Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/unyekent.com/httpdocs/conn/level.php on line 31
ÜNYE Kent Gazetesi >>> KENTTE HABERİN MERKEZİ ll BİZDEN HABER VAR......
 
4 Ekim 2010 Pazar
MİSAFİR KALEM
Av. Nur Hilal Gündüz Topçuoğlu Yavaş Şehirler HızlıHayatlar
Canik Dergisi 4. sayı

( CİTTASLOW) Yavaş şehirde olma özlemi duymaya başladım son günlerde. Küçük bir şehirde yaşıyor olmak, bu şehrin sürekli artan inşaat gürültüsünü ve süregelen yapılanma sürecini bir türlü bitiremiyor. Şehrin içinde devam eden bu hengame bitmek bilmiyor. Öyle çok bina ve öyle çok yapılaşma var ki artık doğal olan hangisi yeni olan mı, eski kalan mı unutuyor insan.

              İnsanlar da bu gürültü ve patırtının ortasında, aynı koşturmacadan nasibini almış durumda. Kimse ayaküstü sohbetlerine dalamıyor ve kimse kendi halinde biraz olsun durağan bir anın güzelliğini yakalayamıyor.        

                Düşünüyorum da bizim ülkemizde yapılanma süreci bir türlü bitirilemiyor. Hep eskiyi yık, yenisini yap mantığı ve yapılanların da tamamlanmamış halleri insanın görüntü ve ses dünyasını olumsuz yönde etkiliyor. Yapılan binaların mevzuata uygunluğu bir yana, insanın göz zevkine ve çevrenin yerleşim planına uygunluğu ne durumda bunu pek inceleyen yok gibi.

              Yeni yapılan bir binanın sadece alt katı tamamlanıp üstteki beş katın sıvası atılıp bırakılabiliyor. Sonrasında o binada bitmeden çürüyüp gidiyor, belki yıllarca bir daha üst katları ne yapan ne de oturan çıkıyor. Maksat fazla kat atılsın ve büyük bir bina yapılsın, gerisi önemli değil. Fakat bunu sorgulayan ve sadece ‘bitirebildiğin kadar bina yapabilirsin, bitmemiş bir binaya girip oturma hakkın yok’, diyen olmadığına göre ve bir yaptırım da uygulanmadığına göre, sonrası kimseyi ilgilendirmiyor. Sonuç; sıvalı, camları olmayan, sonunda da harap olmuş binalar yığınının içinde, göz zevkimizin hiçe sayıldığı yerleşim birimlerinde yaşamak oluyor.

                 Ne şehir içinde, ne şehir dışında yapılan inşaatlarda araçların park yerlerine de hiç dikkat edilmediğinden evlerin önü de yol boyu dizilen uzun araba yığınları haline geliyor. Çünkü büyük bir apartman ya da müstakil ev yapıldığında, burada yaşayanların araba sorunları baştan görmezden gelindiğinde, sonrasında bir alan yaratmak çok zor oluyor. Şehir içi yerleşimde de aynı sorun kat be kat fazla.

                   Şimdilerde, şehir içinde süregiden inşaatların demir yığınlarından ve üzerime bir şey düşer kaygısından sokaklarda yürümek biler zorlaşmış durumda. Nedense inşaat bitene kadar, o inşaatın çevreye en az zarar verecek düzeyde tutulması yerel yönetimleri hiç ilgilendirmiyor. Hep daha fazlası ve daha yenisi, fakat bunun yaşanılan mekana uygunluğu göz ardı edilmiş durumda.

                   Yaşadığımız ülkede, şehirleşme olgusu bir türlü anlaşılamamış ne yazık ki. Şehirleşmek hep yapmak ve yıkmak üzerine kurulduğundan, ve şehir bölge planlama gibi bir mesleğin, sadece adı olup, işlevi unutuluş olduğundan, şehirlerimiz doğal olandan gitgide uzaklaşıyor. Çünkü her şehrin bir ruhu ve bir yapılanma modeli vardır. Her şehrin doğası gereği, bulunduğu konumu gereği bir yerleşim planı olmalıdır. İsteyen istediği yere sahip olup, bunu da dilediğince değerlendirdiğinde ve şehrin yapısına ters, kendi bildiği biçimde bir yerleşim alanı konuçlandırdığında bunun sonuçları tüm şehri kötü yönde etkileyecektir.

             Yolların kaldırım taşlarının, bir sökülüp bir dikilmesi, yapılaşmaların denetimsizliği ve sıra sıra yapılan şekilsiz yerleşim mekanları, o şehrin tüm doğal güzelliğini ve karakteristiğini yok edecektir. Maalesef bizim ülkemizin şehirleşmesinde asıl sorun bu. Karekteristik özellikler korunmadan, şehirlerin canlı ve nefes alan mekanlar olduğu unutularak yapılan, mekanik ve ruhsuz yapılaşmalar. Bu, ülkenin çoğunluğunda ve bizlerin yaşadığı Karadeniz’de fazlasıyla göze batmakta. Şehrin dışında görülen doğal güzellikler, denizin ve yeşilin bin bir renginin sarıp sarmaladığı insan ruhu, şehrin içinde bunalıp, sıkılmaya başlıyor. Şantiye görüntüsüne bürünen şehirlerden biran önce dışarı çıkmak kaygısı kaplıyor insanı.

             Yavaşlayacak mekanlar hızla azalıyor. Durup dinlenmeye korkan insanlar, yorgun binaların etrafında daha fazla yoruluyor. Dünyada bir trend haline gelen cittaslow ( yavaş şehirlerden) hızla uzaklaşıp, hayatlarımızı da otomatiğe bağlanmış bir hızda yönetiyoruz. İnsan yaşadığı şehirle şekilleniyor ve bütünleşiyor bir süre sonra. Yaşanılan şehrin karmaşası insan ruhunda da aynı karmaşayı yaratıyor. Doğalı, eskiyi, güzeli ve estetiği es geçersek, ruhumuzun gizli hazinelerinde sıralanan huzur dolu duyguları da es geçmiş oluruz. Şehir içi sohbetleri, şehir içi yürüyüşleri haz vermez olur insana. Hayatlarımızı mekanik bir düzlemde idare etmek zorunda kalabiliriz. Bu da daha fazla uzaklaşma ve kendine dönüp de bir an olsun bakamama gibi bir sonuç getirir. Yaşanılan mekanın daha uzağında olmak ve biran önce mekanları tüketmek duygusu yaşarız hayatlarımızda.

         Aslında dostluklar da, arkadaşlıklar da, aile hayatlarımız da etkilenmekte bu gidişattan farkında değiliz. Uzun sohbetler, gün ortası dinlenceleri, uzun şehir yürüyüşleri pek çekmiyor bizleri. Tek sebep vakit azlığı sansak da, aslında yaşadığımız mekanın bizi saran hızlı hayat ve tüketim çılgınlığı bu gidişatı yönlendiriyor farkında değiliz. Biraz durmak da, biraz düşünmek de ve biraz olsun mekanlarımıza gerçekten bakmakta fayda olsa gerek ….



Bu Haber 2077 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
BU YAZARIN DAHA ÖNCEKİ YAZILARI