Yıllar önce hilkat garibesi bir dilenci türedi Ünye’de. Bacakları olmayan; Kolları kısacık ve göğsüne yapışık gibi çenesinin altında duran; Kocaman kafalı, kütük gibi kalın gövdeli bir erkek.
Bu gövdenin boyundan aşağısını içine alacak kadar sıkı bir lastik tulum giyinmiş. Yürüyeceği zaman yere yatıyor, şaşılacak bir hızla gövdesini yuvarlayarak yol alıyor, istediği yere ulaşınca da gene ayni hızla doğrulup oturuyor, davudi sesiyle (bu sakata bir yardım) diye bağırarak emredercesine dileniyordu.
Peşinde bir alay Ünyeli, çocuk, kadın, erkek hayret ve şaşkınlıkla dilenci nereye giderse ardından gidiyor, o durunca, onlar da duruyor, para yağdırıyorlardı adama. Her durduğu yerde dilencinin kalın, kısa boynuna meşin sicimle asılı kese biraz daha doluyor, kabarıyordu.
Kesesine giren paraların ardı kesilince o, tekrar yere yatıyor, gövdesinin üstünde yuvarlanarak başka bir yol çatına gidiyor, birden doğrularak oturuyordu. Her oturuşunda arkasındaki kalabalık biraz daha artmış oluyordu. Kalın sesiyle bir şeyler söyleyerek geçtiği yol üstündeki esnaf, dükkanlarından çıkıp onu seyrediyorlardı.
Ünyeliler, birkaç gün içinde kimliğini öğrendiler dilencinin.
Kendi tanıtımına göre, Yuvarlak Hasan’dı adı. Manisa taraflarındandı. Dilene- dilene buraya kadar gelmişti. Bir şehirden diğerine giderken, onu birkaç kişi kucaklarına alıyor, arabaya bindiriyorlardı.
Küçük tuvalet ihtiyacını gidermek için yuvarlanarak girdiği genel tuvalette, omzundan kalçalarına kadar indirdiği tulumunun üstünde, ikiye katlanmış gibi bükülüyor, sağlam bir adamın ihtiyacını giderdiği kadar kısa bir sürede tuvaletini yapıyor; Tuvalet temizlikçisi Cebeci Emmiye, tulumunun tuvalete değen yerlerine omzundan aşağı bir teneke su döktürerek sidik kalıntılarından arınıyordu lastik giysisini. Temizlikten sonra da 5 kr. Olan küçük tuvalet ücretini 25 kr. Olarak ödüyordu. Cebeci Emmi’ye
Cömertti Yuvarlak Hasan.
Ve de çocuk sevgisiyle doluydu.
Topçu’nun dondurma arabasına yutkunarak bakan çocukların tümüne, onar kuruşluk dondurma ısmarlıyor, davudi gür sesiyle ( ÇOCUKLARA DA!…) diye imalı naralar atıyordu.
Gençti.
Çok para biriktirmeliydi. Onmaz bir hastalığa yakalanırsa bu toz-toprak-çamur ve mikrop içinde yuvarlanırken, tedavi ve bakımı için paraya ihtiyacı olacaktı. Ünye verimliydi. İyi para kazanıyordu burada. Kendisine duyulan ilgi ve sadaka kesilince Fatsa’ya gidecekti. Kaşla göz arasında kazandığı dostlarına böyle anlatıyordu durumunu.
Tulumunun altındaki yeleğinin cebinde Ziraat Bankası’nda açtırdığı mevduat hesabının cüzdanı vardı. Esnaf dostlarına hesabını inceletmekte sakınca görmüyordu. Ama esnafın cin gibilerinden çapulacı Selahattin Kıyışkan, cüzdanı incelerken bu kadar çok şehirde dilenmesine karşın birikmiş yüklü miktarda parası olması gerekirken, öyle olmadığını görünce, para yatırdığı tarihlere bakmış, paranın sadece Ünye’de topladıkları olduğunu anlamıştı.
Yuvarlak Hasan, büyük bir özveriyle hesap defterini gösterirken, başka bir sömürü peşindeydi. Sadakalar öyle kıskanılacak gibi değil, demekti kastı. Ama yakalanmıştı.
Dilendiği her iş gününün akşam saatlerine doğru bankaya gidiyor, Yuvarlanarak müdürün odasına giriyor, Müdürle sohbet ede-ede o gün topladığı paraları saydırıyor, hesabına yatırıyordu.
Müdürün ikram ettiği kahveyi, kısa kollarının ucundaki kıvrık parmaklarını harikulade bir maharetle kullanarak öyle güzel bir içişi vardı ki, görülmeğe değerdi. İşi bitip fincanı özenle tabağına yerleştirdikten sonra, müdürün gülümseyerek kendisini kapıya kadar yol edişine itiraz etmiyor; Hızla Mecid’in Ege lokantasına gidiyor, içerde kendisini kaşla göz arasında kaybettiriyordu.
Ben o tarihlerde iflah olmaz bir avcıydım. Köpeğimi beslemek için Mecid’in izniyle bulaşıkhaneye bir bakraç bırakmış, bulaşıkçıları maaşa bağlayarak, pilav et ve et suyu gibi yemek artıklarını Bu bakraçta biriktirmelerini, sonra da lokantaya çok yakın olan evime getirerek köpeğime yedirmelerini sağlamıştım.
Bir akşam bulaşıkçıların parasını vermek için yanlarına gittiğimde gözlerime inanamadım.
Bulaşıkhanenin en göz ardı yerine bir yer sofrası kurulmuş. Sofranın üstüne en zengin mezeler dizilmiş. Ortada kocaman bir servis tabağı dolusu kuzu pirzola,. 70 lik bir şişe ve Sulandırılmış bir limonata bardağı dolusu rakı…Ve:
Sofranın Gerisine, muzaffer bir general edasıyla kurulmuş Yuvarlak Hasan…
Hasaaaann! Diye seslendim şaşkın bir ses tonuyla. Sonra da:
Afiyet olsun aslanım dedim.
Hasan yanında yer ayırıyormuş gibi yana çekilerek:
Buyur gardiş dedi.
Sofranın yanına gidip karşısına çöktüm.
Kusura bakma Hasan gardaş. Sağlığıma bir yudum çekte güzelleştiğini göreyim istedim dedim sevecenlikle.
Sözüm biter bitmez, büyük bir çabuklukla gövdesini sofraya eğdi. Kıvrık iki parmağı arasına sıkıştırdığı bardağı kaptığı gibi doğrularak kaldırdı. Başını geriye attı. Mağara gibi açtığı koca ağzına bardağı boşalttı. Yuttu. Derin bir ohhh çekti bana bakıp Gülümseyerek.
Sağlığına gardiş dedi.
Sonra da tüm kibarlığıyla: Bir-iki kalem pirzola ile bir kadeh rakımı iç be ağabeycim diye ekledi.
Hemen peşinden, gürleyen davudi sesiyle, Bu sakata bir yardım derkenki gibi:
Oğlum! Sofraya bir servis yetiştirin diye emretti.
Ben şaşkın, ne yapacağımı bilmez bir ruh haliyle önünde çökmüş durumda kalakaldım.
O, şaşkınlığımın sebebini sezmişçesine:
Pis bir dilencinin ikramını nasıl reddedeyim diye düşünüyorsun değil mi? Diye sordu.
Hayır-hayır dedim kekeleyerek. Ancak sofranın hesabını ben ödersem kabul edeceğim ikramını.
Yok öyle şey dedi azarlarcasına. Utanıyorsun sen. Oysa bu sofrada kimlerle kadeh kaldırdığımı bilsen utanmazdın dedi hınzırca gülerek.
Şimşek gibi eğildi. İki elinin üç parmağıyla şişeyi kaptı. Bana gelen kadehi doldurdu yeterince. Su miktarını sen ayarla ağabeycim dedi.
Ne yapacağımı bilemez bir durumda kıvranırken, bulaşıkhanenin kapısından Mecid’in sesi gürledi bu kez.
Hoca yetiş! Köpeğin seni ararken içerde masaları birbirine kattı!...
Elimi başıma götürerek bir teşekkür temennası çaktım Hasana. Fırladım. Mecid’in yanına varınca o:
Zorda kaldığını anladım. Yetişmeseydim namussuz dilenci seni de esir alacaktı. Falan-falan-falan gibi diye bir sürü isim sayarak
Yuvarlak Hasan’ın hemşeriliğimize soyunduğu yıllarda Ünye az nüfuslu küçücük bir kasabaydı.
Hasan’ın Ünye’yi terk etme zamanı çoktan gelip geçmiş olmalıydı ama o gitmiyordu. Artık sadece köylülerin Ünye’ye indiği Çarşamba günleri dileniyordu. Dış mahallelerden birinde bir ev kiralamış söylentisi dolaşıyordu ağızlarda. Sonra söylenti dallanıp budaklandı. Güya Hasan, Ünye’nin çok renkli, çok tanınan bir hanımıyla tanış-biliş olmuş. Kiraladığı evde her gece buluşuyorlarmış.
Meseleye vakıf olanlar, gördükleri yerde Hasan’ a takıldıklarında:
Ulan diyormuş Hasan. Benim temizlik ihtiyacımı, çamaşır değiştirme ihtiyacımı, özellikle de büyük abdest bozma ihtiyacımı yardımsız giderdiğimi mi sanıyordunuz?
Allah razı olsun kız kardeşinizden. Para ile de olsa bana yardım ediyor ya… Allah razı olsun ondan. Dedikodu ayyuka çıkınca, bazı namus bekçisi hemşerilerimiz Hasan’a Ünye’yi dar etmeğe başlamışlar. Hasan, pabucun pahalandığını görünce Ünye sokaklarında daha fazla yuvarlanamadı. Sessizce yok oldu .
O gittikten sonra bazı gerçekleri, Ziraat Bankası müdürü anlatmış Ünyelilere.
Hasan gittiği her kentte topladığı paraları o kentin bankasına yatırıyormuş. Ayrı-ayrı hesaplar olarak… Bu paralar bir servet tutarındaymış. Ancak Bizim renkli kız kardeşimizle tanıştıktan sonra pek çok kentin bankasındaki hesapları süratle boşalmış. Ünyeliler onun burada kalmasına biraz daha izin verselermiş, Hasan Manisa’ya fakir bir dilenci olarak dönecekmiş…