Annem dün akşam telefon etti:
-Uzakta değilsen gel, hamsili pilav yaptım seversin, dedi.
Sevmem olur mu? Annemin hamsili pilavı harika olur, içli pilavdan yapar annem hamsili pilavı, hafif de acı olur..”Geliyorum” dedim, giderken bir de kavun aldım, annem kavunu sever..
Babam manavdı, küçük yaştan beri kavunun karpuzun, meyvenin sebzenin, iyisini anlarım.. Kavunu kendim seçtim, kavuncu önce dudak büktü bir şeyler geçirdi içinden, yüzünden okudum. Kavunun iyisi nasıl olur? Öyle herkesin bildiği gibi şeyini koklamakla anlaşılmaz. Kavun ele alındığında ele bir ağırlık vermesi ve dibinin başparmağınızı biraz bastırdığında yumuşak olması lazım. Karpuz ise, rengi parlak yeşil, damarları belirgin olacak ve sapı çektiğinde hemen kopacak, yoksa karpuz da öyle çocuk popsuna vurur gibi üzerine şap şap vurmakla anlaşılmaz. Ancak öyle şap şap balkabağına vurulur. Tek anlamadığım şey kabaktır. Ondan da annem anlar, kabak almaya giderken onun bir iğnesi vardır iğneyi kabağa batırır, iğne geri zor çıkarsa kabak tatlı demektir. Kabak tatlısını da çok güzel yapar annem..
Annem şimdi yaşlandığı için herşeyi yapamıyor. Çocukluğumuzda palamut tuzlar, hamsi tuzlar, bahçedeki domateslerden salça yapar, hıyarlardan fasulyelerden turşu, erik ve incirlerden reçel yapardı. Çocukluğum Çakırtepe’nin eteklerindeki bahçemizde ve evimizde bu doğal şeyleri yiyerek geçmişti.
-Hamsili pilav harika olmuş eline sağlık anne, dedim
Biz yıllarca yurt dışında bu yemeklere hasret kalmıştık, Fransa’da iken Normandiya sahillerinde yakalanmış hamsi ve sardalya arası bir balık vardı, bir gün ondan aldım eve geldim rahmetli eşime “şundan bir hamsili pilav yapalım, annemden gördüğüm kadarı ile sana tarif edeyim” dedim. Eşim Balıkesirliydi pek hamsi, balık bilmezdi.. “Sen delirdin mi hamsiden pilav mı olurmuş hamsi kokar dedi. Çalıştığım yerde bir Karadenizli vardı onun eşi geldi yaptı hiç yemedi.. Rahmetli denizi sevmediği gibi deniz ürünleri de yemezdi. Ruhuna rahmet olsun ne severdi ne sevmezdi ne isterdi ne istemezdi otuz yıl süren beraberliğimizde hiç anlamadan bu dünyayı kendine de bize de dar etti gitti. İnşallah gittiği yerde huzur içindedir.
-Sende gavunun iyisini bulmuşsun baban gibi dedi, annem
Babam
-Ben babama çok benzerim, babam da benim gibi sessiz, uyumlu ve sevecen ve gönlü güzel bir insandı, o yüzden çocukluğum çok mutlu geçti, babam beni her yere götürürdü, Samsun’a Akkuş’a Tekkiraz’a Niksar’a, Fatsa’ya oralardan sebze meyve alır onarı sandıklar İstanbul’a gönderirdi.
Ben küçükken babama yardım ederdim. Son yıllarında çok yanında olamadım.. Hastalandığında Norveç’teydim, uçak bulmakta zorlandım önce Atina’ya oradan Ankara’ya geldim, kalp krizi geçirmişti. Ünye’ye indiğimde doğru hastaneye koştum yanına. O koca adam, benim babam, sararmış solmuştu, uyuyordu, bekledim uyanana kadar. Gözümü yumdum babamı tanımaya başladığım yıllarımdan bu yana ne varsa birbir geçtiler, gözlerimin önünden, biraz sonra gözlerini açtı:
-Sen mi geldin? Önemli değil di o kadar yolu gelmeseydin dedi, ama geldiğim için de çok sevinmişti, gözlerinde biriken iki damla yaşı bana göstermemek için başını yana çevirdi. Babamı ilk defa ağlarken gördüm, burnumun direği sızladı. Oğlu geldi diye koca babam sevinmişti. Şimdi ben de bir babayım, hastalığımda benim de çocuklarım başıma koştukları zaman mutlu oluyorum bunu baba olunca anladım.
Koca babam bize biraz erken veda etti..
Bastonu, ceketi, yeleği ve kasketi halen kapının arkasında asılıdır evde, sanki yeni eve gelmiş veya dışarı çıkacakmış gibi.
Onu çok özlüyorum..
Çarşamba günü görüşmek üzere..