20 Aralık 2010 Pazar
O. İRFAN IŞIK
Şarapçıların av serüvenleri
Yazının tamamı ÜNYE Kent ve Şirin ÜNYE Gazeteleri'nin internet sitelerinde bir seferde, gazetelerinde ise iki bölüm halinde yayınlanacaktır.

Ennü Alaaddin’in meyhanesinde şarapçılara verdiğimiz balo sırasında aldığımız kararı unutmayan Fatalis Ahmet  önümüzdeki Pazar günü Gölardı ormanlarında avlanacağız diye haber salmış Ali Korkmazla bana. Alaaddin’den öğrendiğimize göre de Başta davulcu İdris höst de Hasan üç iflah olmaz şarapçı daha, bizimkiler,ben, Ali, Alaaddin, Fatalis, Yaşar Kaptan, Berber hikmet.

Herkes, her avda olduğu gibi nevale hazırlayacaktı. Tuzlu balık, ev yapması sucuk. Biber tuzu, hoşaf suyu, (o zamanlarda market de, paketlenmiş, şişelenmiş meyve suyu da yoktu)  Çerkez peyniri gibi. Taze balık ya da hamsi, haşlanmış tavuk ihmal edilemeyen nevalelerdi. Tabii birde tel ızgara ile çıra.

Pazar sabahı saat 04 te dombak Alinin fırınında buluşmak üzere sözleştik. Fırın o saatlerde yakılıyor ekmek atılıyordu. Avcıların bir bölümü fırıncıları alıştırmıştı. Av yoluna çıkmadan önce ekmek hamurundan kıymalı pide, yağlı. Sucuklu ya da pastırmalı yaptırıyor, bir güzel doyup öyle çıkıyorlardı yola. Gerçi ekmek hamurundan açılan pideler özel yoğrulan pide hamuru gibi yumuşak olmuyordu ama avcılar razıydılar bu sert pidelere.

Bizde hep böyle yapardık. Özellikle Kalemen Ahmet, kıymalı pide yemeden asla ava gitmezdi. Ayni gurupta olduğumuz için bizde tok olarak ava gitmeğe başlamıştık.

Bu kez Fatalis Ahmet organize etti fırın işini.

Buluştuğumuzda kayık kadar uzun pide hamurları açılmış, kavrulmuş kuru kıymadan oluşan ( börek içi ) döşeniyordu . içlerine

Şarapçılar memnun-memnun gülümsediler manzarayı görünce.

Pideler fırına sürüldü. Biraz piştikten sonra çıkarılarak her birine dörder yumurta kırıldı.Bu kez öteki yanları kenarda yığılmış odun közlerine döndürülerek tekrar fırına sürüldü.

O zamanlarda ekmekler 700 gr. dı. Bu kocaman hamurlardan açılan pideler 75 cm.den kısa olmuyordu. Bu kadar uzun pideleri de bir-iki yumurta haylıyamıyordu.

Kıymalı, tereyağlı, yumurtalı pideler fırından çıkar çıkmaz şarapçılar sepetlerine saldırdılar. Anzorot şarap şişelerini çıkarmak için.

Ulan gebertirim sizi dedi Yaşar Kaptan. Daha yola çıkmadan üstünüze işemeğe niyetlendiniz galiba. Ben izin vermeden ve ne kadar içeceğinizi söylemeden şişeye el atanı gebertirim. Haberiniz ola deyip sustu. Mum oldu şarapçılar.

Uslu-uslu yemeğe başladık pideleri. Benim gözüm Hasan’ın üstündeydi. Bir küçük lokmayı birkaç dakikada yutabiliyordu. Ağzında bir tane bile dişi kalmamıştı. çok acıyordum ona. Yemek bitmeden pidelerin orta  yerinden iri bir parçayı kaşla göz arasında av çantama sakladım. Hasan’ın dışında herkes tıka-basa doymuştu.

Av sahasına gitmek için Tepeden şoför Hacının arabasını kiralamıştık. Biz yemeği bitirmeden o da geldi. Karnını doyurdu. Yola çıktık.

Hacı bizi Termede bırakacak, akşam almak üzere Sivaslılar köyüne dönen köprünün başına gelecekti.

Türkü- nara Termeye geldik. Şarapçıların kaçamak yapmamaları için bagaja sardığımız çanta ve şarap sepetlerini indirdik. Yaşar Kaptan son tenbihlerini yaptı şarapçılara.

Eğer birinden şüphelenirse onu ormanın ortasında bırakıp kurda-kuşa yem yapacağını yeminle söyledi. Ben bu arada çantamdaki pideyi Hasan’a aktardım gizlice.

Ah benim has komşum dedi Hasan. Sen değil de bu aç gözlü puştların hangisi gidecek cennete?

Dikkat ettim. Av yapacak olan Fatalis ben ve Aliden başkasında uzun çizme yoktu. Kaptan ve Alaaddin yarım çizme giymişlerdi. Berber Hikmet dahil ötekilerin hepsi gündelik pabuçlarıyla gelmişlerdi ava..

Fatalis göz kırptı bana. Onlara çizme giyme gereğini kasten söylemediğini anladım. İçim sızladı. Biz birazdan ormana dalıp avlanacaktık. Ali, Fatalis ve ben. Ötekiler yükleriyle on iki km. yürüyüp Sivaslılar köyüne ulaşacak bizi bekleyeceklerdi. Vedalaştık.

Arkadaşlardan ancak 100 m. Ayrılmıştık ki iri bir tavşan fırladı ayağımın dibinden. Hayvan beş m. Kaçamadan avladım onu. Arkamızdan bir alkış, bir sevinç haykırışı koptu. Tavşanın avlandığından haberleri yoktu ama, besbelli her tüfek patlayışında bir av vurulur sanıyorlardı.

Tavşanı onlara taşıtmak için yanlarına gittim. İdris sevinç içinde sulara-çamurlara bata-çıka bana doğru koştu. Tavşanı elimden aldı. Hepsi ıslak ve çamur içindeydiler. Yalnız benim sevgili Hikmet ağabeyim pabucunu çorabını çıkarmış. Pantolonunun paçalarını kasıklarına kadar kıvırmış. Pabuçları ellerinde. Bana:

Nasılım gaymağm dedi. Öteden Kaptan. Eyi bak hoca diye seslendi bana. Ünye’ye hiç böyle kar yağdı mı? Hikmet ağabeyimin bacaklarının, kara çamurlara bulaşmamış yerleri bembeyazdı.

Anladın ya dedi öteden Alaaddin bana, Kaptan sanatını belli etmeden duramaz.

Tam bu sırada iki el silah sesi daha duyduk. Bizimkiler bayram yerine döndürdüler bulunduğumuz çalılığı.

Ben izin isteyerek ormana girdim. Avcıların yanına geldiğimde Alinin kuşluğunda asılı ilk sülünü gördüm.

Bugün verimli bir av günü yaşayacaktık galiba. Orman içinde pek derinlere dalmadan avlanmağa karar verdik. Böylece hem fazla yorulmayacak hem de arkadaşlarımızdan çok uzaklaşmamış olacaktık.

Onlar şu anda kaptan ve Alaaddin’in rehberliğinde köye doğru gidiyor olmalıydılar.

Alaaddin ve kaptan buradan yıllarca odun kesip motorlarıyla Ünye’ye taşıdıklarından ormanı ve köyü avuçlarının içi gibi biliyorlardı. İnşallah hiçbiri arımlara düşüp baştan ayağa ıslanıp üşümemişlerdir.

Avı, iki ördek üç sülün vurduktan sonra sonlandırarak bir araya geldik. Sonra da iki yandan ver yansın ettik Fatalis’e.

Zavallılara eziyet edercesine neden çizme giymelerini söylemedin diye.

Nerden bulacaklardı lan çizmeyi garipler diye sesini yükseltti bize. Biz kendi yarım çizmelerimizi verirdik dedikse de ona bu kötülüğü bilerek yaptığını kabul ettiremedik. En son ben: Hikmet ağabeyim çıplak ayakla girdi soğuk sulara. Ayağını yaralar  yada hasta olursa  ben sana gösteririm dedim. O, gülümseyerek elindeki kuşların tüylerini yolmağa devam etti. Her avda yaptığı buydu zaten. Bir kaç kuş avlandığında kendisi avlanmaktan vazgeçer. Yemek pişirme işine girişirdi. Şimdi de köye gittiğimizde hazır olsun diye kuşları yoluyordu.

 Köyün ilk evleri belirdiğinde,  orada bir olayın yaşanmakta olduğunu gösteren kalabalık bir gurup insanın toplandığını, aralarında sinirli konuşmaların yapıldığını gördük. Merak içinde yaklaştık. Oradakilerden biri hırsla:

Şu evdeki zındıkların arkadaşları mısınız siz? Diye sordu.

Adamlardan bir kaçının elinde kalın sopalar vardı.

Gayrı ihtiyari biz de tüfekleri yavaşça omuzlarımızdan indirerek elimize aldık. Tam bu  sırada biraz ötemizdeki evin köşesinden önce simsar Hicabi fırladı, arkasından da bağırarak üç beş adam daha…

Durun diyorlardı kalabalığa, onlar bizim en iyi arkadaşlarımız. Bir yanlışlık yapmayın.

Sonra koşarak yanımıza geldiler.

Bizi korumalarına alarak adamların çevresinden dolandırıp önünde bulunduğumuz eve soktular.

İçerde şarapçılarla rehberleri bal mumu gibi solmuş suratlarıyla fırlayıp boynumuza sarıldılar.

Biz dışarıdakileri dağıtalım dedi yanındakilerle Hicabi. Odadan çıktılar.

Alaaddin bu fırsattan yararlanıp kısaca anlattı olanları.

İdris elindeki tavşanı yüzmesi için ilk gördüğü köylüye vermiş.

Adam alevi olduğunu, mezheplerinde tavşanın uğursuz bir hayvan sayıldığını, hiçbir alevinin tavşana el süremeyeceğini söylemesine karşın İdris’in tehditle adama tavşanı yüzmesi için ısrar ettiğini, sövdüğünü anlattı. Adam İdris’in elinden kurtulmuş, Alaaddin’in anlatımıyla, bir teyin gibi ve bağırarak köye koşup köylüleri üstlerine salmış.

Üzerlerine gelenlerin arasında Hicabi de varmış. Hicabi bizi tanıyınca adamlara, dededen talimat almadan dövemezsiniz diye bağırmış. Ben şimdi onu alıp geleceğim. Ben gelinceye kadar bu adamlara bir şey olursa sizi dedenin elinden ben bile kurtaramam demiş ve bizimkileri köylülerin elinden alıp bu eve tıkmış.

Tadımız-tuzumuz kaçmıştı. Ağzımızı bıçak açmıyordu. İdris bir köşeye pısmış dışarıdakilerden değil bizden gelecek sopadan korkuyordu. Balo-balo diye tutturup üç-beş kuruşun peşinde olduğu için  kendini suçlayan Aladdin’in İdris’ten kalır yeri yoktu.

Birazdan, güler bir yüzle Hicabi, muhtar, bembeyaz sakalını göğsüne doğru salmış dede, bulunduğumuz odaya girdiler.

Onlar görüp geçirmiş, hoşgörü sahibi Alevilerdi.

Geçmiş olsun dediler bize. Sonra da Hicabi İdris’e Lan koca öküz dedi. Hiç alevi-tavşan hikayesi dinlemedin mi sen?

Yok valla hiç bişi bilmim ben dedi İdris. Ağladı ağlayacak.

Yolda gizlice içti mi bu? diye sordu Fatalis Kaptana. Kaptan aydı. Hışımla dönüp iki tokat attı İdris’e. İçmese o boku yer miydi dedi. Öteden Hasan:  Valla sadece ikişer yudum içmiştik dedi kekeleyerek. Oysa gözleri kaymış sızmak üzereydi.

Babacan muhtar. Benim misafirimsiniz. Hadi buyurun gidelim buradan dedi.

Dışarıda hiçbir köylü kalmamıştı. Korkusuzca muhtarın evine girdik. Eve en önce dalan İdris’in arkasından ben girdim. Tavşan nerde dedim. Kulağıma eğildi.

Hicabi yolda kimseye göstermeden kaybet lan şu uğursuzu demiş. Yüreğim yana-yana bir çamurun içine attım. Üstüne basarak yok ettim dedi.

Muhtarın iyi döşenmiş,  çantı  mimarisiyle yapılmış evinin geniş salonuna kurulduk. Fatalis, yolup temizlediği kuşları muhtara verdi. Bi zahmet hemen kavrulursa, boğazımızı ıslarken içkiye yardımcı olur dedi. Gülüştük.

Bir süre bekledik.

Salonun ortasına parıldayan kocaman bir sini kuruldu. Kuş kavurmaları, bizim nevaleler, muhtarın ikramı yemekler ve çeşitli turşularla mükellef bir sofra hazırlandı. Buyur edildik.

Hasan aceleyle gelip sol kolumu tuttu. Birlikte yan yana bağdaş kurup oturduk. Şarap ve rakılar bardaklara dolduruldu. Dedenin işaretiyle yeme ve içme başladı.

Sakın içme dedim Hasan’a. İşersen bu iyi insanlara ayıp etmiş oluruz. Ben sana bir küçük şişe rakı ile iki şişe has şarap sakladım. Sen bu güzel yiyeceklerden bolca yemene bak.

Bir ara gözüm İdris’e kaydı. O da kaptanın nezaretindeydi. İçmiyordu. Ötekileri de Alaaddin, Ali ve Fatalis kontrol ediyordu. İşerlerse mahvolurduk.

Sağ yanıma  Hikmet abim oturmuştu. Bu sofra kral sofrası gaymağm diyordu yavaşça. Ömrümüz hep bu sofrada geçse. He… Ne dersin.

 İyi olur derim abi dedim.

Öğle sonu oturduğumuz içki sofrası hala devam ediyordu. Sigaralar yakılmıştı. Bir ara pencerelerin hepsi açıldı. Muhtar, kalın sigara içecek olanlar pencere yanına otursun lütfen dedi. Kalın sigara içmeyen misafirlerim rahatsız olmasın.

İçimizden sadece iki şarapçı pencere yanına gitti. Biz, Hasan’ la İdris dahil yer sofrasında kaldık.

Gaymağm bunlar ne fışkı yiilar dedi Hikmet abim kulağıma. Biraz sonra bizimkilerde azarsa bu gece eve gidemeyiz biz.

Merak etme Abi dedim ben yarın okulda olmak zorundayım. Birazdan izin alacağım. Bana kalmam için ısrarları olamaz. Seni muhakkak götürürüm. Bu sırada sofradan çekilen Ali de yanımıza geldi. Hikmet abim sevindi. Ben bu gece eve gidemezsem ingeyiz ( yengeniz demek istiyor) beni öldürür gaymağm diyordu habire. Çakırkeyf olmuştu. Biz Aliyle bu durumlarda sadece içiyor görünüp sağlam kalmayı başarıyorduk. Şimdi de öyleydik. Hasan arkasına yaslanıp gözlerini yummuştu. Biraz sonra olan olacaktı. Biran önce kalkıp uzaklaşmamız şarttı buradan. Ben doğruldum.

Arkadaşlar dedim. Benim sabah saat yedide okulda olmam şart bunu biliyorsunuz. Şimdi izninizi istiyor, bizi istemeyerek yaptığımız hatanın cezasından kurtarıp bu denli güzel ağırladığınız için teşekkür ediyorum. Ünye’ye yolunuz düştüğünde beni bulmanızı rica ediyorum.

Ben de gece hasta annemin yanında kalmak zorundayım dedi Ali. Bende izninizi istiyorum. Sıra berber Hikmet’teydi.  Daha ben de izin diyemeden ağzına tıkadılar sözlerini.

Otur lan dediler hepsi birden. Biz ne zaman dönersek sen de o zaman döneceksin.

Melül-mahsun gözü üstümüzde kala kaldı Hikmet abim. Biz çıktık yavaş adımlarla  köyden çıkışa doğru yürümeğe başladık. Hikmet ağabeyi oradan nasıl alabileceğimizi konuşuyorduk ki arkamızdan onun sevinçli sesini duyduk.

Uşaklar!  Bekleyin gaymağm! Beni dutarlarsa yanarım.

Ona doğru koşup aramıza aldık. Anlatmağa başladı.

Fatalis tüfeğini bana yaslayarak tuvalete çıktı. Ben saksıyı çalıştırmağa başladım. Gaymağm dedim Hicabi’ye. Demin beni azarlarken uşaklara ingeyize uğrayın beni merak etmesin demeyi unuttum. Gidip söyleyeyim. Geri dönmeyeceğimi sanıyorsanız işte tüfeğim sizde kalsın dedim, inandı lapacılar. Hepsi rakıdan, esrardan zom zaten.

Get hadi. Çabuk dön dediler.

Tüfeği tıpkı Fatalis’in benim omzuma dayadığı gibi ben de Hicabi’nin omzuna dayadım. Fırladım. Goşalım  gaymağm. Dalgamı çakarlarsa beni elinizden alırlar dedi..

Adımlarımızı açtık. Kör ırmağa yaklaşmıştık. Yolu köye bağlayan köprü karşımızdaydı. Şoför Hacı arabayı Terme’ye döndürmüş yolda bizi bekliyordu. Köprüye elli metre kalmıştı ki. Arkamızdan bağırarak bize doğru koşanların ayak seslerini, tutun onları diyen seslerini duyuyorduk. Köy ayağa kalkmış olmalıydı..

Bir tüfek patladı arkamızdan. Bir dolu, tüfekli kalabalık 250 metre kadar arkamızdaydı. Artık tüm tüfekler patlıyordu. Havaya doğrultup atıyor olmalıydılar ki üstümüze yağmur gibi ölü saçmalar yağıyordu.

Hacı kapıları açmış arabayı çalıştırmıştı. Köprünün üstüne çiviyle çakılmadan gelişi güzel dizilmiş odunlar ayağımızın altında dönüyor, hızlı ve rahat koşmamızı engelliyordu. Hikmet abi çok ağır vücutluydu. İki kez düştü bu yüzden köprüde. Her seferinde yardım ediyorduk ona ayağa kalkması için. Arabaya önce onu bindirdik.

Biz henüz dışarıdayken köprüye varmak üzere olan biri:

Bu kez vurasıya atacağım diye bağırdı. birimiz şoför mahalline diğerimiz arkaya binip kapıyı çektiğimizde,  Bir tek kurşun şoför mahalli kapısında patladı. Hacı gazı kökledi. Uçarcasına uzaklaştık köyden. Takip edilmediğimizi anladığımızda inip kapıya baktık. Kurşun iki cm.den geniş bir delik açarak sacı delmiş ama kapının ahşap kollamalarından birine saplanıp kalmış, içeriye ulaşamamıştı.

Bu saldırı beni hak sahibi yapmıştı. Artık buraya avlanmağa gelirken başım dik olacaktı. Herkese köylüler ben vurmak için ateş ettiler diyecektim.

Hacı arabasının delinmesine aldırış etmedi.

Sağ-salim evlerimize girdik akşamın geç saatlerinde.

İster inanın ister inanmayın. Köyde bıraktıklarımız bir hafta sonra döndüler Ünye’ye. Geldiklerinde hepsi ruh gibiydiler.  



Bu Haber 506 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Başlık : Av serüvenleri Tarih : 20 Aralık 2010 / Pazar Üye Adı :
Sayın hocam,iyiki varsınız."Hatırda durmayan satırda durur."sözünden hareketle Ünye'nin geçmişini; olay olay,isim isim kağıda geçiriyorsunuz.Müthiş bir hafızanız,harika bir üslubunuz var.Gelecek kuşaklara çok büyük bir arşiv bırakacaksınız.Siz ve sizin gibi çalışan diğer arkadaşlarla, sizlere sütunlarını açan gazete yöneticileri hep birlikte sağ olun var olun.Ancak bu arada kafama takılan bir husus var. bunu araştırmak geliştirmek ve bu konudaki gerçeklerin öğrenilmesi gerektiği kanaatınddayım.Bu da Aleviler ve tavşan ilişkisidir.Alevilerin tamamı Türktür.Diyeceksiniz Arap Aleviler de var.Siz tarihi çok iyi biliyorsunuz.Sümercedeki Türkçe ilişkilerini,yaşayan tarih olarak isimlendirebileceğimiz Sümerolog sayın İlmiye Çığ ve başkaları da söylüyorlar.Yani Ortadoğunun geçmişinde 5000 yıllık Türk izleri bulunmaktadır.Arap Alevilerinde Türklük olmadığını söylemek mümkünmüdür?Bunu şu açıdan söylediğimi de açıklamak isterim.Türkler İslamiyete geçmeden önce Şamanist idiler.Bize okutulan tarihlerde Türklerin toplu halde İslamiyete geçtikleri öğretildi.Ancak son yıllarda okuduklarım hiç te böyle söylemiyor.Türklerin İslama geçişlerinde Arapların şiddet kullandığı da yazılıyor.Sonuçta inanarak İslamı kabul ettiğimizi söylesek de Şamanist örf ve adetlerimizin bir çoğunu İslamın içine soktuğumuz ve bunlarla birlikte daha mutlu olduğumuzu söylemek kaçınılmaz bir gerçektir.Bu adetleri siz benden çok iyi bilirsiniz.Ben sadece birkaç tanesini söylemek istiyorum.Ay tutulduğunda Ünyeliler kap kacağa vurarak veya silah atarak neden gürültü çıkarırlardı?Baharda ilk gök gürlediğinde annem ocağın içine bacaya doğru tahta kaşık atardı.Kaşık ters gelirse kıtlık,düz gelirse bolluk olacağına inanılırdı.Bak gördünüzmü size araştırılacak yeni bir konu daha çıktı..Yaşlandım demek yok.İşleyen demir ışıldar sözünü sizler öğrettiniz. Ben şamanist her Türk boyunun bayraklarında yer alan kutsal bir hayvan resmi olduğunu sanıyorum.Bunları tarihte kurulan Türk devletlerinin bayraklarında da görmekteyiz.Bunlar o amblemi kullananlar tarafından kutsal sayılır. İsimlerini bile söylemekten kaçınılır.Ankara civarında tanıdığım bir çok Alevi arkadaşım tavşan adını duyduklarında hafif bir ürperti geçirirler :Tavşan kelimesin ağızlarına bile almazlar.Hakkari'de kışın bazı yörede yapılan kurt avında, kurda silah atmak en utanç verici bir şey olarak kabul edilir.Böyle bir davranışta bulunan kimse artık o köyde yaşayamaz.Ben Alevilerin böyle bir nedenden tavşana karşı bu tutum içinde oldukları kanaatini taşımaktayım.İnternette Alevi-tavşan ilişkisi konusunda çok bilgi var.Ancak bana inandırıcı gelmediler.Size ve Ünye'ye hizmet eden tüm arkadaşlarıma; saygı selam ve sevgilerimi sunarım.Abdullah US