20 Ekim 2010 Pazar
YAŞAR KARADUMAN
Annem Bana Ne Dedi?
yasar.karaduman@gmail.com

Annem iyileşti çok şükür.. Ortaçarşı’ya bile gelmiş.. Geçende yarım bıraktığımız Ortaçarşı sohbetini bitirdik. Neler konuşmadık neler, bana:

-Ne soracaksan hepsini sor, bidaha çarşı fışgısı garuşduma dedi.

İki satır yazı yazacağım diye çektiğim eziyeti görüyorsunuz.. Yazdıktan sonra da ayrı uğraş. Siz 25 kuruş verip geçiyorsunuz, ama bunlar nasıl yazılıyor bilmiyorsunuz.

-Tamam anne, dedim, zaten senin ağzından laf alana kadar canım çıkiii..

-Yaza yaza bitüremedin.. Onüç yaşından beri yaziiin, ne gadar da yazacak şeyiyiz varmış, geçende beni de yazmışın, Yatuk Emine dedi, gızı Gülçiçek okumuş.

-Hani şu gocasının üzerine ellü eyaklı körpe bir guma getirdiği Yatuk Emine mi? (Ellü ayaklu demekle annem, eli ayağı her işe yakışan demek istiyor)

-Hee.. Aha öle bi dane de sen bulamadın

-Buldum da  tam körpe değildi, biraz daha körpesine bakıyorum.

-Töbe, töbe gudurdun galiba, şaşumuşun sen.

-Sen körpe dedin ya

-Gonuşma nasibetsiz nasibetsiz..

 

Süheyla’nın Dantelli Çeyizi

İşte böyle sevgili okuyucular,  görüyorsunuz  işim ne kadar zor.. Asıl problem yazdıktan sonra başlıyor. Ne yazsam kızıyorlar, Ortaçarşı’daki heykeli yazıyoruz kızıyorlar,  fasulye yazıyoruz alınıyorlar, kaş göz yazsam acaba kızarlar mı diye elim yüreğimde, biri dedemi yazmışın diyor kızıyor, biri babamı yazmışın diyor, şaşırdım kaldım.

Bütün sorunlar Ortaçarşı’dan çıkıyor. Ortaçarşı hakkında ne yazdımsa  kızdılar..

O nedenle annemle Ortaçarşı üzerine yaptığım, mizah dalında Türkiye birinciliği alacak kadar güzel hikayeyi korkudan yayınlayamıyorum. Artık Ortaçarşı konusunda yazmayacağım. Üzerinde çalıştığım Ortaçarşı belgeselinin fotoğraf ve film çekimleri için cami tamiratının bitmesini bekliyorum. Bitince kızım gelecek fotoğraf ve video çekimlerini yapacak.

Geçende biri geldi büroya.

-Abi Yaşar Karaduman sen misin? Dedi.

-Benim, dedim.

-Abi sen benim teyzemi yazmışın.

-İyi mi yazmışız kötü mü?

-Ne iyi, ne kötü.

-Eeee sorun ne?

-Abi bu işler bitmiş, herkes ölmüş gitmiş karıştırmak doğru değil.

-Senin Teyzenin adı ne

-Naciye

-Ne tesadüf, benim de Naciye diye tanıdığım biri vardı “Oyacı Naciye” derlerdi akşama kadar Ortçarşı’daki teneke kutular içinde güller açan penceresinde sokakta oynayan çocuklarla kavga eder dantel örerdi.. Kızı Süheyla’nın çeyizine de çok dantel yapmıştı, öyle derdi Süheyla:

-Annem bana o kadar çok dantel yaptı ki evlenirsek dantelli yataklarda yatacağız derdi. Ne yazık ki  dantelli yataklarda yatmak nasip olmadı. Süheyla gitti başkasına vardı, bizim dantelli yatak hayal oldu.

 

Ver Elini Hamburg

Sonra  kızdım Naciye Hanıma, bir akşam bindim  Ünye’den otobüse doğru İstanbul Sirkeci Gar’ına, oradan ver elini Almanya.. Gidiş o gidiş ancak otuz yıl sonra dönebildim.  Buz gibi bir Kasım sabahı Münih istasyonuna indim,  Münih Hamburg Kuzey Ekspresini beklerken Nazi suratlı iki Alman polis, köpeğe  valizimi koklattırdılar, köpek valiz yerine beni kokladı, elimi yaladı.. Nazi suratlı polis köpekten çekinmediğimi görünce şaşırdı, tekrar valizimi koklattılar. Köpek geldi yüzüme baktı. Çocukken beni köpek ısırdığından beri köpeklerle aram iyidir. 

Devam edelim:

-Senin Naciye teyzen de oyacı mıydı (dantel örenlere oyacı derlerdi eskiden)

-Yok abi Naciye teyzem boya bilmezdi, beş vakit namazındaydı rahmetli.

-Kızı var mıydı bu rahmetli Naciye Teyze’nin?

-Vardı

-Adı neydi?

-Süheyla

-Haydaaaa..

-Ne oldu abi?

-Benim tanıdığım Naciye Hanım’ında bir kızı vardı onun da adı Süheyla idi.,

-Tamam abi onlar aynı kişi, işte ben de onu diyorum, ikisi de rahmetli oldu, diyorum.

-Benim tanıdığım Naciye Hanımın kızı Süheyla’nın hayatta olduğunu bir benzerlik olduğunu anlatana kadar akla karayı seçtim. Onun için ne yazsam yazdığım şey birinin hayat hikayesine kesin uyuyor. 

 

Ünyelilerin suratı sirke satıyor

Ünyeliler eskiden, esprili insanlardı, şaka yapma ve mizah ölçüleri de değişmiş. Ünyeli suratı asık, selamsız sabahsız biri olup çıkmış..  Esnaf dükkana girer girmez size saldırmaya hazır durumda, suratı sirke satıyor.   Bir şeye bakamıyorsunuz, bir şey soramıyorsunuz, esnaf kaba bilgisiz ve deneyimsiz, müşteri ilişkileri ve satış teknikleri hakkında en ufak bir bilgileri yok, konuşma bilmeyen cahil kız çocuklarını tezgahtar diye koymuşlar.

Esnaf Odaları, Ticaret Odası esnafına sahip çıkmıyor, denetlemiyor, konuşmacılar getirerek müşteri ilişkileri ve satış teknikleri konusunda seminerler verdirmiyor. Mahallelerden kuyu taşı toplamakla bu işler yürümez.. Yoksa Ünyeli ekmeği bile yakında Fatsa’dan ve Terme’den alacak.

 

 

Annemle Sohbetler 2

 

Annemin Bastonu

Bugün annemle sohbetin ikinci bölümündeyiz. Son bölümünü yarın yazacağım..

Sakın anneme bunlardan bahsetmeyin duyarsa gıyameti koparır, “boyun devrilsin” der.

Bu seriyi kazasız belasız kimseyi kırmadan bitirirsek size “Annemin Bastonu” nu yazacağım.. Bu da çok harika bir hikayedir. Tabi ondan sonra baston benim kafamda kırılmazsa..

Ünye’deki yazarlık serüvenim sırasında başıma ne geldi ise şu Ortaçarşı yüzünden geldi. O kadar çekirdek ve güvercin pisliği yazdım adamların gıkı bile çıkmadı ne yazdıysam Ortaçarşı hep  itiraz etti.

Ben en iyisi ben Ortaçarşı’dan çıkıp tekrar meydana çekirdek konusuna geri döneyim. Fakat havalar soğuyup çekirdek canavarları artık varoşlardan meydana inmeyince yazacak çekirdek pisliği de kalmadı...

Yine nereden nerelere geldik. Oysa annemle Ortaçarşı üzerine konuştuklarımı o kadar özene bezene yazdım ki yayınlasaydım kesin Nobel ödülü alırdım.

 

Ne mi yazdım?

Biraz ipucu vereyim?

Annem Ortaçarşı’ya gelmiş, Ortaçarşı’da dolaşmış, terlik almış, gözlükçüye gitmiş, yorulunca da yöresel yemekler dükkanının önünde oturmuş, dinlenirken bir dilim de su böreği yemiş, böreği çok beğenmiş “kim açmışsa eli çok yeğnikmiş”  (hafif olmuş demek istiyor annem)  demiş. Taze bir gızcağız anneme: “Hacıanne bir tane daha ister misin?”  demiş, annem de teşekkür etmiş. Oradan kontür almak için telefoncuya girmiş, oradaki gızcağızlar çok iyi ağırlamışlar annemi (annemin tabiri):

 -Oğlum gontürü sizden almamı söyledi a gızım, dedim, iri gözlü güler yüzlüsü:

-Kontür yok Hacıanne şimdi para oldu dedi.. Öte taraftan gıvırvcık saçlusu:

-İkisi de aynı Hacıanne kaç liralık istersen.

-Ben bilmem gızım dedim, şu gaybanayı bir türlü öğrenemedim doksan yaşında garının telefon gullanması mı olur?.

 

Oyacı Naciye’nin Guru Gızı

-Ben telefon melefon isdemim ama bizim uşaklar illa alcan diilar.  Zırt pırt arilar,   gaybanayi bazen nereye goydumu unitiiim.. Büyük oğlum çok sık ariiii. Siz benim büyük oğlumu tanimusuz? Yazar yazar.. Gazeteci.. Onüç yaşından beri yazii, çomak sokmadu yer galmadı,  yaza yaza bitüremedi, geçen de benimle Yatuk Emine’nin gumasını da yazmış.. Yatuk Emine’nin gocası Emine’nin üstüne guma getümüş, körpemi körpe, ellü ayaklı bi taze, eve temizliğe geldi. Bizim oğlana dedim ki,  “akşama gadar dolaşiiin Ortaçarşı’ya varana gadar garuşdurin, aha öle ellü ayaklı bi dane bulamadın mı dedim, ne dese bana beğenirsin? “ buldum da tam körpe değildi”. Şaşumuşun sen dedim. Gızım sizin de aklıyız da olsun uygun birini bulursaz bana haber verin aha size telefonumu bırakiiim, sevaptır. Geçen bayram da bir Rus garısı getümüşdü bana, gaybet evden şu gaybanayı, davun çıksın başına dedim, gözleri yemyeşil göğ eriğe benzidu  sapsarı çiyan gibi biriydi, elimi öpmeye kalktı, aptesim gaçar diye elime verdmedim.

-Tanımaz olur muyuz Hacıanne dedi, iri gözlüsü, senin oğlunun Süheyla ile aşkı dillere destan

-Eveeet..Şu garşuda otururlardı Oyacı Guru Naciye’nin şımarık gızı Süheyla mı? Uşaaam çok yandı o gara guru gız için, Hortlayasıca Naciye vermedi bize gızı, gitti gendü gibi cıbırın birine verdi soyka kalasıca.

                                                   

Bir de Yazıişleri Müdürü Var Başımda

Oradan Galafat Emmi’nin Hanımı Aliye Ablaya gitmiş annem. Galafat Emmi bizim Türbe Mahallesinden gomşumuz olur. Biz Aliye abla ile Galafat Emmi’nin elinde büyüdük..

Lafı yine uzattık..

Acaba diyorum annem ile konuştuklarımı biraz düzeltip yayınlasam olmaz mı?

Görüyorsunuz sayın okuyucular yazarlığın ne kadar zor bir iş olduğunu..  Hem uyduracaksın, hem uydurduğun şey kimseye uymayacak,  yazarken kelimeleri çok dikkatli kullanacaksın,  sebze adlarından, yemeklerden, fasulyeden falan bahsederken  dikkat edeceksin, hıyar yerine badem diyeceksin,  kimsenin kaşını gözünü yüzünü  saçını başını yazmayacaksın.. Yazdıkların birine uydumu yandın. Basıyorlar yaygarayı beni niye yazdın diye.

Bir de bizim Yazıişleri Müdürü Hacer Hanım Kızım başımda .

-Yaşar Amca lütfen verilen yeri aşma, bir de artık şu Ortaçarşı’yı yazma. Gazete Ortaçarsı esnafının hayat hikayesine döndü. Çık şu Ortaçarşı’dan. Bırak şu Süheylayı.. Başka sevgilin olmadı mı senin? Onları yaz biraz.

-Oldu dedim Hacer Hanım Kızım olmaz olur mu, sen bende sevgili mi arıyorsun? Allahtan eşim böyle şeyleri çok dert etmezdi rahmetli nur içinde yatsın. Ona olan sevgim çok büyüktü onu üzecek bir yanlış yapmadım çok şükür.

-Birazda onları yaz..

-Her insanın hayatında unutamadığı birileri olur ya Süheyla da öyle biri benim için.. O Ortaçaşı’da oturduğu için oraları yazarken sanki o günleri yaşıyor muşum gibi oluyorum.

 

 

ANNEMLE SOHBETLER 3

 

Yaşadıklarımızı yazıyoruz.

Değerli okuyucular

Üç gündür yazdığım bu anılardan umarım kimse alınmaz ve kırılmaz.

Bu yazı formatı yaşanılan çevreyi ve ilişkileri de içine alan biraz kurgu, biraz eleştiri, biraz mizah içerikli bir türdür.

Bazen annem anlatır, bazen ben konuşurum bazen Yazıişleri Müdürümüz konuşur bazen dost ve arkadaşları konuşuruz. Birlikte bu şehirde yaşadığımız gibi, anılarda ve hikayelerde de yaşarız, yaşadığımızı anlarız. Bu form biraz da direk söylenemeyen şeyleri yazı ile anlatma şeklidir.

Zaman ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederim.

Ortaçarşı ile son bir anekdot daha yazdıktan sonra Süheyla’yı ve anıları bir müddet orada bırakıp sizinle Kınalıada’ya gideceğiz.

 

Yapraklarla birlikte süpürülen anılarım

Geçende Ortçarşıdan geçerken dükkan sahiplerinden biri dökülen yaprakları süpürüyordu, içim acıdı, durdum:

-Yapraklar dökülüyor artık ” dedim

-Evet Sonbahar geldi, dedi

-Lütfen bu yaprakları süpürmeyin, onlarla birlikte benim anılarımı da süpürüyorsunuz, Süheyla bunu görseydi kızardı bana, “anılarımızı süpürmelerine izin mi veriyorsun” derdi, diyecektim, sonra vazgeçtim yürüdüm.

Ne demek istediğimi belki anlardı belki anlamazdı. Benim gibi içi yanmışsa,  benim gibi birilerini çok özlemişse benim gibi kırgınsa anlardı, hiç sevmemişse, hiç özlemişse, “sevgi neymiş, hasret neymiş, bunlar hep hikayeymiş” der geçerdi.

“Varsın süpürsün, bahar gelir yine açar, yaz gelir, tekrar sonbahar olur, ömür biterken düşen yaprağın önemi mi var” dedim yürüdüm. Süheyla sorarsa: “Sen benim yıllardır iyileşmeyen gönül yaramı ve kırılan kalbimi bıraktın da, iki kuru yaprağı mı sorun ediyorsun, yaprakların üzerinde Süheyla ile Yaşar mı yazıyor, nerden bilsin? Kimbilir belki oda yaprakları süpürürken  üzülmüştür, belki bundan sonra süpürürken hep  bu satırlar aklına gelecektir.”  derim dedim.

Sonbahar hep hüzündür, eski sevdalar eski sevgililer, umutsuzluklar, acılar, üzüntüler ayrılıklar hep bu mevsimde akla gelir. Gençlik yıllarımızda bu hüzün yapraklarını toplar hatıra defterleri arasında kuruturduk. Kimbilir kaç yaprak kaç sevgilinin hatıra defteri arasında kaldı bilmiyorum.

 

Ortaçarşı’dan Kınalıada’ya

Hacer Hanım Kızım’ın istediği bir başka  sevda hikayesini de anlatıp bitiriyorum.

Çok ilginç kız arkadaşlarımdan biri de Mari idi. İstanbul Kınalıada’da otururdu. Yetmişli yıllarda yurt dışına gitmeden hafta sonları  onlarda kalırdım.. Babasıyla Günaydın gazetesinde birlikte çalışırdık.

Yıllar sonra  Kınalıada’da Mari’yi aradım, eski evleri yıkılmıştı, biri o Fransa’ya gitti dedi.. Son bir evin kapısını son bir ümitle çaldım, kim açtı biliyor musunuz?

Mari..

O sapsarı kıvırcık saçları bembeyaz olmuş yaşlanmıştı..

- Bonjur Mösyö, kimi aradınız?dedi

-Seni aradım Mari dedim, Bonjur..

-Siz kimsiniz ?

-Ben Yaşar,

-Hangi Yaşar kuzum çıkaramadım ?

-Hani şu Galatasaray’da oturan bir çocuk vardı  siyah saçlı derdin, hafta sonları  size gelirdi yetmişli yılların başında.

Mari gitti gözlüğünü aldı içerden, geldi bir müddet yüzüme baktı

-Yaşar sensin, seni gözlerinden ve gülüşünden tanıdım o zaman da hep gülerdin bir tek gözlerin ve gülüşün kalmış, o uzun siyah saçların dökülmüş.

-Yapma Mari o kadar ihtiyarlamış mıyım? dedim

-Yok be kuzum, üzülme senin gülüşün ve inceliğin yeter, nerde şimdi o eski İstanbul delikanlıları. Birlikte Tiyatroya gittiğimiz zaman bütün salon bize bakardı. Babam “şu delikanlı seni istese veririm” derdi.

Mari ile oturduk, Kınanılada koyuna bakan balkonunda, yemek yaptı, bir şişe de kırmızı şarap açtık. Son vapura kadar sohbet ettik.

Sonraları hep  ziyaret  ettim Mari’yi..

Bu sene Ünye’de olduğum için bir defa Temmuz ayında gidebildim Kınalıada’ya.

Çok değerli okuyucular, nnnemle sohbet burada sona eriyor. Zaman ayırdığınız için çok teşekkürler.

Bir başka zaman bir başka konuda buluşmak üzere esenlikler dilerim.

 

Bu hikayede anlatılan kişi ve kişiler aslında hiç yaşamamışlardır. Hayatta olan veya geçmişte  yaşamış birileri ile  örtüşmesi tamamen rastlantıdır.



Bu Haber 937 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Başlık : BİR İNSAN....!!!! Tarih : 23 Ekim 2010 / Pazar Üye Adı :HÜSEYİN KENAN ÇİL
BİR İNSAN BU KADAR İÇTEN BU KADAR SAMİMİ . OLABİLİR....! ! BUNA KENDİNİ AŞMAK DERLER SANIRIM.. İNSANLIĞI ÖLÇEN TERAZİ OLSAYDI. .YAŞAR KARDEŞİMİZİN ET VE KEMİKDEN OLUŞAN KİLOSU , İNSAN AĞIRLIĞININ YANINADA ÇOK AZ KALIRDI.. TÜRBE MAHALLESİNİN BIÇKIN DELİKANLISINA SELAMLARIMI SEVGİLERİMİ YOLLUYORUM.. TÜRBE MAHALLESİNDE Kİ ANAMA SAYGILAR SUNUYOR. ELLERİNDE ÖPÜYORUMMM..
BU YAZARIN DAHA ÖNCEKİ YAZILARI