İdris’in abartılı şişmanlığına inat, Hasan çok zayıf, küçücük bir adamdı. İkisinin de yüzü kıpkırmızıydı .
Gece-gündüz ara vermeksizin içiyordu ikisi de. Her zaman sarhoştular.
Yeni kuşak ikisini de tanımaz. Onlar gibi sarhoşları görmemiş duymamışlardır. Bilsinler istedim. Daha nicelerini de tanıtacağım onlara. İspirto içenleri mi?... İçip içip evinin yolunu unutanları mı?... Polis, Jandarma dinlemeyip, her sokak başında Haaaayytt diye nara atanı mı?...
Hepsini anlatacağım.
Neler-neler vardı bir zamanlar Ünye’de
Önce İdris’i tanısın gençlik.
İdris ramazan davulcusu ve topçusuydu. Yılda bir ay ayıktı. Daha doğrusu Ünye halkının büyük çoğunluğu öyle sanıyordu. İftardan sahur davuluna başlama anına kadar ne yaptığını kimse bilemezdi. İşin erbabı, sır tutmasını bilen bencileyin kişilere, o zaman aralığında, kendinden örnekler vermekte sakınca görmüyordu.
Onlardan biri, ölecek miyim? Birader diyordu. Allah biliyor ya, içmezsem deli gibi oluyorum. İftardan sonra, önce özür diliyorum Allah’tan, sonra onun bağışladığından emin olarak oturuyorum ilacımın başına. Sahur vakti ağzımı çalkalayarak besmele ile temcit yemeğimi yiyor, niyetimi ederek yatıyorum. Ta ikindi sonuna kadar uyuyorum. Kalkıp bir yumurta koyuyorum cebime, ramazan pidemi yaptırmak üzere fırına gidiyorum. Oradan mis kokulu pidemle çıkıp ara solaklardan Kambur Yücel’in büfesine uğruyorum. O zaten kağıtlara sararak önceden hazırladığı şişemi, kaşla göz arasında iç cebime indirmeme yardım edip parasını alıyor.
Bu arada iftar vakti yaklaşmış oluyor. Ben de oruçlu, imanı bütün, çarşıdaki işini bitirmiş bir Müslüman olarak evime dönüyorum. Yolumun üstündeki esnafla selamlaşarak.
Tabii ki ben, İdris de böyle yapıyor diye bir iftirada bulunamam. Onu İdris’ten şüphe edenler düşünsün.
İdris, sahur topunu attıktan sonra, çok yakında olan, Çakırtepe yokuşundaki evine iner, davul askısını omzuna atar, kolundaki sepetiyle küçük kızı arkasında, hangi semte gidecekse yola koyulurdu.
Tek düze bir davul çalma stili vardı İdris’in. Düm teke tek-tek, düm teke tek-tek…Yani davul çalmasını bilmezdi .
Şöyle kıvrak bir oyun havası üfleyen zurnaya uygun düm tekleri asla çalamazdı. Ezberlediği birkaç maniyi çatlak, kısık, ayyaş sesiyle okur. Davula vururdu. Hep ayni ritimle.
Orta cami tamir ister
Söylemeğe yürek ister
Benim karnım toktur ama
Kızcağızım börek ister.
Cenneti alayı bulursun.
Al abdesti kıl namazı
Ne uyursun ne uyursun
Bu uykudan ne bulursun
Bu aya sultan ay derler
Kaymak ile baldan yerler
Eskiden adet olunmuş
Davula bahşiş verirler
Besmele ile çıktım yola
Ramazanın mübarek ola
A benim Ahmet ağam
Selam verdim sağa sola
Hangi evden bahşiş alacağını bilir, o evin kapının önünde bildiği tüm manileri okur, ısrarla vururdu davula.
Genellikle lokum, su böreği, şeker, para, nadiren de bir kutu çikolata alırdı. Yiyecekler, kızının kolundaki sepete konur, paralar İdris’in cebine girerdi.
Bahşiş toplama, gece mesaileriyle sınırlı değildi. Ramazan ve Kurban Bayram namazları biter bitmez İdris davulunu omzuna asar, tüm Ünye sokaklarını tek-tek dolaşır gene bahşiş toplardı maniler okuyarak…
Höst de Hasan, zavallı bir terziydi. Sanatını kendine has çalışmasıyla icra eden mekansız bir ustaydı işte.
Sarhoşluğu onu uzun süre sızdırdığı için birkaç gün işe gidemediğinden, dükkan sahibi terzi esnafının yanında kredisi yoktu. Bunun için de sokakta çalışıyordu.
Bir terzi dükkanının önüne sandalyesini atar, orda çalışırdı. Böylece de, Sanki o dükkanın kalfasıymış gibi görünürdü. Terzi esnafı kredisini kesmişti Hasan ustadan ama, dükkan önünde oturup çalışmasına izin vermeyecek kadar da değildi artık.
Zaten Hasan usta ceket ters-yüz işi yapıyordu. O zamanlarda para yoktu ki millette. Halkın çoğunluğu, eskimiş-solmuş ceketini ters-yüz ettiriyor, yeniymiş gibi tekrar giyiyor, ya da küçülttürerek oğluna giydiriyordu.
Hasan Usta’nın müşterileri garibanlardı. Terzi dükkanlarında ters-yüz işi,, on liraya yapılıyorsa Hasan usta beşe yapıyordu. Garibanlar, Ustanın çakır keyif bir anını yakalamışlarsa, pazarlığı kesip ceketi tutuşturuveriyorlardı eline.
Hasan usta işin teslim gününü hiçbir zaman söyleyemezdi müşterilerine. Çünkü nerede, ne zaman, ne kadar sızıp, kaç gün çalışamayacağı kesin değildi.
Önce peşin aldığı iş ücretini bitirinceye kadar içecek, sonra işe girişecekti. Hani bir söz vardır ya: Cins kedi ölüsünü göstermez diye, Hasan usta bu deyişin sadık uygulayıcısı idi.
O, kararını bilirdi. Yani ne kadar içerse sızacağını.
Her seferinde o miktarı aşmamağa karar veriyor ama bir türlü kararını uygulayamıyordu. Bunun için de fındıklıklara gidiyor, koyu gölgeliklerde içip orada sızıyordu. Artık Allah ne verdiyse. 24 saat mı olur 48 ya da 72 saat mı?
Ayar-aymaz kendine gelmek için birkaç büyük yudum içmesi gerekiyordu. Ondan sonra açlık durumuna göre kaç saat sızdığını tahmin etmeğe çalışıyordu.
Parası olmadığı zamanlarda Kambur Yücel’den şarap alabiliyordu. Hiç sekitmez, eline para geçer geçmez borcunu öderdi. Her zaman parası olsa, o kambur kerataya, şarapçılara yaptığı sahtekarlık için neler ederdi ama, çoğu zaman borçla şarap almak zorundaydı.
Kambur Yücel itibarlı bir avukatın oğluydu. Ancak 100-cm. kadar boyu olan kambur Yücel, bir deri-bir kemik denecek kadar da sıska bir cüceydi.
Babası ona bir büfe açmıştı. İçki, sigara, incik-boncuk gibi şeylerin yanında asıl sattığı dökme şaraptı.
Kambur Yücel ve Ennü Alaattin.
Varil-varil şarap olurdu büfede. Şarap varillerini böler üstüne basardı suyu.
Şarapçılar bu eşek sadırı gibi katkılı içkinin hileli olduğunu biliyorlardı ama, ucuza veriyordu mereti Yücel. Şarapçılar şikayet ettiklerinde kendisi de birkaç yudum içiyor.
Mis gibi şaraba iftira ediyorsunuz namussuz ayyaşlar diyordu şarapçılara. İşinize gelirse… Bizdeki şarap bu.
Ne yapsın şarapçılar? Yücel’e mecburdular.
Yücel’in de onlardan kalır yeri yoktu aslında. O da günün 24 saati sarhoştu.
O kadar ki…genç yaşta öldüğünde, içki arkadaşı Edip Haznedar birer hafta arayla Yücel’in mezarına üç küçük şişe rakı dökmüştü.
Orda bulamaz ki garibim diyordu.
Biz, içkiyi onlar gibi içmeyenler, sanırdık ki, bu herifler küp işi içki içiyorlar da bu kadar sarhoş oluyorlar.
Şarapçıların şehir içindeki mekanı, Ennü (enli)Tahsin’in oğlu Alaattin’in meyhanesiydi. O, şarapçıların kapasitesini bir-bir biliyordu.
Ne küp işi şarap içmesi lan demişti Radyocu Ali’ye bir gün. Onların en sarhoşu günde çok-çok iki şişe anzarot şarap içer. ( su karıştırılarak kalitesi düşürülmüş iki 70 lik şişe dökme şarap)
Ennü’nün Alaattin, makinistti aslında. Uzun yıllar deniz motorlarında Makinist olarak çalışmıştı. Sahil kara yolu açılıp deniz taşımacılığı iş bulamayınca, gemiler Ünye’ye uğramaz olmuş; Motorlu teknelerle çaparlar kumsala çekilmiş; Çürümeğe bırakılmıştı. Bu yüzden işsiz kalmıştı Alaattin.
Sonra fındık fabrikalarında makinisti olmuş, gene uzun yıllar çalışmıştı. Yaşlanmağa başlayınca, emir altında, toz toprak içinde çalışmaktansa kendi işimde çalışayım demiş, meyhaneciliğe soyunmuştu .
Şimdi Gürsoylu mobilya mağazası olarak kullanılan modern bina, o zaman yol cephesinde sıra-sıra tek katlı dört dükkan, arkasında ise iki katlı, yıllarca tuz deposu olarak kullanılmış bir müstakil bina şeklindeydi. Korkmaz kardeşlerin mülküydü. Öndeki dört dükkandan birinde, kardeşlerin en küçüğü olan Ali Bey diye ünlenmiş, arkadaşım Ali Korkmaz radyoculuk yapıyordu.
Hem kendi imal ettiği, hem de fabrikasyon radyoları satıyor, bozulanları da tamir ediyordu.
Tuz deposunu Alaattin’e kiralamıştı Ali. O da deponun alt katını meyhane, üst katını otel olarak kullanıyordu.
Meyhane diyorsak öyle ahım-şahım bir lokanta olarak düşünülmesin Alaattin’in meyhanesi. Tuz deposunun geniş alt katının bir köşesine, dumanı salona tüten bir ızgara ocağı yapmış, salona örtüsüz üç-dört masa kurmuş, bir köşeye içinde bardak, tabak, çatal-kaşık olan eski büyücek bir dolap, bir köşeye de bulaşıkları yıkayacağı bir lavabo ile sadece işemek için etrafı açık bir pisuar koymuştu.
Üst katı şarapçı köylüler için otel yapmıştı.
Karyolalar, bir zamanlar şimdiki iş bankasının olduğu yerde kendine ait binada otelcilik yapmış, ama hemen sonra zor ve az kazançlı olan bu işten vazgeçmiş olan Sami Alver’in hediyesiydi .
Alaattin hiçbir zaman yıkanıp temizlenmemiş yatak ve yorganlar atmıştı karyolaların üstüne. Şarapçıların temizliğe aldırdıkları yoktu zaten. Zurna gibi olduklarında Alaattin onların koluna girer, bacaklarını sürüte-sürüte yukarı çıkarır. Elbise ve ayakkabılarıyla tumba yatak yapardı.
Şarapçıların çoğu, sarhoş olduklarında üstlerine işerlerdi bebekler gibi.
Alaattin’nin oteline girilmiyordu idrar kokusundan.
Bu yataklara, sayılamayacak kadar çok kez işendiğini oraya giren herkes hemen anlardı.
İki kez denetim görmüş, ikisinde de görmezden gelinmişti otel. Alaattin’in savunması insancıldı.
Ne yapsındı yani sızmış garibanı? Sokağa mı atsındı? Yukarda Allah vardı. Sevabına yatırıyordu işte. Sidiklerini, boklarını sineye çekerek. Orası gerçek otel değildi ki…sırf sevabı için üç-beş yatak atılmış sızık eviydi.
Özellikle de saçak altlarında yatan Höst de Hasan içindi bu otel.
Hasan Ünye’nin en güzel sesli din adamı ve eşrafından, yorgancı Emin Efendi’nin oğlu, Sıhhiyeci Bekir efendinin yeğeniydi. Babanın ve geniş ailesinin sosyal konumuyla uyumlu bir yaşantısı olmadığı için dışlanmıştı aileden. Babası ölünce de mal varlığını eniştesine satarak hatırı sayılır bir para sahibi olmuştu Hasan.
Üç bin lira…
Hasan bu parayla Samsuna göçmüş, dört yıl orada kalmıştı
Kendi anlatımıyla : Ben ne anamın gözüyüm biliyor musunuz?! Diyordu kendisini dinleyenlere.
Dört senede üç bin lira yemiş adamım lan ben!...Diyor, övünüyordu.
Hanginiz bu hovardalığı yaptı ha!? Hanginiz yaptı!?
Üç bin lira suyunu çekince Hasan, son parasıyla bir mini varil has şarapla bir metre uzunluğunda bir lastik hortum alır. Ünye otobüslerinin birinin üstüne kurulur.
Yola çıkarlar. Aylardan yaz aylarıdır. Hava sıcak, günlük güneşliktir. Otobüsün tüm camları açıktır. Böyle bir havada birden yağmur yağmağa başlar, açık camlardan otobüsün içine.
O açık camlardan birinin yanında oturan yolculardan biri de, ıslanır birden.
İlk şaşkınlığı atlattıktan sonra ıslanan yolcu yüksek sesle, bu da ne yağmuru yahu güneşli havada deyince, Hasan’ın huyunu bilen şoför ayar.
Frene bastığı gibi fırlayıp arabanın üstüne çıkar.
Bakar ki hortum Hasan’ın ağzından varilin içine uzanmış. O ise varili kucaklamış, mutlu bir gülümsemeyle sızmış yatıyor. Pantolonu sırılsıklam ıslak.
Yolcular hep birlikte inerler arabadan. Önce Hasan’ın yağmurundan ıslanan yolcuyu sakinleştirirler. Sonra birkaçı şoförün yanına çıkar; düşmemesi için Hasan’ı bagaj yapıp variliyle birlikte bağlarlar arabanın üstüne. Aşağıya inip yerlerine oturur, Şen-şakrak, yola koyulurlar.
Hasan her sızdığında işerdi üstüne. Genelde her şarapçının yaptığı gibi
Şarapçılara Balo
Alaattin bir gün, benim de orada olduğum saatte Ali’nin yanına geldi.
Yahu, ne biçim adamsınız siz dedi. Hem bu herifler küp işi şarap içer de sarhoş olur sanırsınız, hem de bu merakınızı gidermek için parmağınızı kıpırdatmazsınız. Biraz önce Yaşar Kaptanla berber Hikmet’in dükkanına gittik. Sizden bahsettik dedi.
(Alaattin de, Berber Hikmet de, Yaşar Kaptan da, kendi tabirleriyle pırnimciydiler. Akşamcı yani. Her gün içenlerden. Alaattin, Yaşar Kaptanın motorunda makinistti eskiden. Garabetleri bu ilişkiden.)
Uşaklar avcı demiş Berber Hikmet, Ali’yle benim için.
Bir gün hep birlikte ava gidelim. İdris’le Hasan’ı da alarak derken ,tıraş olmak için Fatalis Ahmet girmiş dükkana. O da avcı. Ve o da pırnimci…Muhabbete katılmış. Ben ayarlarım av işini demiş. Garipler, bir de sülün etiyle şarap içsinler.
Alaatin onları dükkanda bırakıp bizim yanımıza koşmuş hemen.
Lan ne olur diye sürdürdü sözlerini.,
Avda da içeriz ama bugün benim dükkanda bir balo verseniz de üç-beş kuruş, ben de yolumu bulsam. Para babaları hikmetin dükkanındakiler.
Peki dedik. Ayarla baloyu hadi.
Alaattin’in meyhanesi Berber hikmet’in dükkanıyla karşı karşıyaydı. Hemen oraya gitmiş. Kendi teklifini bizden gelmiş gibi anlatıp onları da ikna etmiş baloya.
(balo içki sofrası kurup kalabalık arkadaş gurubuyla içmek)
Yarım saat sonra yanımıza geldi.
Masalarınız hazır dedi.
Meyhanede iki masa yan-yana getirilerek hazırlanmış uzun bir masa ile, bir de dört sandalyeli bir masa hazırlanmıştı. İki masa yan yana getirilerek uzatılmış masada Kaptan, berber, Fatalis, iki arkadaşları daha, oturmuş bizi bekliyorlardı. Öteki tek masada Hasan, İdris, tanıdık iki köylü şarapçı daha, oturuyorlardı.
Biz de para babalarının uzun masasındaki yerlerimize oturduk.
Ali’nin de benim de ilk dikkatimizi çeken, öteki masada oturanların önlerinde gördüğümüz küçük su bardaklarına doldurulmuş anzorot şarap, dörtte birer ekmek ve boş tabaklardı.
Alaattin ızgaraya hamsi diziyordu. Bizim masa, pirzolalar, peynirler, çeşitli mevsim meyveleri ve rakı şişeleriyle donatılmıştı.
Şarapçı konuklarımızın hamsileri servis edilinceye kadar bekledik. Alaattin şarapçıların tabaklarına az sayıda pişirdiği ızgara hamsileri 6-7 şer adet taksim etti. Yeniden ocak başına dönüp hamsi dizmeğe başladı ızgaraya.
Fatalis Ahmet kadehini kaldırarak afiyet olsun arkadaşlar dedi şarapçılara. Hep beraber kadeh kaldırdık.
Höst de Hasan kadeh kaldırmamıştı. Santim-santim sandalyesini yürütüp bizim masaya yaklaşırken ana-avrat sövüyordu köylülere, ağzının içinden homurdanarak.
O şehir çocuğuydu. Köyün Ünye’ye göçünü hazmedememişti.
Ne işiniz var lan sizin şehirde. Boklu bacaklılar diyordu köylülere. Sekder olup gidin yıkılası köyünüze de rahat edelim.
Nerde köylü görse Hösttt de diye bağırır köylüleri aşağılardı.
Höst de Hasan adı buradan geliyordu.
Şimdi de ayni tepkideydi.
Ama tam rampa edemedi bizim masaya. Ötekiler bir yudumda içmişlerdi şaraplarını. Çaresiz geriye doğru biraz bükülerek uzandı bardağına. Bir solukta içti. Birkaç hamsi yedi ekmeksiz. Zaten hiç biri ekmeğe bakmamıştı bile. Hasan’ın hamsi yerken yanakları şişiyor, dudakları ağzının içine doğru çekiliyordu. Tek bir dişi bile kalmamıştı ağzında.
Şaraplar tazelendi. İçildi gene.
Tekrar dolduruldu. Gözler kaymağa başlamıştı karşı masada. Alaattin kulağımıza eğildi. Görün dedi. Üçüncü bardaktan birer yudum aldıklarında masaya koyacakları kollarının üstüne düşecek başları, sızacaklar. Sonra da işiyecekler üstlerine. Her zaman zaten sarhoş ve aç olduklarından üç yudumluk bardaklardan iki ya da üç tane yuvarladıklarında, kendileri de yuvarlanıyor.
Aynen dediği gibi oldu.
Önce Hasan, sonra İdris ve ötekiler sızdı. Köylünün biriyle Hasan işedi ilkten. O arada Berber Hikmet acıdı sarhoşlara.
Kalk lan dedi Alaattin’e. Şunları yukarı çıkarıp yatıralım. Öyle yaptılar.
Yanımıza geldiklerinde gülüyorlardı. Şişman İdris’le ızgar Hasan’ı ıslak yataklı bir karyolaya yatırıp birbirlerine bağlamışlar, düşmemeleri için.
Tadımız kaçmıştı. Bu kadar çabuk sarhoşluk ve sızmayı aklımız almıyordu.
Fatalis’in Müsait bir zamanda ayarlayacağı bir avda buluşmak üzere anlaşarak, ortaklaşa ödedik balonun ücretini. Meyhaneden ayrıldık.
Dükkanda Ali’yle konuşurken, misafirlerimize neden ayrıcalık yaptığının hesabını sormayı kararlaştırdık Alaattine. Onlar rakı içip pirzola yiyemezler miydi?
Ertesi gün Ali sarhoşlara ne olduğunu sormuş Alaattin’e. O da, Hasan’ın dolaptan bir şişe şarap yürüttükten sonra tüydüğünü söylemiş.
Hasan kayıpmış yani. Ötekiler hala uyuyorlarmış.
Akşama doğru haber geldi.
Hasan gazhanenin (şimdiki Fiskomar) önündeki kumsalda, bir kum yığının arkasında, yürüttüğü yarısı içilmiş şarap şişesi kucağında, hala sızıkmış.