20 Ocak 2011 Pazar
O. İRFAN IŞIK
Selahattin
Bu öykü Ünye Kent ve Şirin Ünye gazetelerinde iki haftada, Gazetelerin sitelerinde bir defada yayınlanacaktır.

Kolları, elleri hiç çalışmayan, sakat bacakları üstünde zor durup çok güç yürüyebilen bir adam olmasına karşın hep güleryüzlüydü dilenci Selahattin. Üstelik konuşma özürlüydü de. Kendisiyle ilk kez konuşanlar ne dediğini anlayamıyordu. Burundan konuşma denilen tarzda, heceleri ayırt edilemeyen boğuk bir ses tonuyla söylüyordu kelimeleri.

Yürür ve otururken boynu daima sağ tarafına bükük, Ağzı sol kulağına doğru eğriydi. Diş ve çene yapısı da bozuktu. Biraz da bu yüzden anlaşılmıyordu söyledikleri.

Tüm bu olumsuzluklara karşın nasıl bu kadar güleryüzlü olabildiği hayret vericiydi.

Küçücük oturağı kolunun birine asılı, içine sadaka atılan maşrapasının kulpu, elinin bir parmağına takılmış, boynu bükük durumda, bir deri-bir kemikcesine zayıf, titrek, yavaş-yavaş yürüyerek gelişini görenlerin yüreği sızlardı.

O hep gülen eğri ağzı ve bükük boynuyla her gün oturarak dilendiği yere gelir, çökerdi oturağına. Siyaha boyanmış Amerikan bezinden üstlüğü, kadın entarisi şeklinde dikilmişti. Entari, omuzlarından topuklarına kadar uzanıyordu. Üstlüğün altına giyilmiş çamaşırı yoktu.  Çıplak tenine giydirilmiş olurdu bu üstlük. Onun üstünde de bir ceket. Başındaki siyah kasketi yağ ve kirden yer-yer parıldıyordu. Kasketi başına kendisi yerleştiremediği için siperi daima sağ kulağının üstüne dönük olarak konmuş, çorapsız ayağında iki-üç numara büyük bir kara lastik. 

İçi, muhtemelen su dolu olurdu kara lastiğin.

Yaz - kış, kıyafeti buydu. Çok soğuk, yağışlı ya da karlı günlerde çıkmazdı dilenmeğe. ,

Her gün ayni yerde otururken görmeğe alışmıştı Ünyeliler onu.

Döner çeşme karşısındaki Osman Bayraktar!a ait binanın önüydü yeri. Sadaka maşrapası önünde, daima gülen yüzüyle hiç kimseden sadaka istemeden oturur bakardı gelip geçenlere.  Bazıları bir bozuk para atarken maşrapasına, takılırlardı ona.

Naber lan. Gene keyfin yerinde. Ağzın kulaklarına varıyor derlerdi, eğri ağzını ima ederek.

Selahattin, yana bükülü başını biraz da kendisi eğerek gülerdi kendisine takılanlara. Öteki dilenciler gibi dua ederek dilenmez, ne verdiklerine bakmaz, gözleriyle uğurlardı sadaka verenleri.

Benimle olduğu gibi çok içten ilişki kurduğu pek çok tanıdığı vardı. Onlarla senli-benliydi.

Örneğin, beni gördüğünde:

Lan hoca, yanıma gel derdi. Ben hemen gider yanına çökerdim. O, maşrapasındaki Kağıt parayı işaret eder, onu iç cebime koy derdi. Ben genellikle sadaka değil de para bozdurmak amacıyla maşrapaya konmuş parayı cebine yerleştirirken o:  Parayı cebime koyarken Garga Hikmet gibi ötekileri yürütme ha! der her seferinde takılırdı bana.

Elleri ve kollarını kullanamadığı için bir gün maşrapadaki kağıt parayı ceketinin iç cebine koyma hizmetini Garga Hikmetten isteme gafletinde bulunmuş. O da elindekiyle birlikte cebindekileri de alıp Allah senden razı olsun Selahattin. Günlerdir beş parasız geziyordum deyip kaçmış yanından.

Sonra getirip vermedi mi? Diye sordum.

Vermedi namussuz dedi gülerek. Buna benzer kötü şakalar yapılıyordu Selahattin’e sık-sık.

Bazen de beni çağırır ciddileşen yüzüyle:

      Bugün ekmek alacak kadar bile para toplayamadım derdi. Ekmeğini alır, yana açık işe yaramaz kollarından birine takardım ekmek poşetini.

Daha sonraları ona iş durumunu sormayı adet edindim.

Bu gün iş nasıl Selahattin?

Dünkü gibi bu gün de kesat hoca derdi.

Tabi kesat olur der, dilenme şekli önerirdim ona. Genç kızlar geçerken, Allah gönlüne göre versin. Allah seni sevdiğine kavuştursun demez hayvan duyarsızlığıyla  oturur, gülersen kızın yüzüne. Nah alırsın sadaka. Konuşarak, duaederek dilensene kafasız.

Bir gün tenkitlerimden gına gelip sıkılınca, otur yanıma da nasıl dileneceğimi göster dedi. İyice gaza geldim. Hemen oturdum yanına.

Gelen, geçen herkes tanıdıklarım, sevdiğim dostlarımdı. Selahattin’e bir sadaka diye başladım konuşmağa. Bize şaşarak bakanlar para yağdırmağa başladılar maşrapaya. İri-iri bozukluklar, beş liralık banknotlar…

 Ben ilgiyi gördükçe duaların dozunu artırdım. Kiminin sevdalı olduğu kişinin ismini söyleyerek; Yakasını tefeciye kaptırdığını bildiklerimin tefecisine beddualar yağdırarak dilenmeğe başladım.

 Maşrapaya para atmadan geçmek isteyenlerin yakasına yapışarak zorla para almak mı istersiniz… Ceplerine dalarak  almak mı?

Sırlarını  ifşa ederim şantajına kadar azdım.

Bu arada maşrapa birkaç kez doldu boşaldı.

Sonra ben zıvanadan çıktığımı anlayarak dilenmeyi sonlandırdım.

Ertesi gün Selahattin’i yerinde yalnız dilenirken görenler, ortağın nerde dileniyor diye sormağa başlamışlar. Bana bizzat takılanlara da ben, Bu meslekte iş var arkadaş dedim. Emekliliği beklemeden bu sektöre transfer olacağım galiba.

Bu konuya eş bir anısını anlatmıştı Selahattin bana bir gün.

Hiç tanımadığı kerli-ferli bir adam gelmiş geçmiş senelerin birinde yanına. Azımsanmayacak bir para koymuş maşrapasına. Ertesi gün tekrar gelip yanına çökmüş. Günde ne kadar toplayabiliyorsun diye sormuş. Selahattin kızmış ama kazancını söylemekte beis görmemiş. Aç kalmayacak kadar demiş. Adam:

Her sadaka verenden dün sana verdiğim kadar ya da daha çok sadaka almak istemez misin?diye tekrar sormuş.

      Selahattin istermiş tabi.

Öyleyse seni İstanbul’a götüreyim. Emrine bir ev ve sana bakıcılar vereyim. Dileneceğin yere arabayla götüreyim. Arabayla evine döndüreyim. Evine en kral lokantalardan yemekler getirteyim. Sadece bahar ve yaz aylarında dilen. Kışın Köyüne dön. Bütün bunlara karşılık topladıklarının yarısı senin, yarısı benim olsun.

Selahattin’in kafası karışmış ama bu teklifte bir bit yeniği olacağını cin gibi işlek zekasıyla şıp diye anlamış. Düşünme zamanı filan istemeden hemen reddetmiş teklifi. Adam günlerce dil dökmüşse de hayır demekte direnmiş.

O günlerin birinde başka bir dilenci yanına gelip, kendisinin o adamla gideceğini, adamın bir katakulli oynaması halinde ona kendisinin haddini bildireceğini söyleyip Selahattin’i İstanbul’a gitmesi için ikna etmeğe çalışmış.

Bana günlerce yapılan iki taraflı baskıyı defetmeyi başardım dedi gülerek.

Tekliflerin arkası kesildikten bir buçuk yıl sonra baskıcı dilenciyi görmüş Selahattin. Boylu boslu, aslan gibi bir yiğit olan genç adam adeta küçülmüş gibiymiş. Bu dilenciyi ben de tanıyordum. Sol bacağı kasığından kesilmiş, uzun boylu, pehlivan yapılı, yakışıklı bir gençti.

Dilenci toplayan adamla İstanbul’a gitmiş Selahattin’e anlattığına göre.

Bunu, onlarca dilencinin birlikte kaldığı bir mezbeleliğe tıkmış adam. Eline bir metin verip bunu ezberlemesini istemiş. Kağıtta dilenirken neler söyleyeceği yazılıymış.

Ben bildiğim gibi dilenirim deyince de iki adam yanına gelip, koltuk değneğini elinden almışlar. Sonra da kendi değneğiyle onu, eşek sudan gelinceye kadar dövmüşler. Tek bacağı üstünde onları sıra ile yere çalıyormuş ama, öteki dilenciler de adamların yardımına gelince elinden bir şey gelmez olmuş. Gözümü açtığımda tüm kemiklerim kırılmış gibi ağrıyordu demiş.

O durumdayken beni alıp şehrin en kalabalık bir semtine götürüp yere yatırdılar. Halimi görenler para yağdırıyordu önüme ama. Beni İstanbul’a götüren adamın erketeleri sadaka veriyor pozunda gelip önümde birikenleri alıyorlardı demiş.

Bu durumda bir ay kadar çalışıp iyice öğrendim bizi köle gibi çalıştıranların durumlarını.

Yediğim dayaktan sonra kendime gelince kararımı verdim. Yakalattıracaktım onları. Fırsat kollamağa başladım.

Bir gün Yere yatarak dilendiğim semte yüzlerce çevik polisten oluşan ekipler geldi. Beni gözetleyenlerle arama girdiler. Bu fırsattan yararlanarak polislere beni kurtarın diye yalvardım. Beni gizlice alıp bir polis arabasıyla karakola götürdüler. Oradakilere her şeyi anlattım. Adresi verdim.

O akşam bizi yatırdıkları mezbeleliğe baskın yapıp hepsini yakalamışlar. Böylece canımı kurtarıp köyüme döndüm. Bir sene de çarşıya inmedim demiş.

Selahattin’de ona: Sen anayın  .mını görmüşsün. Az kaldı benimkini de bana gösterecektin demiş.

Kahkahalarımızı duyanlar yanımıza çöküp ne kadar ısrar ettilerse de bize neye güldüğümüzü anlattıramadılar.

 

Selahattin’in nüktedanlığı   

Esnaftan zengin kişilerle de içten arkadaşlıklar kurmuştu Selahattin. Bu zenginlerin bazılarını, onu evlerine götürürken görüyordum, akşam saatlerinde. O evlere giderek dilenmezdi. Bir arkadaşımla giderken gördüğümde öğrendim ki Selahattin akşam yemeğine davetli.

Bir akşam da ben davet ettim onu. Birlikte eve geldik. O hemen evin pabuçluğuna oturdu.

Yemeğimi getir kendin kaybol dedi bana.

Çorba, biber dolması, pilavdan oluşan yemeğini bir tepsi içinde getirip önüne koydum. Karşısına çöktüm.

Gitsene lan dedi. Ben yemek yerken iğrenirsin.

Gitmiyorum dedim. Hiçbir işe yaramayan elleri ve kollarıyla nasıl yemek yiyeceğini çok merak ediyordum.

Peki öyleyse dedi. Aha gör.

Sağ bacağını tepsiye uzattı. Ayak baş parmağı ile yanındaki parmağı arasına sıkıştırdığı kaşığı çorba kasesine daldırdı. Hiç dökmeden bacağını bükük boyunlu eğri ağzına kaldırdı. Çorbayı içti.

Ayağını maharetle el gibi kullanışı içimi parçaladı. Yemeğini bitirince, İngemin eline sağlık dedi. Senin de kesene bereket. Kalktı. Arkasından tek kelime edemedim.  Donmuş gibiydim.

Sonraki günlerde sık-sık davet ettim onu yemeğe. Ama bir daha hiç seyretmedim.

Bir gün, ingeme selamımı söyle. Bana biber dolması ile köfte pişirsin eve götüreceğim dedi. Sonra da, sen ne kafasız hocasın lan. Benin bir garım, bir de gızım olduğunu bilmiyor musun? Onlar da yesin ingemin yemeğinden diye emretti. Hemen ertesi gün ona bir sepet içinde istediklerini götürdüm. Yanında beş kiloluk, kulplu, boş bir boya tenekesi duruyordu. Yemekleri bunun içine dök dedi bana.

Yemeklerin kimi kuru kimi sulu karışırlar birbirlerine dedim. Sana ne varsın karışsınlar dedi. Bir kez daha şaşarak tenekeye baktım. Dibinde iyice küflenmiş yemek artıkları vardı.

Az kaldı tokatlayacaktım Selahattin’i.

Lan hayvan bu tenekeye yemek konur mu?.

Tabi konur dedi. Bu sırada arkamdan geçmekte olan tanıdığı birini çağırdı. Şu sepetteki yemekleri tenekeye dök dedi. Adam kaşla göz arasında biber dolması, köfte, pilav ve çorbadan oluşan yemeği boci etti tenekeye. İçi karışık yemek dolu teneke kutuyu, dirseğine kadar yürüterek Selahattin’in  koluna taktı.

O kalktı. Kolunda asılı tenekeyi sallaya-sallaya, sarsak adımlarla yürüdü gitti.

Selahattin’in itibarı çok yüksekmiş köyde. Onu sık-sık önüne çökmüş köylü kadın ve erkeklerle fısıl-fısıl konuşurken görüyordum. Köylüler arasındaki bir çok ihtilafı o çözüyormuş bu konuşmalarla. Zenginmiş. Üç katlı güzel bir evi. Kocaman bir fındıklığı varmış köyde. Dilencilik değilmiş zenginliğinin kaynağı.

Kızlarından biriyle evlendirmiş köylü onu, düğün-dernekle. Biraz zeka özürlü bir kızları olmuş. 14-15 yaşlarındaymış. Ünye’de o, köyde kızın anası bakıyormuş Selahattin’e.

Bazı acımasız dostlar soruyorlardı Selahattin’e. Nasıl yaptınız lan o kızı diye.

      Vallaha ben hiç karışmadım o işe diyordu Selahattin. İngeyiz beni evirdi, çevirdi. Karnıma oturdu o kızı kendisi yaptı diyor kahkahaya boğuyordu milleti.

Günlerin birinde de koca bir tüccar, Selahattin’i karşısına alır, Ulan der, sen hep Ünye’de dilen karı köyde yalnız başına kalsın. Olur mu bu?. Köyün bıçkınları ara-sıra onu ziyaret edip canına değsin Selahattin’in diye dua etmezler mi? Demek edepsizliğinde bulunur.

Selahattin hiç bozulmaz. Kim bakar benim karıya abi der. Eli yüzü kapkara. Oysa seninki dünya güzeli. Eli yüzü gaymak gibi bembeyaz. Bıçkınlar asıl senin garıyı ara-sıra ziyaret edip canına değsin abimin derler, sen burada benimle dalga geçerken deyiverir onlarca dinleyenin önünde.

Bir süre ne yapması gerektiğini düşünen tüccar

Biz bunu hak ettik arkadaşlar der. Bu ceza galiba az bile bize.

Bir zaman sonra Selahattin’in gülen yüzü düştü. Artık hep ciddiydi. Tanıdıklarına takılmıyor, şaka yapmıyordu. Bizi alıştırdığı eski Selahattin’indeki bu değişikliğin nedenini öğrendik.

Her sözü geçtiğinde, eli yüzü kapkara dediği sevgili eşi ölmüştü Selahattin’in.

Artık hep dalgın, hep ciddi, hep suskundu. Sık-sık görünmez oluyordu

Bir kış boyu hiç inmedi Ünye’ye. Bu alışılmamış bir durumdu.

Nedeni ilgililerce öğrenildi. Artık çok sık hasta oluyormuş Selahattin. Yaşı ilerlemişti. Eski günlerdeki gibi soğuğa, ıslaklığa dayanamıyordu.

Bir yaz günü, en büyük felakete uğradı eski yerinde dilenirken. Biraz geri zekalıca olan 14 yaşındaki kızına araba çarpmış. Anında ölmüş talihsiz yavru.

Cenazeyi köyüne götürdük.

Bu elim kazadan sonra Selahattin artık günübirlik dilenmeğe başladı Ünye’de. Sabah getiriliyor, akşam köyün arabalarının biriyle geri götürülüyordu.

Köyde komşu yardımıyla bakılıyormuş.

Onu güldürmek için yarışıyordu sevenleri.

Selahattin seni everelim lan. Bu seferki ingemizi, eli yüzü bembeyaz olanından seçeriz. Hem de rahmetliden daha genç olanından. Seni daha çabuk evirir çevirir. Karnına otururken incinmezsin diyorlardı.

Bizden geçti oğlum diyordu Selahattin tüm ciddiyetiyle. Bu tarif ettiğiniz gelini benim gençliğimde bulacaktınız.         

Bu akşam bize yemeğe gidelim davetlerini geri çeviriyordu. Evi yoktu artık Ünye’de.

Eski günlerdeki gibi olsa, geceyi de sizde geçirecek miyim? Diye sorardı.

Siyaha boyanmış entari olan üstlüğü ve ceketi artık daha eski, daha kirliydi. Kirliydi demek biraz hafifti bile. Bunu hatırlatanlara da cevap vermiyordu artık. Nedenini bildikleri halde sorduklarına içerleyerek.

Bir gün köydeki bir yosmayla ilişkiliymiş Selahattin diye bir dedikodu yayıldı Ünye’ye. Hemen yetiştirdiler ona dedikoduyu. Sonra da:

 Paralarını yiyormuş karı diyorlardı. Hem de rahmetli ingemizden ağırmış bu karı. Seni evirip çevirirken hoyrat davranıyormuş. Karnına oturduğunda çok eziliyormuşsun. Bir yenisiyle değiştirmek için gizlice araştırma yaptırıyormuşsun ama bu ağır yosma duyar diye de ödün patlıyormuş.

Lan oğlum varın işlerinize gidin. Görmüyor musunuz? Benim ne dişim ne de kuşum kaldı. Rahmetlilerle hepsi bitti onların diyordu..

Giderek daha seyrek-daha seyrek geldi Ünye’ye.

Günün birinde öldüğünü duyduk Selahattin’in

Ünye en renkli çocuklarından birini daha yitirmişti.

 

Önemli not:

Fotoğrafçı ZALIM’ın Selahattin’in çeşitli pozlarda fotoğrafını çektiğini biliyorum. Kendi ve kardeşi adına çalışan iki dükkandan bu fotoğrafları bulmalarını rica ettim. Gazetemizin yazı işleri müdürü Hacer Coşkun ve gazetenin sahibi Ali Öztürk de ayni girişimlerde bulundu.

 Bize, bu fotoğrafların bulunması için aylarca çalışmaları gerekeceğini söyledi fotoğraf hane çalışanları. Olumsuz yanıt verdikleri için özür dileyerek.

Elinde Selahattin’in fotoğrafı bulunanların yayınlanması için gazete idare hanemize getirmelerini bütün kalbimle rica ediyorum.

                                                                                                      İrfan Işık

 



Bu Haber 365 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.