Ünyeliler Çınar’a kavak, Dişbudak ağacına da çınar derler. Günümüzde bile çınarımızın adı kavaktır. Daha bir çok ismi vardır çınarların, Kavlan ağacı, Kavlağan ağacı da derler çınarlara.
Ünye’nin ikinci ünlü çınarı, Tabakhane mevkiindeki Halkalı kavaktı. Hilkat garibesi muamelesi görür, özel olarak ziyaret edilirdi. Ağaç çok yaşlıydı. İçi çürüyerek kovuklaşmıştı. Çürümeyi, tabakhane atıkları ve Yunus derisi kaynatan ateşlerin alevleri çabuklaştırmıştı. Ağaç öldükten sonra, uzun süre. Üzüntüyle anıldı. Halkalı Kavak, Ünye’ye, ayrıcalıklı bir anlam katıyordu çünkü.
Çınar ağacı uzun ömrü ve devasa büyüklüğüyle pek çok nesneye sembol olmuştur.
Örneğin: Uzun yaşamış bir ünlünün, asırlık çınar diye anılması gibi.
Ağaçlar içinde yaygın olarak koruma altına alınan anıt ağaçlar çınarlardır. Kiminin üstünde yaşı belirtilmiştir. Kiminde de çevresinde yaşanan olay ve o olaydaki ağacın
rolü anlatılmıştır.
Buna örnek olarak İstanbul At Meydanı’ndaki asırlık çınar ağacını gösterebiliriz. Osmanlı İmparatorluğunda ( 17 yy. ) çıkan bir askeri ayaklanma içinde isyancılar, mahkum ettikleri 30 kadar devlet adamının öldürülmesini Padişahtan istediler. Öldürülen devlet adamlarının cesetleri At Meydanındaki çınarın dibine atıldı.
İsyancılar, cesetlerin başlarını keserek çınarın dallarına astılar.
Semavi dinlerin ortak inançlarından biri, cehennemdir. İslam cehenneminde, meyvesi insan başı olan bir ağaç vardır. Bu ağacın adı Vakvak’tır.
Bir başka efsaneye göre de doğuda, meyvesi insan başı olan bir ağacın adıdır Vakvak.
Dallarında insan başları sallanan At Meydanı’ndaki bu çınar, cehennem ya da doğudaki Vakvak ağacına benzetildiğinden, İsyana Vaka-i Vakvakiyye de denilmektedir.
Ünye’nin Cumhuriyet Meydanı’ndaki çınar ağacının da benzer bir işlevi olduğu bilinmektedir. Ünye, Osmanlı Devletinin bir sancağı olduğu dönemde iki çınarımız, darağacı görevi üstlenmiş, infaz edilen onlarca mahkumu dallarında sallandırmışlardır. Sancak devrinden Cumhuriyet dönemine kadar da infazlar sürmüştür.
Dikilip yetişişi efsaneleştirilmiştir Cumhuriyet meydanındaki çınarımızın.
Fatih Sultam Mehmet, Trabzon üstüne yaptığı sefer dönüşünde Ünye’ ye uğramış, Doğu Karadeniz ‘de ki Rum devletini ortadan kaldırıp topraklarını devletine katması onuruna o çınarı oraya kendi elleriyle dikmiş…
Her efsanede var olduğu bilinen gerçek kırıntılarından biri de bu efsanede yatmaktadır. O da Çınarımızın yaşının beş yüz yıldan aşkın olduğudur.
Ağacın yaşını destekleyen efsanenin bir başka versiyonu da şöyledir: Fatih sefer dönüşü bu çınarın dibinde ordugah kurmuştur. İkinci anlatımda çınarın yaşı, daha da gerilere götürülmektedir.
Bu beş yüz yılı aşkın süre içinde çınar pek çok badire atlatmıştır.
Fırtınalarda, ana dallarından birçoğunu kaybetmiş, gövdesinin dibi, zamanın yıpratıcı etkisiyle çürüyerek kovuklaşmış, zaman-zaman insan müdahalesiyle dengesini bozar diye düşünülen dalları kesilip yükü hafifletilmiş, bir kez de kovuğu temizlenip ayakta kalmasına destek olsun diye içi beton harçla doldurulmuştur.
Çınarımız bu beton dolguyu zaman içinde sevgiyle kucaklayıp sarmış, içine gömmüş, daha bir güçlenerek yaşamına devam etmiştir.
Çınar, yedinci yaşımdan beri, dökülen yapraklarıyla benim oyun arkadaşımdır.
1937 yılında Anafarta ilkokuluna kaydolduğumda, Ünye sonbaharı yaşıyordu.
Kavak ağacı okulumun karşısındaydı. Kuru yapraklarını döküyordu tek-tek. Sınıf arkadaşım, şimdiki kadim dostum Hilmi Ergun’la, teneffüs zili çalar çalmaz bir koşu kavak dibine uçar, yaprak kapmaca oynardık.
Ders zili çalıncaya kadar, yere düşürmeden kapıp elimizde destelediğimiz kuru yaprakları sayar, hangimizinki çoksa onu, o dersin galibi ilan ederdik. İkinci sınıfa geçtiğimizde kavağın çevresinde sevgililerimizle yakalamaca oynamağa başladık yaprak kapmacayla birlikte.
Kızları kovalıyor, yakaladıktan sonra da beline sarılarak birlikte yere düşmece oynuyorduk. Saf, tertemiz duygularla…
Kavak dibine ait yüzlerce anım arasında, tazeliğini hiç kaybetmeden kalanı, sadece yaprak kapmaca oyunu oldu. Şimdi bile sonbaharlarda kavak dibine giderek düşen yaprakları seyrediyorum. Peşlerinde koşarak yakalamağa utandığım için de yakınıma inenlerden bir-iki tane kapıp çocukluğumu yaşıyorum.
Ülkemizde iki cins çınar ağacı vardır.
Doğu çınarı, Asya’nın her tarafında yetişir. Gövdesi gri renkli kabuklarla kaplıdır. Genç çınarlarda kabuk incecik kağıt gibi esnektir.Gövdeden kolayca soyulabilir. Soyulan kabuğun altındaki gövde de gri renktedir.
İkinci cins çınar Batı çınarıdır. Bize Amerika’dan gelmiştir. Ancak Türkiye’de İngiliz çınarı diye anılırlar. Gövde renkleri yeşildir. Onlar da devasa çınarlardır.
Ünye’deki çınarların tümü, kabuğu ve gövdesi gri renkli doğu çınarlarıdır.
Ünye’nin ikinci ünlü çınarı, Tabakhane mevkiindeki Halkalı kavaktı. Hilkat garibesi muamelesi görür, özel olarak ziyaret edilirdi. Ağaç çok yaşlıydı. İçi çürüyerek kovuklaşmıştı. Çürümeyi, tabakhane atıkları ve Yunus derisi kaynatan ateşlerin alevleri çabuklaştırmıştı. Ağaç öldükten sonra, uzun süre. Üzüntüyle anıldı. Halkalı Kavak, Ünye’ye, ayrıcalıklı bir anlam katıyordu çünkü.
Dallarına insanlar asılan ikinci kavağımız bu halkalı kavaktı. Ünye ve çevresi halkından olan mahkumlar bunda, Ünyeli olmayanlarla gayri müsliler meydandaki çınarda asılıyorlar.
Ağacın gövdesinden çıkıp yanlara doğru uzayan dallardan en altta ve en kalın olanı , Balık değirmeni yolu istikametine doğru, yere paralel olarak uzamıştı. Bu dalın ana gövdeye yakın bir yerinden dikine çıkan başka bir dal yükselirken bir yay çizmiş, bir metreyi aşkın bir çap yaparak kendisinden çıktığı kalın dala kavuşmuş, onunla kaynaşmış, zaman içinde kalınlaşarak dal üstünde bir yarım halka oluşturmuştu. Bu haliyle ağaç, son derece anlamlı bir görüntü sergiliyordu.
Kış ve bahar aylarında fırtına şeklinde esen Lodos rüzgarlarından birinde, gövdesindeki çürük yüzünden kendi ağırlığını taşıyamamış, yıkılarak yok olmuştu.
Halkalı kavak, Fatsa’ya giden şosenin yanındaydı. Tabakhane deresinin Ünye tarafındaki düzlükte ikizi vardı. O da, Halkalı kavaktan daha sonra, bir selin hışmına uğrayarak yok olmuştu.
Önem sırasında üçüncülüğü alan kavaklar Sinan oğlu iş hanının arkasına, iki yol arasındaki üçgen arsaya dizilmişlerdi üç kardeş olarak. Devasa yüksek ve görkemli. O zamanlarda, onlardan yüksek ne bir başka ağaç, ne de bir bina vardı Ünye’de.
Yıldırımlar hep bu kavaklarımıza çarpar, onları boydan-boya yararlardı. Ortadaki kavağa bir gündüz fırtınasında çarpmıştı yıldırım. Ağacın dibine bağlanmış atlar vardı. Ağacın gövdesi tepeden dibe kadar boydan boya yarıldı. Atlar anında öldüler. Ağaç, çevresi için tehlike arzetmeğe başladı. Kesilerek tehlikenin yok edilmesine karar verildi. Karar hemen uygulandı. Çünkü orası ayni zamanda hayvan pazarıydı.
Yanındaki kavaklar da yıldırımla vuruldular. İkincisi de yok oldu. Sonuncusunu yıldırım tepesinden dibine kadar yardı. Yarası, ağacı yıkıp çevresine zarar verecek gibi değildi. Öylece bırakıldı. Koca çınar dip çürüğünün üstündeki yarayı tamir edip kapattı. Yara izi şimdi bile Görülmektedir. Erişilmez gibi olan boyu kısaldı. Ululuğundan eser kalmadı.
Bunun üzerine o da bakıma alındı. Çürüğü temizlendi. Kovuğu beton harçla doldurularak desteklendi. Koca çınar da tıpkı Kavak dibi çınarı gibi sevinçle kabullendi beton dolgusunu. Kucaklayarak sarıp sarmaladı. Şimdi yaralı, sakat olsa da yaşamını sürdürüyor.
Bu kavaklar orada daha neler görmüşlerdi.
Balıkçılar denizde Yunus Avlıyorlardı. Yunuslar yalıdaki kumsalda yüzülüyor; On cm. kalınlığındaki yağdan oluşan derileri bu kavaklarla halkalı kavağın dibinde yakılan ateşler üstündeki varillerde kaynatılarak eritiliyor. Dericilikte ve sanayinin ilgili dallarında kullanılan balık yağı elde ediliyordu. Ünye’yi iğrenç bir koku içinde bırakarak.
Tüm bu olumsuzluklar Gövde çürümelerini çabuklaştırmış kavakları ölüme götürmüştü.
Bunların dışında yaşları yüz yılı bulmamış kavaklarımızdan ikisi Orta caminin avlusunda.
Merhum Mehmet Kavaklı,1957 yılında dikip yetiştirmiş.
Genç kavaklarımız, kendilerine has ululuklarla göğe yükselirken Ünye’nin yerli kargalarına tünek görevini üstlenmiş durumdalar.
Daha önce, benim yapraklarını yere düşürmeden kapmağa çalıştığım Kavak dibi kavağı olarak ünlenen ağaçtı kargaların tüneği. Ama o, dalları kesilip küçültüldüğü için kargaların hepsine ev sahipliği yapamadı. Kargalar da hep birlikte Orta Cami avlusundaki kavaklara göç ettiler.
Bir başkası, Mehmet Akif Ersoy İlk öğretim okulunun arkasındaki kavşağın ortasında. Dikip yetiştiricisi, Karakaş namlı merhum Hüseyin Yurt.
Bunlarla birlikte yüz yaşını bulmamış ikizlerden biri çocuk bahçesinde, diğeri İskele lokantasının avlusunda olan iki genç kavağımız daha var. İkisi de ağaç güzeli sıfatına layık görüntü sergiliyorlar. Ancak biri, Çocuk bahçesinde olanı… Filiz gençliğinde hayli badire atlattı. Büyüdüğünde deniz manzaralarını kapayacağını düşünen arkasındaki ev sahipleri onu kurutmak için dibinde kireç mi söndürmediler, matkapla gövdesini onlarca yerinden delip içine cıva mı akıtmadılar?.. Daha kimbilir hangi melanetlerle saldırdılar ona. Sadece balta çalıp kesmeğe cesaret edemediler.
Ama o, tüm bu saldırılara direndi. Kuruyup yok olmadı. Azametle gelişip serpilmesine devam ediyor hala.
Yaşlı bir kavağımız daha var. Garip. Zavallı. Eski iskele başında. Abdullah Haznedar iş hanının dibinde. Kolu-budu yanına yapılan binalara engel olmasın diye kesilip budanmış, Çınarların yüz karası durumunda yaşamağa çalışıyor.
Bir de Bir takım aymazların, şehir içindeki ana yol kaldırımlarına diktikleri çınar fidanları var. Onlarca. .. Fidanlar büyüyüp serpildiklerinde gösterecekler kendilerini oralara dikenlere günlerini. Yolları da, kaldırımları da patlatıp kafalarına çalacaklar aymaz, bilgisizlerin.
Bu arada yeni nesil, kavaklarımıza çınar demeğe başladılar. Kavak adı sadece bencileyin yaşlıların ağzında kaldı.
Daha da kavak var Ünye’nin orasında, burasında. Onlar yirmi yaşını doldurmamış genç irileri. Kiminin yeri hesapsız plansız. Yok olmağa mahkumlar. Henüz anılmağa değmiyorlar.