21 Ocak 2009 Pazar 10:32
O. İRFAN IŞIK
Tel çivi
İhtiyaç maddeleri sıralamasının en sonlarında bile yer bulamayan nesnelerin yokluğu, savaş yıllarında, başlı başına bir iş kolu yaratılmasını gerektirdi. Yokluk, öylesine etkili bir silah olmuştu ki, insanları bunaltıyordu.

    Sıradan bir insan yaşamı boyunca çiviye kaç kez ihtiyaç duyar? Ve çivi bulamamak, yaşamını ne ölçüde olumsuz etkiler? Bu, tartışılması, hatta sorulması bile yersiz bir sorudur.

    Ama, gelin görün ki, savaş yıllarında yaşanan çivi yokluğu, koskocaman bir meslek dalı doğurdu. Yetenekli ve yaratıcı kafalar, dikenli tel dediğimiz, tarla ve bahçelerin çevresini sarıp, hayvan geçişini önleyen telleri, çivi yapımında kullanma becerisini gösterdiler.

    Çivi başlangıçta, top top satılan yeni dikenli tellerden yapılırken, hırsızların devreye girmesiyle, eski, kullanılmış tellerden de yapıldı. Çivi fiyatları ucuzladı.

    Küçük, büyük hırsızlar, edindikleri bir keserle geceleri, tarla kenarlarına gidiyor. Kazıklara çakılmış telleri söküyor. Top yaparak alıp kaçırıyor. Sonra da kendi bahçesinin çevresinden söküp getirmiş gibi çivicilere çok ucuz bir fiyata satıyorlardı.

    Çivi yapıcılar, ilk zamanlarda hırsızlara inanıp top yapılmış eski telleri açık açık dükkanlarında bulundururlarken, tel hırsızlığı olayları duyulduktan sonra, meşru yollarla bile temin ettikleri telleri gizlemeğe başladılar.

    Bu şekilde çalışan çiviciler, hırsızlığa çanak tutmuş oluyorlarsa da, yaptıkları çivileri çok ucuza malettiklerinden, gene de halktan tel almağa devam ettiler.

    Tüm bunlara rağmen, dürüst ustalar, yeni ve hiç kullanılmamış tellerden çivi yapmayı yeğlediler. Böyle ustaların yaptıkları çiviler, daha sağlam, daha kaliteli ve elbette daha pahalı satılıyordu.

    Hırsızların sattığı eski ve kullanılmış tellerden yapılmış olan çiviler, kuru ve sağlam ahşaba işlemiyor, bükülüyor, doğrultulsa bile, artık çakılamıyordu. Çünkü, bu çivilerin yapıldıkları teller uzun zamandır kullanımda olduklarından, metal yorgunluğu devresine girmiş, dayanıklıklarını yitirmiş oluyorlardı.

    Çivi yapım işi, öyle, teli al, kes, çiviyi yap cinsinden hafife alınacak bir iş değildi. Hayli emek ve zaman isteyen bir çalışmayı gerektiriyordu.

    Yapılacak işi sıralarsak, önce, birbirine sarmal olarak dolanmış ve aralarına, ayni telden diken yapılarak yerleştirilmiş yapıyı ayırmak gerekiyordu. İkinci işlemde, bir birlerinden ve dikenlerinden ayrılan teller doğrultuyordu. Üçüncü işlemde, yapılmak istenen çivi boyundan biraz uzun olarak kesiliyordu teller. Çünkü bu fazladan uzunluk, çivi başı olarak ezilecekti dördüncü işlemde. Baş yapmak üzere fazladan bırakılmış tel fazlalıktan yukarısı dışarıda kalacak şekilde mengeneye sıkıştırılıp uç çekiçle dövülerek ezilip çivi başı oluyordu bu işlemde.

    Beşinci işlemde, başı yapılmış çiviler, tekrar tek tek ele alınıyor, uçları, örste dövülerek sivriltiliyor, çivi tamamlanmış oluyordu.

    Görüldüğü gibi telden çivi imal etme işi pek zahmetli ve zordu. Çok uzun bir zaman istiyordu.

    Bu zor ve uzun zaman isteyen işi yapan ustaların içinde öyle biri vardı ki o, bu imalatı gerçek bir sanat düzeyine çıkarmıştı.

    Esasen kendisi, en büyük övgü ve saygıyı hak eden bir komple sanatkardı.

    Bir müzisyen, ( otodidakt ) kendi kendini eğitip yetiştirmiş bir makine, bir inşaat mühendisiydi.

    Tamir edemeyeceği bozuk bir makine, bozuk bir motor yoktu.

    Ünye’nin ilk betonarme kalıpçısı, ilk betonarme demir döşeyicisi ve bu demirlerin hangi kalınlıkta nerede kullanılacağını tasarlayan mühendisti.

    Ünye-Fatsa arasındaki derelerin betonarme köprülerini o yapmıştı.

    Ünye ve Fatsa’daki bir çok fındık fabrikasını o tasarlamış gerekli malzemeyi tedarik ederek, işçiliğini de yaparak o kurmuştu  

    Çivi imalatı işi başlayınca o da daha iyi bir kazanç sağlamak için çivi yapımına el atmıştı.

    Namı Ünye’de ( MAKİNİS MEMED ) di.

    Benim en yakın komşum, en çok sevdiğim arkadaşım, akranım, Hafız lakabıyla ünlenen Ramis Çolak’ın babasıydı.

    Ramis’in babası çivi yaparken biz de onun yanında ve yardımında olurduk.

    Makinist Mehmet, Öteki çivicilerden apayrı bir sistemle çalışıyordu. Onlar telleri örste çekiçle düzeltirlerken o, kendi tasarlayıp kurduğu basit bir makine içinden geçirerek düzeltiyordu. Birinci işlem böylece hem çabuk hem de kusursuz yapılıyordu.

    Sonra çivi boyunu ayarlayıp, onar-yirmişer sayıda kesen ayrı bir düzenekte kırt kırt döküyordu telleri. Üçüncü baş yapma işleminde o da mengenede tek tek yapıyordu bu işi ama

Onun yaptığı çivi başları tıpkı fabrikasyon çivi başları gibiydi. Mengeneye sıkıştırdığı telin başına önce hafif hafif vurduğu iki darbeyle teli çevresine dengeli olarak yayıyor, son sert darbeyle de başı yuvarlıyordu. Çivi mengeneden çıkarılmadan bir zımbayla başın üstündeki yivler hakkediliyordu. Başın altındaki yivlerse mengeneye yerleştirilmiş başka bir parça ile tel mengeneye sıkıştırılırken otomatik olarak yapılmış oluyordu. 

    Öteki çivi ustalarının çivilerinin ne başında ne de baş altındaki gövdede yiv açılmamış oluyordu.

    Makinist Mehmet son işlemi ilk zamanlarda öteki ustalar gibi örste döverek uç yapma şeklinde tamamlarken, hemen sonra gene kendi icadı olan bir makasla çivilerin ucunu tıpkı fabrikasyon çivilerin ucu gibi kesmeyi başardı.

    Onun yeni tellerden yaptığı çiviler hem sağlam hem de gerçek çivi görünümündeydi.

    Bu imalat, İkinci Dünya Savaş’ı bitinceye kadar sürdü.

    Daha sonra, hattaneler demir çekmeğe başlayınca fabrikalar her boy ve kalınlıkta çiviyi piyasaya sürdüler.

    Ünye tel çivi imalatı da bu faaliyetten sonra söndü.

    Makinist Mehmet’in tel işi biter bitmez fabrika kurma işi başladı.Bir fındık kırma fabrikasının  çalışma sistemi kısaca şöyle anlatılabilir.

    Fındık, bir elekler dizisinde boy boy ayrılarak ( standart, sıra gibi ) ayrı gözlere dolduruluyor, bu gözlerden çıkan tahta oluklarla değirmene yönlendiriliyor, iki değirmen taşı arasında kırılıyor, iç fındık kabuktan ayrılıyor. Kabuk tozundan ayrıldıktan sonra çuvallanma deposuna giderken iç fındık, çürük, kırık ve vurgunu seçilmek üzere  kadın işçilerin çalıştığı masaya gene asansörlü tahta oluklarla gönderiliyor, ve bu işlem, hareket ettirici bir motorla sağlanıyordu.

    Fabrika, elekler, depolar, vantilatörler, yönlendirici tahta oluklar, asansörlü başka tahta oluklar, hareketi yönlendirici kasnaklar ve kayışlar sistemiyle bir bütündü. Ve bu düzeni hiç de fabrika olması için planlanmamış bir binaya oturtmak, gerçek bir mühendislik bilgisine ihtiyaç gerektiriyordu.

    Makinist Mehmet bu karmaşık tasarımlı fabrikaların bir kaçını kendi imal ettiği tel çivilerle yapmıştı.

    Bu kadar yoğun bir çalışma temposu içinde en iyi şekilde eğlenip eğlendirmesini de biliyordu makinist Mehmet. Mahallemiz onun sayesinde adeta bir musiki merkezi olmuştu.

Çünkü o ut ve cümbüş çalıyordu. Manifaturacı Baha Güler ( Bakan Hilmi Güler’in babası ) adliye zabıt katibi Saip Uzbay  keman çalıyorlardı. Rahmetli belediye başkanı Sami Soysal’ın babası İsmail Soysal ses sanatçılarına taş çıkartırırcasına güzel sesliydi. Öğretmen Yaşar Türköz, Kunduracı Hikmet Başaran ve onların davetlileri koro oluştururlar, haftanın belli günlerinde aralarından birinin evinde toplanır , fasıl yapar, çalar, söyler, içerlerdi. Saydığım kişilerin evleri birbirini kesen Medrese sokakla çifte Hamam sokaktaydı. Hepsi elli metrelik bir aralıkta komşuydular.

    Biz onların akrabaları yada çocukları küçükler, toplantı evinde olur, müzisyen büyüklerimize hizmet eder,komşu evlerden meyve, turşu, tuzlu balık gibi çeşitli yiyecekler  taşır, ve tabi o evde hazırlanmış yiyecek ve mezelerden de bol bol yerdik. Ayrıca yapılan sohbet ve musikiden faydalanırdık.

    Onların içki ve müzik sofrasında sarhoşluk, sululanma, kavga, gereksiz konuşma gibi içkinin oluşturduğu kötü belirtilerin hiç biri görülmezdi.

    Bu musiki ve neşe adamlarının içinden en genç ayrılan makinist Mehmet oldu. Öldüğünde

    Elli sekiz yaşındaydı.

     Şimdi hiç biri yaşamıyor. Yattıkları yer cennet olsun



Bu Haber 554 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.