Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/unyekent.com/httpdocs/conn/level.php on line 31
ÜNYE Kent Gazetesi >>> KENTTE HABERİN MERKEZİ ll BİZDEN HABER VAR......
 
10 Aralık 2010 Pazar
MİSAFİR KALEM
Mevlana felsefesi mi, Mevlana şekeri mi ?
Mustafa BİLGİÇ Ünye Müftüsü

Dünya ve Anadolu insanı, 700 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen halen Mevlana’nın düşüncelerine ilgi ve sevgisini sürdürmeye devam etmektedir. Mevlana’nın sevgi ve aşk felsefesi yalnız Türk halkının değil, çeşitli din ve kültürlerden bütün dünya insanlarının çekim alanı olmaya devam etmektedir. Mevlana’yı anlamak için öncelikle onun etkilendiği “tasavvuf” felsefesinin bilinmesi gerekir.

Tasavvuf söz (kal) yolu değil, hal (iyi ahlak) yoludur. “Hakikat”e ulaşmayı amaçlamaktadır. Kafanda ne varsa atmak, elinde ne varsa dağıtmak, önüne ne çıkarsa çıksın ona yüz çevirmemektir. Varlık hiyerarşisini bozmadan var olan her şeye saygı duymaktır, anlamaktır. Hiçbir şeyi dışarıda bırakmamaktır. Önemsiz zaman yok, önemsiz insan yok, önemsiz iş yok, yani her an önemli, her insan önemli, her iş önemlidir bilinciyle davranmaktır. Varolan her şeyi tevhit temelinde bütünleştirmektir.

Tasavvuf, ilahi ahlakla ahlaklanmak, bencillikten kurtulup, kendisinden çok başkasını düşünmektir. Bir diğer anlatımıyla tasavvuf; sevgi ve aşk felsefesidir. Allah mutlak cemal ve kemal sahibi olarak her türlü güzelliğin kaynağıdır. Nitekim peygamberimiz bir hadisinde “Allah güzeldir, güzelliği sever, kibir ise hakkı kabul etmemek ve insanları hor görmektir” buyurmuştur. İnsan, Allah’ı ne kadar tanırsa (marifet) ona karşı olan sevgi ve aşkı da o oranda artar.

Tasavvufun temeli üç temele oturur: Zikir, Sabır, Şükür. Amacı ise olgun insana ulaşmaktır. İnsan eğitimini esas alan kulun, derece derece kötü huylarını terk etmesi, onların yerine iyi huyları koyması, cehaletini yok edip bilgi ile donanması, gafletten kurtulması, başına gelen belalara kazalara ve diğer insanlarının çiğliklerine sabretmesidir.  Allah’ın verdiği her türlü nimete şükretmek, nankörlük etmemek gerekir. Bu olgunluk yolunun aşamaları da zikir, sabır ve şükürle geçilecektir.

Açıklamak gerekirse elmasında aslı kömürdür. Elmas yüksek basınç altında kaldığından dolayı elmas olmuştur. Dolayısıyla tasavvuf bu üç katolüzer ile insanı sığlıktan, çiğlikten, hamlıktan, bilgisizlikten çıkartıp elmas kıvamına, yani olgunluğa ulaştırır. Dolayısıyla mutluluk zevklerin toplamı değil doğru bir dava yani insanlık davası uğrunda da insanın olgunlaşma süreci doğrultusunda başına gelenlere sabretmesi Allah’tan gelenlere her halükarda şükretmesiyle alakalıdır. Tasavvuf bütün bu gerçekleri insanlara öğretir. Yani rasyonel olanla ideal olanı uzlaştırır.

Mevlana’ya göre aşk, dünyanın yaratılış sebebidir. Allah evreni sevgi yüzünden yaratmıştır. Aşk Allah’ın vasıflarındandır. Ondan başkasına aşk geçici bir heves olup Allah aşkı ise ebedidir.

Dolayısıyla Mevlana’ya göre aşk en önemli iksirdir. Aşkı merkeze alır. Bütün hayatı, varlığı, aşk merkezli anlar ve anlamlandırır. O kadar ki “aşkı olmayan insan ölsün” diyecek kadar aşkı yüceltir. Bunu bir beddua olarak algılamayın, bütün sevgiler aşkın çocuğu değil midir? Sevgisiz dindarlık yobazlık, sevgisiz siyaset, ikiyüzlülük sevgisiz saygı, kölelik, sevgisiz yasa tutsaklık değimlidir? Mevlana’nın aşk ve sevgiye giydirdiği anlam insanı tutsaklaştırmaz, onu özgürleştirir, cesaretlendirir, kısacası; feri gitmiş gözlere canlılık, dirilik, tazelik getirir. Bu dirilik ve canlılık gönülden gözlere giden dirilik ve canlılıktır. Bu aşk ve sevgi, kaynağını aşkın bir varlıktan alan varlığın zirvesi olan Allah’a dayanır.

Tasavvufta herkesi kendinden üstün göreceksin ki, içindeki gururu, kibiri yok edip olgun insan (insan-ı kamil) yolunda mesafe kat edebilesin. Burada kibir ve gurur yok etmek demek öldürmek demek değil ehlileştirmektir. Yani kibir, gurur ve bencilliğe ayar çekmektir. Yani bencilliği bireyselliğe dönüştürmektir. Nasıl mı? Biraz empati biraz özgürlük katarak.

Eğer kendini herkesten üstün göremezsen, kendini düzeltme ve olgunlaştırma yönünde bir adım dahi atamazsın, aksi takdirde ruhsal anlamda en küçük bir gelişme bile gösteremezsin. Burada söylenmek istenen kendinde donup kalma, kilitlenme kendini başkalarından bağımsız, müstağni zannetme. Kendini büyütüp başkalarını küçük gören kendisinde kilitlenip donup kaldığı için başkalarından istifade edemez. Ondaki kibir, gurur, bencillik kendisini zehirlemiştir. Onun için hakikati göremez. Çünkü hakikatin önüne perdeler çekmiştir. Allah’a karşı şirkin ve inkarın önündeki en büyük engel kibir ve gurur değil midir? Şeytan Allah’ı inkârdan dolayı değil kibrinden dolayı kovulmuştur. Onun kibri hakkı görmesini engellemiştir.

Mevlana’ya göre dıştan ziyade iç önemlidir. Allah insanların şekillerine ve amellerine bakmaz, kalplerine ve niyetlerine bakar. Bir şeyin sadece dışını tamir etmek içini tahribe sebeptir. Akside böyledir. Her şey içiyle dışıyla bir bütündür. Yani cevizin kabuğunda, içi de önemlidir. Dışı olmazsa içini koruyamazsınız. İçi olmazsa dışının olup olmaması hiçbir şeyi değiştirmez. Her halükarda içi özdür ve cevherdir. Mevlana hep özle uğraşmış, hep bütünle uğraşmış, parçanın bütünle ilişkilerini ortaya koymuş. Bütün zıtlıkların arkasındaki derin bütünlüğü fark etmiş. En çok üzerinde durduğu konuda gönül meselesidir. Daha doğrusu tasavvuf erbabının bir numaralı konusudur gönül, kalp. Mevlana ya göre Allah aşıklarının kalbi, Allah’ın nazarının kıblesidir ve evrenden de daha yüksek ve yücedir. Allah bütün evrene sığmadığı halde bir müminin kalbine girer.

          Allah katında insanların en büyüğü, en yücesi çoluk çocuğuna ve insanlığa faydalı olanıdır. İyilik, bir karşılık için değil Allah rızası için bir karşılık beklenmeden yapılırsa bir anlam ifade eder. Böylelikle Mevlana iç denetim, iç disiplin ve iç motivasyonlu dindarlığı, Müslümanlığı öne çıkarıyor. Yani riyasız, şekilsiz dindarlık. Başkaları ne der diye dış disiplin, dış denetim ve dış motivasyonlu dindarlık şekilci, riyakar, istismarcı dindarlığı üretir. Bunun üzerinde ne kadar durulsa azdır. Bu anlayış dinin ve insanlığın içini boşaltır.

   Tasavvufta zıtların birliği esastır. Mevlana’ya göre her şey zıddıyla kaimdir. Dünyada iyi – kötü, güzel – çirkin, siyah – beyaz gizli zıtlıklar vardır. Bunun gibi insan da ilk bakışta birbirine zıt gibi görünen fakat gerçekte birbirini tamamlayan iki çeşit varlıktan meydana gelir. Bu anlayışa göre yeryüzünde sadece Allah tektir. Onun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Onun dışında her varlık için teklik söz konusu olamaz. Mutlaka bir başkasına ihtiyacı vardır. Ve yaratılan her varlık kendi içinde zıtları da barındırır. Bu insan için de kâinatta var olan her bir zerre içinde geçerlidir. Bu zıtlar haddi zatında biri diğerini yok etsin diye değil, altta kalanın canı çıksın diye değil, biri diğerini tamamlasın diye yaratılmıştır. Bu durum kâinatın özünde, insanın özünde, daha doğrusu var olan her şeyin özünde muhteşem bir dengeyi ifade eder. Ama sadece Allah bundan müstağnidir. Onun dengeye ihtiyacı yoktur, o yaratıcıdır. Her halde peygamberimizin (s.a.v) “eşyanın sırlarını bize öğret” diye dua etmesi zıt gibi görünen (hak-batıl,doğru-yanlış,sıcak-soğuk,gece-gündüz, şeytan-melek..vb şeylerin arka planındaki sırrı yani o muhteşem dengeyi; her şeyin birbirini tamamladığını önemli olanın o büyük resimin olduğu gerçeğini fark ettirmektir.

Tasavvufta olgunlaşmak için “çile” gereklidir.

Nitekim Mevlana; “hamdım, piştim, yandım” diyerek bir insanın hayatında hangi aşamalardan geçmesi gerektiğini veciz bir şekilde özetlemektedir.

Bu ifade muhteşem derinliği olan bir ifadedir. “hamdım, piştim, yandım” derken hamdım; yani cahildim, sığdım, yüzeyseldim, tecrübesizdim. Piştim yani; öğrendim, sıkıntı çektim, tecrübelendim. Yandım yani; olgunlaştım, kendim oldum, demlendim, kıvama geldim demektir. Dolayısıyla “hamdım, piştim, yandım” ifadesi hayatta başarılı ve mutlu olmak isteyenlerin en büyük parolasıdır.

Mevlana’ya göre ölüm, kötü bir şey değildir. Allah erlerince ölüm, Allah’ı görmektir. Kuran’ı Kerim’de “her nefis ölümü tadacaktır” denmektedir. Burada kastedilen, nefistir, kalp değildir. Müminin nefsi ölecek ve fakat kalbi ölmeyecektir. İnsanın ölümden korkması, ölümün gerçeğinden değil kişinin bu dünyada yaptığı kötülüklerden korkmasıdır. Ölüm yeniden doğma ve gerçek varoluştur. Bu nedenle Mevlana ölüme Şeb-i Aruz yani “Düğün Gecesi” demektedir. 

 

Siz karar verin Mevlana’nın mesnevisi mi güzel, şekeri mi güzel? Ne garip bir ülkedeyiz ki Mevlana’nın şekeri tanınıyor ama Mevlana’nın mesnevisi tanınmıyor.



Bu Haber 1674 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
BU YAZARIN DAHA ÖNCEKİ YAZILARI