7 Ocak 2009 Pazar
O. İRFAN IŞIK
Telefonun öyküsü
1967 yılında PTT kurumunun 2. T’sini oluşturan telefonun Ünye’de ki abone sayısı 345 idi. PTT binasında bir santral, santrale ait özel bir oda vardı.

Konuşmaları sağlayan bayan memurların sırayla oturdukları bir platform, santral cihazının hemen önünde yer alıyordu. Cihazda abonelere ait kapaklı ve tek delikli bir priz, prizin hemen altında, cihazın her yerine uzanabilen kablolu bir fiş vardı.

Abonelerden biri manyeto yapıp akım gönderdiğinde, kendisine ait prizin kapağı düşüyor, santral memuru uyarılmış oluyordu. Bundan sonra da memur, kendisine ait fişi abonenin prizine sokuyor, onunla konuşuyordu. Abone örneğin, 125 nolu telefonu istiyorsa, memur bu kez 125 nolu abonenin prizine onu isteyenin fişini sokarak iki aboneyi birbiriyle irtibatlandırıyordu. Memurla abonenin konuşması genellikle şöyle oluyordu. Abone bir akım göndererek priz kapağını düşürünce, memur kendi fişiyle aboneye bağlanıyor, kibarca buyurun efendim, diyordu. Bu kez abone, beni lütfen 125 numaraya bağlar mısınız diyerek isteğini belirtiyor, bu kibar diyalogdan sonra bağlantı sağlanıyor, iki abonenin konuşması gerçekleşiyordu.

Arada, memurla sinirli ve kaba konuşmalar da olmuyor değildi. Memurun işi sıkışıksa, istekli abonelere hemen cevap vermesi geciktiğinden sinirleniliyor, azarlamaya varan diyaloglar oluyordu. Bazen de şikayetler, hatta hakaretler…

Şehirler arası konuşmalar ise, ara santrallerle gerçekleşmek zorundaydı. Diyelim: İstanbul’da ki bir telefon abonesi ile konuşacaksanız. Bunu önce kendi santralinize yazdırıyordunuz. Santral memuru aracı santrali arıyor – ki bu Ünye için Samsun Merkez santraliydi – isteğinizi oraya yazdırıyordu. Tüm bu hatlar müsait olduğunda Ünye – Samsun’la, Samsun – İstanbul’ la irtibatlandırılıyor; en sonunda da siz uyarılarak konuşmanız sağlanmış oluyordu.

Abone bu konuşmayı ya normal, ya acele, ya da yıldırım konuşma yoluyla yapıyordu. Hepsinin ücreti ayrıydı. Normal konuşmalar genellikle bir ya da iki günde ancak gerçekleşebiliyordu. Bunu bilen aboneler, çokça acele, hatta yıldırım konuşma talep ediyorlardı. Böyle olduğu hallerde bile telefonunuzun başında saatlerce beklemek zorundaydınız. Tüm Türkiye ancak 1990’lı yıllarda otomatik telefona geçildikten sonra, bu işkenceden kurtulabildi.

Burada telefonun icadı ve gelişmesinin kronolojik seyrini belirlemede yarar görüyorum.

1876: İskoçya doğumlu Alexander Graham Bell, 7 Mart 1876’da telefonu icat etti.

1877: Tomas Edison, dinleme – konuşma telefon aygıtını geliştirdi.

1878: New Heaven’de ilk telefon rehberi 21 abone için basıldı.

1902: Markoni, ilk telsiz telefonu ve 20 yaşında da radyoyu icat etti.

Telefon yıllar içinde geliştikçe gelişti.

1963: İlk tuşlu telefonla dijital olarak uydu sistemine geçildi.

1980: Analog cep telefonları hızla yaygınlaştı.

1982: Ülkeler arası cep telefon uyumları olması karara bağlandı.

Bu yeni sistemin de dijital olmasında anlaşma sağlandı.

1991: GSM sistemi kullanıma açıldı.

1993: 22 ülkede GSM şebekesi faaliyete geçti.

1994: Türkiye’de Turkcelle ticari faaliyetine başladı.

1998’den sonra dünyada 142 ülke, biz dahil 399 GSM şebekesiyle konuşmaya başladık.

                                                              

                                                              ***

Manyetolu ve aracı bağlantıyla telefon konuşması yapıldığı 1983 yılında, İstanbul’da yaşayan kız kardeşlerimden biri vefat etti. Durumu Ünye’ye bildirmek için Üsküdar Merkez PTT’sine gittim ve iki yıldırım konuşma yapmak için sıraya girdim. Ve memure hanıma önümde kaç kişi olduğunu sordum. 8 konuşma yapılacağını söyledi.

Yıldırım telefon konuşmasının havadan sudan bahseden konuşma şeklinde olamayacağını düşündüğümden, 15 dakika sonra memura hanıma önümde kaç kişi kaldığını tekrar sordum. Yeniden 8 kişi deyince birkaç esef edici söz mırıldanarak beklememe devam ettim. İkinci 15 dakikadan sonra tekrar sorduğumda 3. kez önümde 8 kişi olduğu cevabını alınca: Koptum!

Ölüm haberi vermek için sıra alan adamın bu denli sorumsuzca bekletilebileceği bir ülke benim uygar ülkem olamaz kabilinden birkaç cümle haykırdım. Tüm bina çın çın çınladı haykırışlarımla.

Cümle sorumlular yanıma üşüştü.

Derhal dediler, derhal!…

Beni bir kabine soktular. Elime ahizeyi tutuşturdular. Ben de pattadak ablam öldü, dedim karşımdakine. Verdiğim haberi alanlar kıyamet koparırken, ben ahizeyi attım elimden.

İşte dedim, işte, yıldırım konuşma bu kadar olur.

Benden konuşma ücreti bile almadılar. Arkamda bir uğurlayıcı kalabalığıyla terk ettim Üsküdar Merkez postanesini.

Asıl anlatmak istediğim bu acı anım değil, sizin de şaşırarak izleyeceğiniz, müdürü olduğum Atatürk İlkokulu’yla evime telefon bağlanması olayıydı.

1967 yılında Ünye telefon santraline 10  abonelik bir ilave hat geldiğini öğrendiğimde daha önceden müracaatlı olduğum PTT idaresine koştum. Resmi dairelerin öncelik hakkı olduğunu biliyordum. Ancak evime telefon bağlatabileceğimden emin değildim.

Posta müdürü gülerek karşıladı beni. Hem okuluma, hem de evime telefon bağlatabileceğimi söyledi. Ancak bir şartı vardı. Hat çekmek için gerekli olan elemanı yoktu. Bana, yeteri kadar kablo ve gerekli ekipmanı verecekti ama hattı ben çekeceksem.

Bu öneri önce beni afallattı, sonra sevince boğdu. Hattı nasıl çekebileceğimi sordum, anlattı. İşte dedi, binamızdan çıkan kabloları görüyorsun. Bunların, senin okulun ve evinin olduğu yöne gidenler hangileriyse, senin kablolarını da onların bağlandığı yerlere bağlaya bağlaya çekeceksin kendi hatlarını. Sonra upuzun bir iskele verdi bana. Kangal kangal kablo, pense, kerpeten, çekilen kabloyu ötekilere bağlayacak parça parça kesilmiş bir demet koblo... Hadi Allah’ın selameti başına dedi gülerek.

Ben, okul hizmetlileri, gelişmiş öğrenciler ve iki hamalla giriştim hat çekmeye. Düştüm yollara. Uzun iskeleyi hademeler, kabloları hamallar taşıyorlardı. İskele bir duvara ya da direğe dayandığında ben çıkıyordum yukarı. Bir kaza, düşme, cereyan çarpma olayı yaşanacaksa benim başıma gelsin diye. Başka birinin sorumluluğunu alamazdım.

Yalıdan Burunucu’na doğru ilerlerken, gönüllü yardımcılarım ve seyircilerim yüzlerce kişiyi geçmişti. Bu traji komik çalışma bir hay-huy içinde süratle sonuçlandı.

Posta müdüründen iki adet konuşma aygıtı rica etmeye gittiğimde şaştı kaldı adam. Hatları çektiğime inanamadı. Ve sonra üzülerek telefon konuşma aygıtlarını benim temin etmek zorunda olduğumu, prosedürün böyle işlediğini anlattı.

Okula ve eve hat çekilmişti ama o hatlarla hemen konuşmak nasip olmadı. Ancak günler ve haftalar sonra, çürük-çarık telefon aygıtı temin edilince koltuğuma kurulup, alooo diyebildim.

Zaman içinde PTT idaresi telefon aygıtlarını geliştirdi. İlk aygıtlar altı büyük kuru pille çalışan dijital aygıtlardı. Çok pil harcıyorlardı. Bunlar kaldırıldı. Santraller 1980 yılında 2.000 abonelik hatlarla genişletildi. Ve sonra otomatik şehir içi santrallar kuruldu güzel ülkemize. Artık telefon santralinin temin ettiği  dijital otomatik aygıtlar kullanıyorduk. Posta idaresi bu aygıtları abonelere dağıtarak kiraladı. Sonra da tuşlu aygıtlar kullanılmaya başlanınca isteyen abonelere 30 lira karşılığında satıldı bu aygıtlar.

Şehir içi konuşmalar otomatik yapılıyordu ama otomatik aygıtlarla şehirlerarası konuşmalar gene aracılı idi.

1990’lı yıllarda telefon çok yaygınlaştı ve artık PTT bünyesine sığmaz oldu.

1995 yılında da PTT’den ayrılarak Telekom Müdürlüğü oldu.

Telekom’a bağımlılık giderek çok azaldı. Şimdilerde herkes çok çok gelişmiş cep telefonlarıyla anında dünyanın her yerile konuşabiliyor.   



Bu Haber 585 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.