ‘Ev kurma, ev yapma!”, deme lüksümüz elbette yok; lakin hakikat ortada. ‘Şöyle mi edilse, böyle mi yapılsa!’, tarzından içlenmelerin ise kim bilir kime faydası olur? İşin tam burasında bardağın dolu tarafını görme, gibi pek ârifâne laflar üretmeyi seven zamane feylesofları, boş tarafını gördüğümü söyleyebilirler işin; ama o bardağın her gün boşaldığını sanırım onlar da inkâr edemezler.

Ünye’nin bu hali, Keçecizade Fuat Paşa’nın hikâyesini hatırlatıyor uzak zamanlardan bize: 1855’te büyük bir deprem olmuş Bursa’da. Kışa da denk gelince, yanan soba ve mangallardan çıkan yangınlarla bütün şehir yanıp kül olmuş.

Hazret uykusundan mı uyandırılmıştır yahut uyandığında ilkin o meş’um haberi mi almıştır bilmiyorum; lakin derin bir kalp ağrısıyla birlikte sarf ettiği sözlerini bugün aynı acıyla hissediyoruz: “Eyvah, Osmanlı’nın dibacesi yandı!”

Dibace; önsöz, başlama anlamına geliyor. Bursa’nın böyle bir hususiyeti var. Ünye de başka bir açıdan Karadeniz’in başladığı yer olarak kalmış zihnimde. Ankara’dan, İstanbul’dan nereden gelirseniz gelin, göreceksiniz ki Karadeniz’in bu yakasının dibacesi Ünye’dir. Seneler sonra bir gün gelip de, ‘Eyvah, Karadeniz’in dibacesi yanmış!, demeyi sanırım kaldırmaz gönlünüz.

İşin bu tarafında eğer bir yanlışlık görülüyorsa, bu suçu sağa sola yıkma hafifliğinden de kurtulmamız gerekiyor ilkin. Bir şehri şehir yapan belediyesinden, kurumlarından, kuruluşlarından, amirliklerinden, memurluklarından evvel orada yaşayan insanlarıdır. Şehrin güzelliğinde de kusurunda da ilk evvel oradaki insan sorumludur. Şehir, içinde yaşattığı insanının aynasıdır. Hiçbir şehir içindeki insan ile aykırı bir ruh halinde yaşamaz. Şehir insanı kendi ruhuyla koruyup gözettiği gibi, insan da şehrini kendi ruhuyla büyütüp besler. Biz yeter ki şehirlerimizi koruma, onun asaletini muhafaza adına bir duygu taşıyalım.  

Unutmamalı ki, eski insanlarımız yukarıdaki cümlelerin en güzel muhatabıydılar. Onların en başta kendilerine ait bir mekânları olduğu gibi kendilerine ait de bir zamanları vardı. Her bir mahallenin sokağın kendince bir nizamı olduğu böylesi zamanların ahşap evlerinin taş avlularında büyüyen çocuklar, yalnızca kendi masallarının ülkelerine doğarlar, her yaz bir cenge koşan yiğit delikanlıları o ülkelerin destanlarını yazarlar ve kâh bir cami avlusunda bir ağaca dalgın dayanmış, kâh taş sokakların yokuşlarında usul yürüyüşlerle bastonuna yorgun yaslanmış bulduğumuz ihtiyarları; hatıralarının açtığı gedikte fetih günlerinin aydınlığında yaşayan o ihtiyarları, -evet bilhassa o ihtiyarları; bir ayetin temsili gibi dilleri dualı, gönülleri her daim nurlu halleriyle yeni nesillerin ‘esirgenip bağışlanma’ vesileleri idiler. Sonra kabul etmelidir ki, bugünün evlenme(!) histerisine tutulmuş adamlarının ve onların acziyetlerini bir eğlence metaı haline getirmiş gençlerinin de elbette uzağında idiler.

Sadrazamın ‘Osmanlı’nın dibacesi’nden kastı Bursa, Osman Beyin vasiyeti olan bir şehir idi. Dergâhların ocakbaşlarında, erken nisan sabahları ıslak ormanlardan toplanmış çalıların dumanlı çıtırtıları içinde hatırladığımız bu şehir, kuruluş devrinin ruh aynasını bir gelin çeyizi gibi eski ceviz sandıkta daima saklamış; peşi sıra fethedilen, yeni baştan inşa edilen şehirlerin hiç şüphesiz bir mukaddimesi olmuş, onlara giydirilecek elbiselerin biçildiği, kullanacakları kumaşların dokunduğu her daim bir rol-model halinde muhafaza edilmiş bir şehir idi.

Şehirlerin güzeli Bursa’ya benzeyen, maneviyatlısı Bursa’dan feyiz alan idi. Evliya Çelebi’nin ‘Bursa hakikatte sudan ibrettir” diye övdüğü bu şehir,  her birini bir çınarın gölgelediği ‘yüzlerce çeşmenin serinliğinde’, taşın ve ahşabın bir derviş sükûnuyla önünde baş eğdiği bir güneşin aydınlığında, ovanın üzerinde dağın eteğinde ecdadın bir ruh medeniyeti olarak büyütüp geliştirdiği, geliştirip güzelleştirdiği, benden öte bizin, bizden öte başkalarının var olduğuna kani olunan, kusur varsa nefisten güzellik varsa lütuftan; o lütfun en güzelinin ve hayırlısının Hakk’dan; Hakk’dan gelenin baki, ötesinin fani bilindiği; her doğanın ölmediğine, ölenin yitip gitmediğine; sevenin solmadığına, solanın sevmediğine inanıldığı bir şehir idi.     

Sadrazam’ın; ki o zaman Hariciye Nazırı idi, yandığına şahit olduğu şehir böyle bir şehir idi. İnsanları öyle insanlar idi. Önce insanları göçtü ardından da şehir.

Ne diyelim, Mevla bu şehrin güzelliğini bizden sonraki nesillere de göstersin, onu koruyup saklasın; tabiî ki, en başta da bizim elimizden.

Oysa Ünye; oysa Boğaziçi’nin uzaklardaki bu mes’ut kıyıları, çok yakın bir zamana kadar hiç şüphesiz Karadeniz’in en müstesna köşesi olarak anılıyor ve öyle de takdir görüyordu. Şimdi Çakırtepe’den bakıldığında şehrin iki yakası, kör kazmaların alevinde yandıkça yanan iki ahşap konak gibi usul usul kül olup gidiyor.

Mevsimin bu zamanlarını Çakırtepe yamaçlarında, parklarında ve bahçelerinde gezinirken Yahya Kemal’in şiirleriyle tadını çıkarmak elbette mümkün:“Git bu mevsimde Cihangir’den bak” yahut “Körfezdeki dalgın suya bir bak” gibi mısralarında derin bir geçmiş zaman telakkisi uyanabilir içinizde. Doğrudur ve elbet, el’an öyledir.

Buradan bir içlenme yazısına geçmek değil niyetim. Bununla birlikte Çakırtepe’den nereye bakarsak bakalım, Yahya Kemal Beyin şiirlerinden ziyade Aziz İstanbul’da bahsi geçen ‘Kör Kazma’ adlı yazısı gelir oldu aklımıza.

Şair, bu yazıda İstanbul’un o nadide güzelliğinin her gün bir kör kazmanın felaketiyle kaybolup gitmesinden rahatsız; rahatsız ne kelime sancılar içinde. İşte, Çakırtepe’den görülen manzara böylesi bir kedere salıyor ruhumuzu. Bir yakada şehrin, bir yakada Atatürk mahallesinin, onun ardında Gölevi’nin bir kör kazmanın akibetiyle her gün biraz daha solduğuna, bir parçasının daha düştüğüne, bir dalının daha devrildiğine bakıp da şahit olmayan var mıdır?

Paletlilerin zehirli çelik tırnakları, her gün bir köşede şehrin zümrüt derisini kaşıya kaşıya yoluyor ve birkaç güne kalmaz bir ur, bir apse şeklinde beton duvarlar çıkıveriyor karşınıza.   

Oysa Ünye; oysa Boğaziçi’nin uzaklardaki bu mes’ut kıyıları, çok yakın bir zamana kadar hiç şüphesiz Karadeniz’in en müstesna köşesi olarak anılıyor ve öyle de takdir görüyordu. Şimdi Çakırtepe’den bakıldığında şehrin iki yakası, kör kazmaların alevinde yandıkça yanan iki ahşap konak gibi usul usul kül olup gidiyor.

Kimsenin bağına bahçesine ‘Ev kurma, ev yapma!”, deme lüksümüz elbette yok; lakin hakikat ortada. ‘Şöyle mi edilse, böyle mi yapılsa!’, tarzından içlenmelerin ise kim bilir kime faydası olur? İşin tam burasında bardağın dolu tarafını görme, gibi pek ârifâne laflar üretmeyi seven zamane feylesofları, boş tarafını gördüğümü söyleyebilirler işin; ama o bardağın her gün boşaldığını sanırım onlar da inkâr edemezler.

Ünye’nin bu hali, Keçecizade Fuat Paşa’nın hikâyesini hatırlatıyor uzak zamanlardan bize: 1855’te büyük bir deprem olmuş Bursa’da. Kışa da denk gelince, yanan soba ve mangallardan çıkan yangınlarla bütün şehir yanıp kül olmuş.

Hazret uykusundan mı uyandırılmıştır yahut uyandığında ilkin o meş’um haberi mi almıştır bilmiyorum; lakin derin bir kalp ağrısıyla birlikte sarf ettiği sözlerini bugün aynı acıyla hissediyoruz: “Eyvah, Osmanlı’nın dibacesi yandı!”

Dibace; önsöz, başlama anlamına geliyor. Bursa’nın böyle bir hususiyeti var. Ünye de başka bir açıdan Karadeniz’in başladığı yer olarak kalmış zihnimde. Ankara’dan, İstanbul’dan nereden gelirseniz gelin, göreceksiniz ki Karadeniz’in bu yakasının dibacesi Ünye’dir. Seneler sonra bir gün gelip de, ‘Eyvah, Karadeniz’in dibacesi yanmış!, demeyi sanırım kaldırmaz gönlünüz.

İşin bu tarafında eğer bir yanlışlık görülüyorsa, bu suçu sağa sola yıkma hafifliğinden de kurtulmamız gerekiyor ilkin. Bir şehri şehir yapan belediyesinden, kurumlarından, kuruluşlarından, amirliklerinden, memurluklarından evvel orada yaşayan insanlarıdır. Şehrin güzelliğinde de kusurunda da ilk evvel oradaki insan sorumludur. Şehir, içinde yaşattığı insanının aynasıdır. Hiçbir şehir içindeki insan ile aykırı bir ruh halinde yaşamaz. Şehir insanı kendi ruhuyla koruyup gözettiği gibi, insan da şehrini kendi ruhuyla büyütüp besler. Biz yeter ki şehirlerimizi koruma, onun asaletini muhafaza adına bir duygu taşıyalım.  

Unutmamalı ki, eski insanlarımız yukarıdaki cümlelerin en güzel muhatabıydılar. Onların en başta kendilerine ait bir mekânları olduğu gibi kendilerine ait de bir zamanları vardı. Her bir mahallenin sokağın kendince bir nizamı olduğu böylesi zamanların ahşap evlerinin taş avlularında büyüyen çocuklar, yalnızca kendi masallarının ülkelerine doğarlar, her yaz bir cenge koşan yiğit delikanlıları o ülkelerin destanlarını yazarlar ve kâh bir cami avlusunda bir ağaca dalgın dayanmış, kâh taş sokakların yokuşlarında usul yürüyüşlerle bastonuna yorgun yaslanmış bulduğumuz ihtiyarları; hatıralarının açtığı gedikte fetih günlerinin aydınlığında yaşayan o ihtiyarları, -evet bilhassa o ihtiyarları; bir ayetin temsili gibi dilleri dualı, gönülleri her daim nurlu halleriyle yeni nesillerin ‘esirgenip bağışlanma’ vesileleri idiler. Sonra kabul etmelidir ki, bugünün evlenme(!) histerisine tutulmuş adamlarının ve onların acziyetlerini bir eğlence metaı haline getirmiş gençlerinin de elbette uzağında idiler.

Sadrazamın ‘Osmanlı’nın dibacesi’nden kastı Bursa, Osman Beyin vasiyeti olan bir şehir idi. Dergâhların ocakbaşlarında, erken nisan sabahları ıslak ormanlardan toplanmış çalıların dumanlı çıtırtıları içinde hatırladığımız bu şehir, kuruluş devrinin ruh aynasını bir gelin çeyizi gibi eski ceviz sandıkta daima saklamış; peşi sıra fethedilen, yeni baştan inşa edilen şehirlerin hiç şüphesiz bir mukaddimesi olmuş, onlara giydirilecek elbiselerin biçildiği, kullanacakları kumaşların dokunduğu her daim bir rol-model halinde muhafaza edilmiş bir şehir idi.

Şehirlerin güzeli Bursa’ya benzeyen, maneviyatlısı Bursa’dan feyiz alan idi. Evliya Çelebi’nin ‘Bursa hakikatte sudan ibrettir” diye övdüğü bu şehir,  her birini bir çınarın gölgelediği ‘yüzlerce çeşmenin serinliğinde’, taşın ve ahşabın bir derviş sükûnuyla önünde baş eğdiği bir güneşin aydınlığında, ovanın üzerinde dağın eteğinde ecdadın bir ruh medeniyeti olarak büyütüp geliştirdiği, geliştirip güzelleştirdiği, benden öte bizin, bizden öte başkalarının var olduğuna kani olunan, kusur varsa nefisten güzellik varsa lütuftan; o lütfun en güzelinin ve hayırlısının Hakk’dan; Hakk’dan gelenin baki, ötesinin fani bilindiği; her doğanın ölmediğine, ölenin yitip gitmediğine; sevenin solmadığına, solanın sevmediğine inanıldığı bir şehir idi.     

Sadrazam’ın; ki o zaman Hariciye Nazırı idi, yandığına şahit olduğu şehir böyle bir şehir idi. İnsanları öyle insanlar idi. Önce insanları göçtü ardından da şehir.

Ne diyelim, Mevla bu şehrin güzelliğini bizden sonraki nesillere de göstersin, onu koruyup saklasın; tabiî ki, en başta da bizim elimizden.



Bu Haber 2625 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
BU YAZARIN DAHA ÖNCEKİ YAZILARI