2 Şubat 2011 Pazar
O. İRFAN IŞIK
Ulusumuzun Yitirdiği Erdemler
Ulusumuzun yitirdiği erdemler ÜNYE Kent ve Şirin ÜNYE gazetelerinde dört haftada, gazetelerin sitelerinde bir defada yayınlanacaktır

1. Bölüm

1997 yılı yazında Antalya’daydım. Çok yakın akrabalarımdan birinin geçireceği cerrahi operasyonuna yetişmek için İstanbul’a gitmem gerekiyordu. Bunun için de arabamızı Ünye’ye bırakıp oradan dolaşmak üzere yola çıktım.

Şarkışla yakınlarındaki bir benzin istasyonunda durduğumda, geveze ve meraklı bir ihtiyar olan benzinciye yolculuğumun nedenini anlatmak zorunda kaldım. Adam:

Senin acelen var. Sivas’tan Yıldızeli’ne dönersen yolun 40 km. uzar. Oysa yeni açılan kese yoldan çabucak Yıldızeli’ne ulaşmak için önündeki şu sapağa dalarsan o 40 km. yi kazanırsın dedi. Yolun nasıl olduğunu sordum.

Uçak pisti gibi dedi gülerek. Önerdiği yola sapmağa karar verip yola çıktım.

Sapar sapmaz da yolun stabilize yol olduğunu gördüm. Biraz hızlıydım. Belli belirsiz bir kavsi olan önümdeki viraja girerken hız kesmek için frene dokunur dokunmaz araba sola doğru kaydı. Şarampola indiğimiz andan sonrasını anımsamıyorum. Aklım başıma geldiğinde, şarampolün üstündeki yumuşak topraklı bir tarlaya gömülmüş olduğumuzu gördüm. Hemen yanımda yukarı doğru dimdik yükselen bir kaya kütlesi vardı. Sağ koltuktaki eşime baktım sapsarı bir yüz ve kocaman açılmış korkulu gözlerle bana bakıyordu.

Nasılsın diye sordum çatlak ve zorla çıkarabildiğim bir sesle.

Sen nasılsın dedi.

Arabadan çık dedim. Onun kapısı açılmıyormuş. Benimki de açılmamak için direndi ama zorlayarak açtım. Arabanın kaportası sağa doğru yatmıştı belirgince. Yanımda yükselen kayaya çarpmış olmalıydık. Sağa geçip gene zorlayarak o kapıyı da açtım. Eşimi dışarı çıkardım.  Yüzüne baktığımda, sağ gözünün yanından saçlarının başlangıcına kadar, şakağı kocaman şişmişti. O da, ben de önem vermedik bu şişe. Başka bir arızamız yoktu.

İkimiz birden arabayı tetkik etmeğe başladık. Ön ve arka sağ tekerlekler janttan sıyrılmıştı. Yapacağımız hiçbir şey yoktu. Ben ana yoldan kaç km. ayrıldık acaba. Oraya kadar yürüyebilir miyiz? diye düşünürken bizim gideceğimiz istikametten beyaz bir otomobil geldi. Arabamızı görünce durdu. Çok genç bir adam indi arabadan. Yanımıza geldi. Ben sizi görünce pikniğe gelmişsiniz sanmıştım dedi. Kaza geçirmişsiniz. İkinizde ayakta olduğunuza göre önemli bir yaranız yok herhalde dedi. Arabayı muayene etti. İçeri girip çalıştırdı.

Araba hiçbir şey olmamış gibi çalıştı.

Bu Hızır olmalıydı.

Benim adım Levent Yener dedi genç adam. Tokat-Kayseri bölgesi Pireli lastikleri müfettişiyim. Hiç merak etmeyin. Bu benim işim. Şimdi tekerleklerinizi söküp şu tepenin arkasındaki köyde yaptıracağım. Orası üç km. mesafede. Köyde sağlık ocağı var. Teyzemi de götürüp şakağındaki şişkinliğe müdahale ettireceğim izninizle dedi bana.

Şaşkın bakışlarım altında bir makine çabukluğuyla arabasından getirdiği ekipmanla arabamızı kaldırdı. Jantları arabadan söküp çıkardı. Hadi teyzeciğim dedi eşime. Jantların üstünden lastikleri sıyrılmış tekerlekleri ve eşimi arabasına yerleştirdi. Uçarcasına gidip gözden kayboldu.

Ben donmuş gibi tek başıma kaldım orada.

Aradan 15-20 dakika geçti geçmedi, Beyaz otomobil uçarcasına gelip karşımda durdu. Genç Pireli lastikleri müfettişi arabadan indi süratle. Arabasının bagajından lastikleri janta takılmış, şişirilmiş tekerlekleri indirdi. Halen kriko üstünde duran tarladaki benim arabamım yanına ikisini birden iki yanında ustaca yuvarlayarak getirdi. Yüzüme bakmadan çarçabuk taktı. Krikoyu indirdi. Araba tekerleklerin üstüne oturunca çok tatlı bir gülümsemeyle bana:

lastikler yarılmamışlar bereket dedi. Sorunsuzca şiştiler.

Teyzemi sağlık ocağındaki doktora teslim ettim. Arabayı tarladan çıkarıp dönünceye kadar şakağındaki şişkinliği indireceğini söyledi.

Sonra da merak etme dedi bana.

Bu sırada onun geldiği yolda, römorku insan dolu bir traktör belirdi.

Levent Bey: Yardım istemiştim. Onlar geliyorlar dedi.

Traktör geldi. Bir sürü genç adam indi römorkundan. Tek-tek gelip elimi öptüler. Geçmiş olsun dileklerinde bulundular. Sonra da arabayı gömülü bulunduğu yumuşak zeminli tarladan çıkarıp yola döndürdüler. Traktörün arkasına bağlayarak yola çektiler. Levent Bey:

Teşekkür ederim arkadaşlar dedi. Ben misafirlerimizi Şarkışla’ya götürüp arabayı tamir ettireceğim. Şimdi köye gidip teyzemizi sağlık ocağından alalım dedi. Beni kendi arabasına oturttu. Gençlerden birini direksiyona geçirdi. Kendisi de benin arabaya oturdu. O önde. Ben arkasında onun arabasında. Traktör ve yardımcı gençler arkada, üç km. giderek sağlık ocağına geldik.

Eşim sapsarı bir yüz ve endişeli gözlerle bana bakıyordu.

Doktor hanım: Bir hastane tetkikine ihtiyacı olabilir teyzenin, sizi, Sivas Devlet Hastanesine sevk edeyim dedi bana. Aklım başımdan gitti. Benim en kısa zamanda Ünye’ye varmam gerekiyordu.

Hemen bir yalan uydurdum. Doktorum ben dedim. Gerekeni yaparım.

Peki hocam dedi doktor hanım.

Ben Levent beye döndüm.

Köyden gelenlerin emeklerinin ücretini ödemek istiyorum. Ne vermem gerektiğini siz takdir ediniz dedim.

Sözüm biter bitmez hep birden itiraz etti köylüler. Bizim ücretimiz sizin Allah sizden razı olsun dileğinizdir. Bu bize yeter dediler.

Utanç içinde arabaya yönelince, beni Levent beyin arabasıyla getiren Traktörün şoförü olduğunu öğrendiğim genç atıldı. Amcacığım sen kaza geçirdin. İzin ver. Arabayı Şarkışla’ya ben götüreyim dedi. Bu kez ben itiraz ettim.

Ben Şarkışla’dan sonra 4-5 yüz km. daha yol gideceğim. Bırak da ben kullanayım dedim. Levent bey:

Öyleyse buyur arabana. Şarkışla sanayi çarşısı 34 km. geride oraya kadar beni takip et dedi bana .

Doktor hanıma ve yardımsever köylülere teşekkür ve veda ederek yola koyulduk. Arabada o bükülme den başka arıza yok gibi görünüyordu. Buruk bir sevinçle çarşıya girdik.

Levent beyi gören tamirhane ve dükkan sahipleri başımıza üşüştüler. Levent bey Kaza geçirdiğimizi anlattı ustalara. Özellikle birine, arabayı en kısa sürede tamir etmesini emretti.

Çarşı sakinleri birbiriyle yarışırcasına, tamir süresince istirahat edip dinlenmemiz için bizi evlerine davet etmeğe başladılar.

Bir teklif, bize verilen  değer bakımından çok manidardı. Adamın biri, sizi davet edenlerin hepsinin evinden daha yeni benim evim diyordu. Bize buyur doktor bey.

 Ben araba tamir edilinceye kadar kesinlikle çarşıda kalmak kararında olduğumu belirttim

Bu kez de en temiz diye bir yedek parçacı dükkanına götürdüler eşimle beni.

Levent bey yanımızda bir süre oturduktan sonra, işi olduğunu beni emin ellere emanet ettiğini, bunun için de iç huzuruyla bizden ayrılacağını söyledi.

Haftaya: 

Şarkışlalıların insanlığı ve Ünye pazarındaki yumurta satıcısı

 

 

 

 

İKİNCİ   BÖLÜM

 

 

 Telefon numarasını ve ikametgah adresini almak üzere yanına gittim. Doktor değil öğretmen emeklisi olduğumu, sağlık ocağı doktorunun, hastaneye sevk ısrarı karşısında yalan söylemek zorunda kaldığım için beni kınamamasını rica ettim. Birbirimizden telefon numaralarımızı alarak vedalaştık.

Ayrılırken Levent bey bana birazda çekinerek, yaşlandıkça reflekslerin yavaşladığını, Araba sürerken bunu hiç aklımdan çıkarmamamı tavsiye etti. Sonra da böyle bir hatırlatma yapma ayıbı için özür diledi. Onu, yanaklarını okşayarak rahatlattım.

Araba tamire alınınca biz parçacı dükkanında sohbete başladık bir sürü işsiz çarşı esnafıyla. Levent bey Şarkışlalıymış. Çarşının yapılması onun gayretiyle gerçekleşmiş. Esnafıın hepsi onu velinimetleri olarak görüyormuş. Ben de:

Hastam olduğu için aceleden kaza yaptığımı, Kaza sonrasında Levent beyin Hızır gibi yetiştiğini; Orada kaldığımız süre içinde yoldan hiç araba geçmediğini; Arabayı orada öylece bırakıp ana yola dönme kararını verdiğim anda yetiştiğini; Köylülerin hayati önemdeki karşılıksız yardımlarını anlattım.

İki saat sonra dükkanın önüne tanıyamadığım bir araba gelip durdu. İçinden, Levent beyin arabamı teslim ettiği usta indi.

Doktor bey, Arabanızın sağ ön aksı bükülmüş, onu doğrulttuk. Eğrilen kaportayı doğrultmak için sağ taraf kapılarının orta bağlantı bölümünü ortasından kesmek zorunda kaldık. Böylece tamir süresini kısalttık. Bunun için özür dileriz. Zaten kaportadaki ezikler ve boya için arabanız bir kaportacı daha görmek zorunda. Şimdi, arabanızın Ünye’ye kadar gidip gidemeyeceğini test etmek için bir 20 km. yol gidelim. Buyurun dedi.

Üç usta ve ben arabaya bindik. Gidip döndükten sonra ustalar: Arabanın saat gibi çalıştığını, gönül rahatlığıyla sürebileceğimi söylediler.

Arabaya verilen el emeği dışında, Kırılan arka cam ve kelebek ayna yenilenmiş.

Bu büyük hizmetin ücretini ben bilemem kaç lira borçlanmışsam söyleyin lütfen diye söze başladım.

Hepsi birden şiddetle itiraz ettiler. Borç ne demek. Siz kaza geçirdiniz. Asıl sizin paraya ihtiyacınız vardır. Emeklerimiz helal olsun.

Bu  soylu Anadolu Türk insanının alicenap davranışı, damarlarında dolaşan kandandı. Ben de o kanı taşıyordum. Ayni şiddetle itiraz ettim. Emeğinizi ve cebinizden verdiğiniz parayı almazsanız bu arabayı gözünüzün önünde yakarım dedim.

Çarşı esnafı araya girdi.

Ustaların arabam için harcadığı 20 liraya anlaştırdılar bizi. Onlar para almamaktan, ben de arabayı yakmaktan vazgeçtik.

Kırk yıllık akraba ya da dost gibi kucaklaşarak ayrıldım çarşıdan. Ancak öylesine yorgundum ki yola devam etmemeğe karar verdik. O günlerin küçücük Şarkışla’sının otel bile denemeyecek bir konuk evinin önüne arabayı park edip odamıza girdik.

Ölü gibi sızmışım hemen. Gözlerimi açtığımda saat beşti. Henüz ışımıştı gün. Çarşı esnafından birine yakalanmamak için alelacele giyinip arabanın yanına geldim.

Birde ne göreyim. Arabanın hem önünde hem de arkasında tampon tampona iki araba park etmemiş mi?

Asabi krizler geçirirken yolun karşı kaldırımında yürüyen üç adam önce durdular. Sonra başıma geleni anlamış olacaklar ki, dönüp yanıma geldiler.

Biz hamalız. Taşınacak eşyan varsa söyle dediler. Durumu anlattım. Bu onların işiydi. Önce önde ve arkadaki arabayı iterek çıkmam için yer açmayı denediler. Arabalar frende ve viteste olmalıydı ki kımıldamadılar bile. Bu kez, önden ve arkadan arabamı kaldırarak santim-santim yana çekip yola çıkardılar. Hamallardan biri arabadaki ezikleri görmüş, sen galiba kaza yapmışsın gardaş dedi. Kısaca başıma geleni anlatıp borcumu sordum.

Üçü birden gülmeğe başladı. Kaza geçiren adamdan hamallık alınır mı? Eğer para alırsak Allah bizi cezalandırmaz mı? Dediler.

Asil milletimin bu yüce gönüllü isimsiz bireylerine gözlerim yaşararak teşekkür edip yola koyuldum.

İki yıl sonra, ısrarlı davetlerime dayanamayan Levent Bey Ünye’de konuğum oldu.Ama ona olan borcumu hiçbir zaman ödeyemeyeceğim.

 

Yüce gönüllü cömert milletimin davranışlarına bir başka örnek.

 

 

Bir Çarşamba günü, köylü pazarında sebze, meyve almaktayken yaşlı bir köylü kadının önünde, sadece bir gıdık ( küçük sepet ) yumurta olduğunu gördüm. Yumurtaların iriliklerinden, anaç tavuk yumurtası olduklarını anladım. Üstelik temiz yumurtalardı.

Kaç kuruş olduğunu sordum. Tanesinin 20 kuruş olduğunu söyledi kadın. Oysa kış aylarında tavuklar yumurtayı kestiklerinden köy yumurtaları çok pahalıydı. Diğer köylüler tanesini 50-60 kuruştan satıyorlardı. Kadıncağız, belli ki ilk kez geliyordu pazara. Onunki gibi yumurtalar pazarlıksız 60 hatta 70 kuruştan satılabilirdi. İhtiyacım olduğu halde almaktan vazgeçerek

 Bak hemşire dedim kadına. Sen pazara yeni geldin galiba. Senin yumurtalarının her biri 70 kuruştur. Benden sonra soranlara tanesinin 70 kuruş olduğunu söyle.

Yüzüme bakakaldı kadıncağız. Ben yürüyüp öteki tezgahlara doğru gittim. Tezgahın birinin önünde alış veriş yaparken bir ses arkamdan:

İsmini bilmediğim efendi. İsmini bilmediğim efendi diyordu. Dönüp baktım. Demin yumurtalarını satın almadığım kadındı.

Allah senden razı olsun efendi dedi yüzündeki mutlu tebessümle. Senin uyarınla 37 yumurtamın 35 tanesini 70 kuruştan sattım. Bir süre sustu. Yere bakarak, Aha bu ikisini sana hediye etmek için satmadım. Al dedi.

Kadının, bu yüce gönüllülüğünden öylesine etkilendim ki, onu kucaklayıp bağrıma basmamak için kendimi zor tuttum. Sonra birden aklım başıma geldi.

Bu kez onun yaptığını ben yaparak, geldiğim yöne doğru 70 kuruşa köylü kadından yumurta alan adını bilmediğim kişi diye bağıra-bağıra koşmağa başladım.

Gerçekten tanımadığım bir kadın ben almıştım ne olmuş diyerek durdurdu beni.

Bunlar da onun yumurtaları. 70 kuruştan bunları da satın al lütfen diyerek rica ettim.

Demin istememe rağmen bunları satmak istememişti dedi kadın. 150 kuruş verdi bana. Ben de her şeyi anlattım ona. Biz takdirle gülerken yumurtacı kadın yanımıza geldi.

İnanır mısınız bilmem? Ama yumurtaları satın alan kadınla ben, satan kadına 150 kuruşu kabul ettirinceye kadar akla-karayı seçtik.

 

                                                        Haftaya:

                                                                      

                                                                     Ülkem insanının asaletine bir başka örnek:

ÜÇÜNCÜ   BÖLÜM

     

 

      Avcılar bilirler. Av vuranın değil bulanındır.

Yıllar önce, Miliç yerleşkesinden Ünye’ye doğru kör ırmakla deniz arasındaki dilde avlanmağa bayılıyordum.

      Miliç yerleşkesinin Terme tarafındaki bir yerinden, ( Miliç ırmağının denize en yakın yerinden yani) kumsal, yarılmış ırmak, kısadan denize bağlanmıştı.

Daha önce ırmak, denize paralel olarak Ünye’ye doğru kilometrelerce akar sonra denize kavuşurdu. Kumsal yarıldıktan sonra akıntısı kesilen bu kilometrelerce uzunluğundaki akağın ağzı kapanmış içinde hiçbir zaman eksilmeyen suyuyla akak, bir göl halini almış, kör ırmak olmuştu.

Kör ırmakla deniz arasındaki dil bazı yerlerde 50 metre. Bazı yerlerde de 200 metre genişleyerek uzayıp gidiyordu. Denizin çırpıntısından sonra bir-iki metre yüksekliğinde dar bir kumsal oluşmuş, kumsaldan kör ırmağa kadar olan alan ise yer-yer kızılağaç ormancıkları ve çalılıklarla kaplanmıştı.

Burası kimsenin bilmediği benim gizli av saham oldu yıllarca. Bilenler de orada avlanmağa tenezzül etmiyorlardı.

Karaca dışında avladığımız tüm  av hayvanı vardı orada. Kaz, ördek, kuğu, (O zaman avlanması serbesti kuğunun)  çulluk, bıldırcın, tavşan, çakal.

Şimdi yıllarca bana özel avlak görevini üslenmiş olan o alan yüzlere varan sayıda yapılmış villalarla doldu.              

Avlakların bir-bir yok olmasından sonra orada avlanmağa tenezzül etmeyenlerin tek-tek gelerek avlanmağa başladıkları o avlakta, şimdi ikisi de hakkın rahmetine kavuşmuş olan arkadaşlarım, Orhan Dinç ve Halit Garipoğlu’yla çulluk avlıyorduk bir gün. O dar alanda köpeğe gerek olmadığı için köpeklerimizi evde bırakmıştık.

Ava ara verip yemeğe oturmağa karar verdiğimiz anda bir çulluk uçtu önümden. Atışa geçinceye kadar çulluk epeyce uzaklaşmıştı. Tüfek patladığı zaman havada bozuldu ama düşmedi. Gözden kayboluncaya kadar da uçtu.

Biz yemeğe oturduk.

Uzun bir süre sonra yanımıza Ünye tarafından hırpani genç bir köylü geldi. Ben onu tanıyordum. Dile çalı örme tekniğiyle bir baraka yapıp orada tek başına yaşayan çok genç bir garibandı.

Bu tavuk tüfek sesinden biraz sonra havadan benim önüme düştü. Onu siz vurdunuzsa alın diye soframıza koydu. Bu çulluk onun için bir öğün yemek demekti.

Ama o, alırsam bana haram olur diyor, ısrarla sahibini arıyordu.

Onu soframıza buyur ettik ama kabul ettiremedik. Dönüp giderken arkasından bakakaldık.

Ama ben sonradan adını öğrendiğim Bu Yusuf kardeşime yıllarca hediye taşıdım. Asker dönüşü evlenen bu yiğit adamın düğününe de katkıda bulundum.

Allah onun gönül yüceliğini, barakasını kurduğu arsayı villacılara, astronomik bir fiyatla sattırıp zengin olmasını sağlayarak ödüllendirdi.

 

Başka bir örnek:

 

Antalya’da oturduğum yıllarda, gün ışırken yürüyüşe çıkmayı adet edinmiştim. Yürüyüş güzergahım Konya Altı plajıydı boydan boya.

Plaj gece boyu insanlarla dolup taşardı. Hele hafta sonu tatil gecelerinde battaniye ve mangallarını kapıp gelenler, iki gece kumsalda yatarlardı. Kumsal onların bıraktıkları bira kutuları, bira şişeleri ve çöplerle dolu olurdu sabahları. Bu atıklardan bira şişeleri ve kutuları para demekti.

Bir çok gariban da bunları toplayıp büfelere satarak geçinirlerdi. Bunlardan biri yanımdan her geçişinde saygıyla selam veriyor, kibarca sağlığımı soruyordu. Çok sevdim adamı. Giderek ayak üstü sohbet etmeğe başladım. Bu sohbetler çok kısa olmak zorundaydı. Kısa sohbet hem benim ısınan vücudumu soğutmayacak, hem de toplayıcının önüne başka toplayıcı geçirmeyecekti.

Ona soracaklarımın hepsini bir seferde soramaz olmuştum. Sadece adının Reşit olduğunu, Antalya’da evi olmadığını, sokakta, daha doğrusu Konya altı plajının kumsalında yattığını öğrenmiştim. Bir gün. En kısa konuşmalarımızdan birini yaptığımızda, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinde okuyan bir oğlu olduğunu öğrendim. Bir anda o derece etkilendim ki: Şaşkınlık ve hayranlıktan konuşamadım. O da kumsalı öteki toplayıcılara kaptırmamak için bisikletini sürüp gitti.

Ertesi gün, yolumun üstündeki bira kutusu ve şişelerini toplayarak belli yerlere sakladım. Karşılaştığımızda da nerelerde olduklarını söyledim.

 Belirgin bir minnettarlıkla teşekkür etti.

Birkaç gün bu şekilde karşılaşmağa ve kısacık hal-hatır somağa devam ettik. Bu karşılaşmalarımızın birinde de tıp öğrencisi oğlunun İzmir’de kendisi gibi kutu ve şişe toplayarak masraflarına katkı sağladığını anlattı.

İkinci kez şoke olmuştum.

Ben her gün tatildeydim ama hafta sonu tatillerini Geyik Bayırı yaylasında geçiriyordum. Oradaki bir seyirlik tepesinde, Antalya ve Akdeniz tümüyle önüne seriliyordu insanların. Böyle bir hafta sonunda, oturduğum kayanın biraz altındaki düzlükte yüzlerce kutu ve şişenin  üst üste yığılı olduğunu gördüm. Anlatılmaz bir sevinçle arabama atladığım gibi yolumun üstünde fırın aramağa koyuldum. İlk fırından beş adet un torbası satın aldım. Geyik Bayır’ı seyirlik tepesine döndüm. Bana şaşkınlıkla bakan tatilcilere aldırmadan, kutuları ve şişeleri ayrı torbalara doldurmağa başladım. Biraz sonra seyirlik tepesindeki bir çok kişi ikişer-üçer kutu ve şişe getirmeğe başladılar bana.

Çalışmamın nedenini etkili bir anlatımla açıkladım o yardım severlere. Çok ilgilendiler.

Biri, para yardımı yapsak onun adına kabul eder misin? Önerisinde bulundu. Bir diğeri hemen para toplamağa başladı. Bu günün parasıyla 500 liraya yakın bir meblağı avuçlarıma bıraktı.

Reşit’i tarif edip şişe toplama saatini, bisikletinin plakasını söylemek zorunda kaldım. Önümüzdeki hafta sonunda sonucu onlara bildirme sözü verdim.

Ertesi gün Reşit’e rastladığımda bizim evde 5 çuval şişe ve bira kutusu olduğunu, onları kendisinin bisikletle götüremeyeceğini, vereceği adreste beni beklemesini söyledim. Küçük sanayi sitesinde bir adres söyledi. Gittiğimde bir büfeci ile beni beklediklerini gördüm. Adam ortak mısınız? Dedi. Reşit’in cevap vermesini beklemeden evet dedim.

Adam bu şişe çok pis bu şişenin ağzı kırık diye şişeleri yarıya indiriyormuş. Bu kez ayırım yapmadan saydı, Paraları bana verdi. Reşit kutuları hurdacıya götürdü. Alüminyum kutuların kilosu bir liraymış ve 40 kutu bir kilo çekiyormuş. Tabi onların da yarıya yakını içinde su var, kum var bahanesiyle eleniyormuş.

Reşit’in zorlu çabası beni kahretti.

Ertesi gün karşılaştığımızda Reşit’in elinde kocaman bir kutu vardı.

Lütfen kabul et dedi.

 

                                                             Haftaya:  Reşit’in kaderi ve sıralanan erdemler

DÖRDÜNCÜ   BÖLÜM

 

Evde kutuyu açtığımda, içinde en kalitelisinden bir kilo çukulata olduğunu hayretle gördüm. Eşimin gözleri yaşardı. Reşit’i muhakkak görmek istediğini söyledi. Bu bir kutu çukulatayı, dün sattığımız şişe ve kutuların parası asla karşılayamazdı çünkü.

Minnet altında kalmak istemeyen ya da gördüğü iyiliği karşılıksız bırakmayan bu asil Türk köylüsü çok duygulandırdı bizi. Daha ertesi gün 

çuvalları Sanayi çarsısına götürüp geri dönmektense, daha rahat olacağını düşündüğüm için ben onları bizim markette sattım diyerek toplanan parayı Reşit’e verdim. Hep şişeleri topladığımı para etmeyen kutularla çuvalları doldurmak istemediğimi söyledim. Şüphelendi. Çünkü 25 çuval şişe bile bu parayı kazanamazdı. Bir daha para getirirsem almayacağını söyledi.

Sohbet esnasında oğluna, yaklaşan bayramda, Babanın bir arkadaşı imzasıyla tebrik kartı atacağımı söyleyerek adresini aldım.

Ve bir daha ona şişe toplamadım. Niyetim bu tıp öğrencisine her ay sembolik bir yardım yapmaktı.   

Söz verdiğim gibi hafta sonu seyirlik tepesinde, aralarında para toplayan yardım sever kalabalığa olanları anlattığımda heyecanlı bir bey, fabrikatör olduğunu, burs vererek okuttuğu on üniversite öğrencisinin olduğunu, Reşit’in oğluna, mezun oluncaya kadar İzmir’de geçinebileceği kadar karşılıksız burs vereceğini, Hiçbir bursiyerinin kendisinin kim olduğunu bilmediğini, Reşit’in  ve oğlunun da bilmemesi gerektiğini kabul etmemi rica etti.

Sevinçten bayılmamak için adamın sarıldığım boynunda dakikalarca asılı kaldım.

Reşit uzun aylar boyu, bursu benim vermekte olduğumu sandı. Ta ki: Seyirlik tepesindeki bir tanığın, oğluna burs veren  kişinin bir fabrikatör olduğunu ona söyleyinceye kadar.

Onu ikna olmuş görünce rahatladım ama,  çukulatasının eşini Antalya’dan başka gittiğim şehirlerde de, Ünye’de de Ordu’da da bulamadım.

Antalya’daki evimizi sattık. Onu artık göremiyorum. Reşit’in oğlu şimdi doktor. Birbirimizi hiç görmedik ama sık-sık telefonlaşıyoruz.

O ısrarla, kendisini okutan fabrikatörü öğrenmek istiyor. Ona borçlandığı minneti hiç değilse sevgi ve sayılarını sunarak ödemek için.

 

Birde benden bir anı.

 

Konya Altı plajında yaptığım bir yürüyüş sırasında, kumun üstünde bir cüzdan durduğunu gördüm. Alıp açtığımda tek-tek iki banknot dolarla bir beş marklık banknot vardı para bölmelerinde. Diğer bölmelerin birinde adamın nüfus hüviyet kağıdı ile bir atımlık beş numara saçma ve kendinin ile eşinin olması muhtemel vesikalık fotoğraflar vardı.

Adamın avcı olması gülümsetti beni.

Ama hüviyet kağıdını kaybetmiş olması çok önemliydi.

Bu kağıdın kötü niyetli birinin eline geçmesi durumunda,  adamın başına neler gelebileceğini medya sık-sık yazıyordu.

Ne yapmam gerektiğini düşünürken karşıdan devriye gezen bir polis aracının yavaş- yavaş gelmekte olduğunu görüp durdurdum. Cüzdanı uzatarak bulduğumu, içinde adamın hüviyet kağıdı olduğunu, onun sahibini, polisin daha çabuk bulacağını bildiğim için kendilerini durdurduğumu söyledim.

Polis cüzdanı tetkik etti. İçindekileri görünce uzun-uzun yüzüme baktı. Adresimi aldı.

Bunun içinde yüzlerce dolar ve mark olsaydı siz gene polis arayacaktınız değil mi? Amca dedi. Sadece karşılıklı gülüştük.

Dört gün sonra evimizin kapısında bir polis belirdi. Yanına gittiğimde, onun cüzdanı teslim ettiğim polis olduğunu tanıdım.

Gayet ciddi bir tavırla bir kağıt uzattı bana. Bu, cüzdan sahibinin, cüzdanını eksiksiz teslim aldığına dair imzalı bir belgeydi.

Tarifsiz bir gururla kucakladım polisi.

O gayet mütevazı: Bu benim görevimdir dedi sadece.

 

Ayni kanı taşıdığım insanlarımızın bu ve benzeri davranışlarına çok sık rastlandığını gene çok sık olarak medyadan öğreniyoruz.

Arabasında unutulan bir çanta dolusu parayı polise teslim eden şoför, yolda bulduklarını polise koşturan gariban, ya da tarlasını sürerken sabanına takılan bir küp altın ve gümüş sikkeden oluşan hazineyi, bir bölümünü kendine saklamadan kuruşuna kadar teslim eden fakir çiftçinin  hakkaniyet duygusuyla tok gözlülüğünü göğsümüz kabararak okuyor, izliyoruz.

İlkokul birinci sınıfındayken, öğretmenimin anlattığı bir ülke insanına duyduğum hayranlığı tıpkı o günkü canlılığıyla duyuyor, hatırlıyorum.

      İsveç denen bir ülke varmış. Orada bir tren yolcusu, bavulunu istasyonda unutsa, günlerce o bavulu kimse almazmış. Yola düşürülmüş bir para polise haber verilirmiş. O ülkede hiç hırsızlık olmazmış. Orada,  suçlu tutuk evleri ve hapishaneler bomboşmuş.

Üstelik o ülkede hiç cinayet işlenmiyormuş.

Ayni zamanda okulumuzun başöğretmeni olan öğretmenim Vehbi Bey o gün, siz benim sevgili çocuklarım okuyacaksınız. Büyüyeceksiniz. Ülkemizin yönetiminde söz sahibi olacaksınız. Bizim ülkemizin de o ülke gibi olmasını sağlayacaksınız.

Söz veriyor musunuz? Diye sormuştu.

Hançerelerimizin son gücüyle haykırmıştık o gün.

Eveeeeeet!!

O yıl 1938 yılıydı. Atamız daha bir ay önce ölmüştü. Henüz yasını tutuyorduk. Ülkemizin nüfusu on yedi milyondu.

Ünye sokaklarında, ileri ülkelerin yaptığı silahlarla insanlar öldürülüyordu. Geceleri hırsızlıklar yapılıyordu. Bir yerlerde bavulunu unutan insanlarımız yoktu. Denizden başka yolumuz yoktu çünkü.

Bazı hemşerilerimizin evlerinin duvarlarında hazine bularak zengin olduklarını duyuyorduk.

İsveç ülkesine şaşıp-şaşıp kaldım yıllarca.

Sonra ben öğretmen oldum. Sevgili Baş öretmenim gibi olmağa gayret ettim.

Yukarda anlattığım olay ve davranışların tüm vatandaşlarımın davranışı olmasını canım ve gönlümle diledim.  

Ne yazık.

Modern Türkiye’yi geriye götürmeğe azmetmiş yöneticilerle Kürtlerin kalkışmaları, onlara dur diyecek dinamiklerin kırılması ya da yönetime yandaş hale getirilmeleri sonucunda, cinayetler, kap-kaç hırsızlıkları, hatta örtülü bir savaş içine itildik.

Eğitim düzeyimiz bir türlü istediğimiz düzeye yükselemedi. Koyu cehalet giderilemedi. Yolsuzluklar, adam kayırma halkımızı yoksullaştırdı.

Yoksul ve cahil bırakılan halkın oyları kömür ve yiyecek dağıtılarak satın alınır oldu.

Asil ulusumuzun erdemlerini tekrar kazanması için bizi, geriye götürenlerden kurtaracak bir güç yok mu?



Bu Haber 600 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.