İlk ispirto içeni gördüğümde, 1940 lı yılların başı, İkinci Dünya Savaşı’nın en katı yokluklarının yaşandığı günlerdi. On yaşlarındaydım. Köylü pazarı Cumhuriyet Alanının bir bölümü ile eski Anafarta ilkokulunun önüne kuruluyordu. Kendi ineğimizin sütünden mayaladığımız iki bakraç yoğurdu satmak üzere pazardaydım. Köylüler bir bakraç yoğurdu on beş kuruşa satıyorlardı ama ben yirmi kuruş istiyordum bir bakraç yoğurda.
Ünye’nin nüfusu o tarihlerde beş bin kişiyi bulmuyordu. Köy henüz kente göçmeğe başlamamıştı. Hatta köyle ilgili kentliler bile köyde yaşamayı yeğliyorlardı.
Herkes herkesi tanıyordu. Ben de kent soylu olduğum için herkesçe tanınıyordum.
Bizim yoğurdumuzun, köylülerinkinden daha temiz ve sağlıklı olacağı düşüncesinde olanlar, yirmi kuruş olmasına bakmadan, benim yoğurdumu tercih ediyorlardı.
O gün galiba erken gitmiştim pazara.
Yoğurt bakraçlarını sallayıp mayayı sulandırmamak amacıyla yeri düzeltirken bir adam çöktü karşıma. Yaz aylarını yaşıyorduk ama bu adam palto giymişti. Başı açıktı. Saçları dikilmiş gibi duruyordu başında. Zayıf yüzü güzel, yakışıklı bir adamdı.
Önüme çökmüş durumdayken, paltosunun iç cebinden bir şişe çıkardı. Şişenin içindeki sıvıyı hemen tanıdım. Babamın kahve pişirmek için kullandığı
kaminetonun ( İspirto ocağı ) yakıtıydı bu sıvı.
İspirto.
Adam şişenin mantarını çıkardı. Gort-gort diye ses çıkararak iki yudum içti ispirtodan.
Ben şaşırmaktan çok korku ile dondum kaldım. Adam anladı. Korkma yeğenim dedi. Sen benim hacı dayımın oğlusun. Senin önüne saklanarak içmeyi ben isteyerek seçtim. Sen gör, ama başkası görmesin beni diye.
Bu yakışıklı adamı daha sonra, yol ortalarında alenen ispirto içerken pek çok kez görecektim.
İkinci ispirto içen adamı, Van-Başkale’ den 266. sınır alayının Kerato müstakil takımına komutan olarak atandığımda, yolumun üstündeki Zapbaşı köyünün jandarma karakoluna uğradığımda gördüm.
Karakol komutanı baş gedikli ( Ast Subay ) Kudret Bey’in hasta olduğunu, Karakola bitişik evinde yattığını söyledi jandarmalar.
Ziyaret için izin aldım. Hasta odasına girdiğimde hayret ve sevinç içinde kaldım.
İlk bakışta hastayı değil de hastanın başındaki hanımı tanıdım
Üç yıl önce, öğretmen okulundan mezun olduğumda, Diyarbakır’a trenle bir saat uzaklıktaki Geyik istasyonunun şefi eniştemi ve ablamı ziyarete gitmiştim.
O zaman, şimdiki Dicle kazası Ergani’nin bir köyü idi. Ve köyün karakol komutanı Ünyeli Kudret isimli bir gedikliymiş. Eniştem ve ablamla hemşerilik bağıyla dostluk kurmuşlarmış.
Bana ziyaretine gitmek isteyip istemediğimi sordular. Severek gideceğimi söyledim.
Geyik istasyonuyla Dicle köyü arası atla birkaç saatte ancak aşılabiliyormuş.
Hemen telefonla at istendi Kudret Bey’den. Ertesi gün iki eşekle iki köylü geldi Dicle’den istasyona. Ablam ve ben eşeklere bindik. Dört saatte Dicle’ye vardık.
Kara yağız yakışıklı bir gedikli ile son derecede güzel bir genç hanım karşıladı bizi. Ben Kudret Bey’i Ünye’de hiç görmemiştim.
Bizi gülerek karşılayan Kudret Bey, hoş geldiniz demeden, bana kaç şişe rakı getirdin Mukaddes dedi ablama. O da, zıkkımın pekini iç ayyaş herif, getirdim- getirdim dedi.
Kudret Bey’in güzel eşi iltifatlarla kolunu omzuma atarak, sen bu ayyaş ağabeyini hoş gör, konuştukça seveceksin onu dedi.
Eve girerken, getirdiğimiz şişelerden birini açan Kudret beyin şişeyi başına diktiğini gördüm. Peşinden yarıladığı şişeye bakarak uzun bir ohhh çektiğini duydum. Sağol Mukaddes beni kendime getirdin dedi sonra da.
Hayretler içinde eve girdik. Salona koca bir masa kurulmuş, üstü çeşitli ve güzel kokulu yemeklerle donatılmıştı.
Eşek sırtında, yürümekten daha çok yorulan ağrımış bacaklarımızı dinlendirmeden sofraya oturtulduk.
Sohbet, sofradan hiç kalkmadan gece yarısına kadar sürdü. Sabah kalktığımızda Kudret bey gene masadaydı. Dalgındı. Kesik- kesik konuşuyor, ne dediği net anlaşılmıyordu. Masadaki, kullanılmamış bir büyük şişe ispirtoya anlam verememiştim o gün.
Asan Hanın gözlerindeki utanç ve hüzünle bize bakıyor, bin-bir özürle kendisini kınamamamızı istiyordu.
Ablam ciddi bir tavırla bu durumda burada daha fazla duramayacağımızı, gitmek istediğimizi söyledi.
Asan Hanım, askerlerden at bulmalarını istedi. Dün, yakın köylerden birinde düğün olduğu için at bulamamışlar.
Yolda ablam, hayranı olduğum Asan hanımın Kuşadası’ndan olduğunu, Kudret bey orada çalışırken tanışıp evlendiklerini, çocukları olmadığını, buna en çok Asan hanımın üzüldüğünü anlattı.
Bu denli güzel bir kadının böylesi bir kaderi yaşaması çok etkilemişti beni.
Üç yıl sonra işte yollarımız bir kez daha kesişmişti.
Asan hanım, Ağabeyin artık yataktan zor kalkıyor yavrum dedi. Sen ne kadar değişmiş çakı gibi bir subay olmuşsun. Seni böyle görmek çok sevindirdi beni.
Güzel yüzü yaşlı kadınlarınki gibi solmuştu. Bakışları çok acı çekmekte olduğunu söylüyordu adeta.
Bu sırada yataktaki hasta, Asan dedi zor duyulur bir sesle. Ağzı açılmıştı. Üstündeki yorganı sarsacak derecede titriyordu vücudu.
Asan hanım yanındaki masada duran kahve fincanını aldı. Yarısı boşalmış bir şişeden ispirto koydu fincana. Hastanın açılmış ağzına boşalttı. Yorgandaki sarsılma anında durdu.
Artık çok sık gelen alkol krizleri yüzünden ne çalışabiliyor, ne de yataktan kalkabiliyor. Seyyar jandarma alay komutanlığı hastane tedavisi için girişimde bulundu. Cevap bekliyoruz dedi gözleri yaş içindeki güzel kadın.
Kudret beyle konuşmak mümkün olmadı.
Üç yıl önce güzelliğine hayran olduğum şimdiki geçkin, acılı kadını kaderiyle baş başa bırakıp yoluma devam ettim.
Sonraki günlerde, Kudret beyin İstanbul akıl hastanesine sevk edildiğini, peşinden de emekli olduğunu öğrendim.
Bağımız tamamen koptu.
Asan hanıma ne olduğunu; Sağ olup olmadıklarını hiçbir zaman öğrenemedim.
Aradan 60 yıl geçti.
Bir gün gazetemizin ofisinde sohbet ederken bir fotoğraf gösterdiler bana. 1930 lu yıllara ait bir fotoğraf.
Ünye Halkvi Türk Musiki Heyeti 1932 yazıyordu fotoğrafın altında.
Fotoğraftaki müzisyenlerin birkaçının ismi yazılmamıştı.
İsim yazılı olanlardan birinin adı Kudret Terzi’ydi. Önündeki enstrüman kanun olmalıydı.
Birden beynimde bir şimşek çaktı.
Bu Kudret, Dicle köyünde ilk kez gördüğüm, kara kaşlı, uzun boylu Kudret Çavuştu sanki.
Bir gündüz ve gece boyu oturduğumuz masada içki içerken güzel sesiyle bize şarkı söyleyip ut çalan Kudret başgedikliydi.
Şimdi Kudret baş gediklinin soyadını unuttuğuma esef ediyorum.
Ablam bana, Dicle’den Geyik’e dönerken yolda. Kudret çavuşun müzisyen olduğunu çok güzel ut çaldığını, hatta şarkılar bestelediğini söylemişti
Elime, tanıdıklarım varsa kim olduğunu söylemem için verilmiş fotoğraftaki Kudret Terzi’nin, tanıdığım ast subay Kudret olabileceğine kimseyi inandıramadım.
Bu kişiyi kimin teşhis ettiğini sorduğumda: Almanya’da bulunan Fikri Terzi’nin tanıdığını, Amcası olduğunu iddia ettiğini söylediler.
Ne diyeyim. Adam amcasını tanımaz mı?
Bu fotoğraf halen musiki cemiyetimizin foto galerisinde duvarda teşhir edilmektedir.Kudret Terzi ile Kudret başgedikli ayni kişi olabilir mi?
Bu sorunun yanıtını Fikri Terzi’den ( benim sağır kahyamdı o) bekliyorum. Belki benim Kudret çavuşumla Fikri’nin amcası ayni kişidir.
Kudret baş gedikliden o gece Dicle’de dinlediğim:
Gel gitme kalmasın gözüm yollarda
Her taraf bu akşam sel fidan boylum
Şarkısının ezgileri hala çınlıyor kulaklarımda.
İKİNCİ BÖLÜM
ATABEY
Yoğurt bakracının başına çökmüş, beni siper ederek ispirto içen bu yakışıklı, zayıf, uzun boylu adama dönebiliriz artık.
Benimle konuştuktan sonra ispirto şişesini paltosunun iç cebine yerleştirip doğrulmuştu adam. Sonra bana arkasını dönmüş, dimdik yürüyüp gitmişti.
Eve gittiğimde yaşadığım korkuyu ve gördüklerimi anlatmıştım.
Babam: Vah yavrum vah diyerek üzüntüsünü belirtmişti. Demek bu kadar çaresiz. Bereket gizli içiyor ispirtoyu. Başkaları görmemiştir inşallah diye dilekte bulunmuş sonra da:
Onu sakın hor görme. O Ünye eşrafından hazine avukatı Saçlı zade Mustafa efendinin oğludur. Zamanında çok varsıl bir aile idiler onlar demişti.
Kadılar yokuşunda dört katlı bir konakları varmış. Bir gece evin üçüncü katında çıkan yangın konağı tamamen yakmış. O sırada avukat Mustafa efendi Ünye’de değilmiş.
Konağın yandığını duyunca beyin kanamasıyla felç olmuş.
Mustafa efendinin evindeki çekmecede muhafaza ettiği tüm birikimi bu yangınla yok olmuş. Her ne olursa olsun, birden açıkta kalan aile şimdi, öğretmen Burhan Hanhan’ın evi olarak bilinen çömlekçi mahallesinin, deniz içindeki evini satın almış.
Mustafa efendi felçli olarak uzun süre yaşadığı bu evde vefat etmiş.
Ailenin dört çocuğundan ikincisiymiş bu Atabey. Asıl adı Hikmetmiş.
Şiir yazıp şiir okumayı seven kültürlü bir gençmiş.
Atatürk’e olan sevgisi o denli güçlüymüş ki asıl ismi unutulmuş, Atatürk’ten kinaye kendisine ATABEY denmeğe başlanmış, bu lakap sonraları isminin yerini almış.
Ağabeyi Hamdi on beş yaşındayken yakalandığı verem hastalığından ölmüş. Geride kalan iki kız kardeşi memur olarak Ünye’den ayrılmışlar. Onlar da emekliliklerinde Ünye’ye gelmişler 75-80 yaşlarında vefat etmişler.
Atabey’in annesi, Mustafa beyin ölümü üzerine memur olan kızlarının yanına gitmiş.
Hayatı boyunca hiç evlenmemiş olan Atabey Ünye’de kalmış, Annesinden aldığı vekaletle çok büyük bulduğu deniz içindeki evi gizlice satmış.
Evin satıldığını öğrenen annesi hemen Ünye’ye dönmüş, oğlunun sokaklarda kalmaması için bir başka ev daha satın alarak Atabeyi o eve yerleştirmiş. Ama Atabey bu evde hiç oturmamış. O ev de daha sonra annesi tarafından satılmış.
Atabey, Öğrenim çağındayken gönderildiği Trabzon idadisinde içkiye alışmış, kısa zamanda da bağımlısı olmuş. Bağımlılığı sebebiyle de okulu terk etmiş.
Bol paralı bir hayat yaşamış olan Atabey, babasından kalan Gölevi mevkiindeki 60 dönüm fındıklıkla Saylan köyündeki 45 dönüm araziyi annesinin kendisine verdiği vekalete dayanarak noter senediyle kardeşlerinden gizli olarak satmış, eline geçen parayı har vurup harman savurmuş.
Olayı öğrenip Ünye’ye dönen kardeşleri dava edip haklarını alınca birden yoksullaşan Atabey çaresiz ispirtoya başlamış.
1904 doğumlu olan Atabey yoksullukla geçen son yıllarında Ünye’nin en zengin tüccarlarından biri olan çapulacı Hacı Bey’in yardımıyla hayata tutunmuş, onun iflası ve ölümüyle de büsbütün çaresiz kalmış.
Liseye başladığım yıl onun öldüğünü duydum.
Bir otelcinin kendisine tahsis ettiği odada 1946 yılında sefalet içinde henüz 42 yaşındayken öldü.
Ailesinden başka Kimseye zararı dokunmamıştı. Büyüklerine saygılıydı.
Onun kız kardeşlerinden gelen akrabaları saygın aileler olarak halen Ünye’de yaşamaktadırlar.
Günümüzde ispirto içen var mıdır bilmiyorum ama birahanelerin çok olmasından anladığıma göre son zamanların ayyaşları bira bağımlıları olsa gerek.
Daha önceleri şarapçılar çoğunluktaydı.
Bu aralar zaman-zaman ayyaşlarla karşılaşıyorum.
Geçenlerde tanıdığımı sandığım bir adam elime sarılarak öpmek için eğildi. Başını zorla kaldırarak engelledim onu.
Hocam beni tanımadın mı? dedi. Siz benim okul müdürümdünüz 27 Mayıs okulunda.
Adını söyledi. Köyüne gidecekmiş ama hiç parası yokmuş
Yol parası iki liraymış.
Bu para dolmuş ücreti olamazdı. Köylere çalışan arabaların iki liraya yolcu taşımaları da olanaksızdı ama, eski bir öğrencimin bana bu kadarcık para için yalan söylemesi akıl alacak şey değildi.
O bunları söylerken yere bakıyordu zaten. Utanıyor gibiydi.
Daha fazla utanmaması için isteğini hemen karşıladım.
Aradan birkaç gün geçti. Onunla tekrar karşılaştık yolda. Beni görür görmez dönüp koşarak yanıma geldi. Ellerimin ikisine birden sarıldı bu kez. Beni gene köyüme gönder öğretmenim dedi. Biraz yılışıktı ikinci karşılaşmamızda.
Hiç konuşmadan çıkarıp iki lira verdim ona. Geçen sefer fazla vermiştin şimdi niye sadece iki lira dercesine yüzüme baktı. Teşekkür etmeden parayı aldı. Dönüp gitti.
Merakla uzaktan izledim onu. Sahildeki bir birahaneye girip gözden kayboldu.
Ondan sonraki günlerde rastlaşmak umuduyla sık-sık o birahanenin önünde dolaştım. Ve bir gün istediğim oldu.
Birahaneden çıkıyordu. Beni gördü. Çok pişkin ve çok yılışık bir eda ile sallanarak yanıma geldi elime sarıldı. Onu birahaneden çıkarken gördüğümü bile-bile, beni gene köyüme gönder demeğe hazırlandı.
Konuşmasına fırsat vermeden patladım.
Terbiyesiz adam. Kendine acındırarak aldığın parayı utanmadan içkiye veriyorsun. Ve bunu her gördüğün yerde beni enayi yerine koyarak tekrarlıyorsun.
Seni şimdi ayağımın altında ezmeden defol yanımdan dedim.
O günden sonra yanımdan sallanarak geçen her ayyaşa iğrenerek bakıyorum
Atabey’in bir fotoğrafını bulmak mümkün olmadı. Zaten o zamanda fotoğrafçı, ya tek kişiydi. Ya da hiç yoktu. Akrabaları, Atabey’in fotoğrafı varsa bile bulamadık dediler.
Ben Ünye’nin tanıdığım en eski, renkli kişilerini yazıyorum. Yeni nesil onları bilmez. Bu bakımdan, ölmüş kişiler hakkında yazdığım yazılar pek ilgi görmüyor. Ama ben, buna aldırmadan yazmağa devam ediyorum.
Gün olur, devran döner, bu yazılar belge olarak kabul görür belki diyorum.
Umut ölür mü hiç?