1940 lı Ortaokul yıllarımda, toplumsal olaylarla ilgilenmeğe başlamıştım hafiften. Öğretmenlerimiz, dünya görüşümüz ve kültür düzeyimizin yükselmesi için çok-çok okumamız, özellikle de gazeteleri ısrarla okumamız gerektiğini telkin ediyorlardı. Başta cumhuriyet gibi son derecede ciddi ve ağır gazeteler yanında Karagöz isimli bir mizah gazetesi vardı ki bizim ayrıntılarıyla anlayacağımız ve de zevkle okuyacağımız konuları işliyordu.
İstanbul ve Ankara’da yayımlanan gazeteler, Ünye’ye en erken üç gün sonra ulaşabiliyordu. Bazen de çeşitli olumsuzluklar yüzünden bir hafta sonra.
Türkiye’de gazetecilik 1831 yılında Takvim-i Vekayi ile başlamıştı. 1908 de 2. meşrutiyetle sansürün kalkması sonrasında gazetecilik bir çılgınlık haline dönüşmüş, ancak bunlardan Karagöz dışında kalanlar uzun soluklu olamamışlardı.
Haftada iki gün dört sayfa olarak yayımlanan Karagöz gazetesi, sonraları gördüğü ilgi nedeniyle günlük olarak çıkmağa başlamış, 47 yıl yayın hayatı yaşamış, Sedat Simavi’nin yönetimindeyken 1955 yılında 4785 inci sayısından sonra kapanmıştı.
Gazetelerde renkli resimlerin kullanılışı 40 lı yıllarda yüzde 4. 50 li yıllarda yüzde 6, 60lı yıllarda ise yüzde 8di.
Resimler ve karikatürler elle çiziliyorlardı. Fotoğraflar siyah-beyaz basılıyordu.
40lı yıl gazetelerinin en renkli ve eğlencelisi Karagöz’dü. Duyurulan haber ve ilginç konular, Karagöz’le Hacıvat’ın karşılıklı konuşması şeklinde sunuluyordu.
Gazetelerin geleceğini beklediğimiz günlerde Ünye’nin tek gazete bayii Mehmet Çoldur’un gazete büfesi, bugünkü Vakıflar Bankası’nın bulunduğu binanın yerindeki kahve hanedeydi. Kahve salonunun sokağa bakan bir köşesinde, bölünmüş daracık dükkancığa gider, gazetelerin gelip gelmediğini sorardık. Çoldur, hiç gülmeyen suratıyla tek kelimelik yok yanıtını verir, ya da gazetenizi uzatırdı yüzünüze bakmadan.
Gazeteyi düzenli alabilmek için abone olmanız şarttı. Karagöz 5 kr. idi o günlerde. Diğerleri gibi…
(50 li yılların başından itibaren de 10 Kr. 15 Kr. Daha sonra da belli peryotlarla bu günkü fiyatlarına yükseleceklerdi )
Ay başında dükkana gider peşin olarak 155 kuruşu 31 günlük olarak öder, bir aylık abone olurdunuz Karagöz’e. O ay, 30 ya da 28 gün çekse de abone ücreti 155 kuruştu.
İşinize gelirse…
Ancak abone ücretimi ödediğim bir ay, verdiğim tüm bu haraçları fazlasıyla ödeyen mutlu bir yanlışlık yaptı gazete bayii Çoldur. Kendisine 155 kuruş alması için beş lira uzatmıştım. O, yüzüme ve paraya bakmadan almış, paranın üstünü saymağa başlamıştı elime. Ben de dikkat etmemiştim ne verdiğine.
Gönül huzuruyla büfeden ayrıldıktan sonra elimdeki parayı saydığımda. Yıllarca içimde birikmiş hıncım sonsuz bir rahatlık sevincine dönüştü. Adam, kendisine verdiğim beş lirayı on lira sanmış meğer. Vicdanım sızladı. Beni olduğum yere çiviledi ama, hıncım galip gelip vicdanımı yendi.
Yattım fazladan beş liranın üstüne…
Bir gün gazetelerin manşetlerinde, 47 komünistin yakalandığı haberi yayınlandı sekiz sütun halinde.
Komünistler büyük puntolarla isim-isim yazılmışlardı.
Bunlardan üç tanesi, Ünyeli, yüksek öğrenim gören gençlerdi.
Tarifsiz bir utanç ve korku yaşadı Ünye.
Artık damgalanmıştık.
Sonraki yıllarda parkta, Komünizmin ne olduğu konusunda konuşup bilgilenmeğe çalışan üç genç daha, tahsillerinden edilerek komünist damgası yediler.
Ünye’ye Ünyeli gençlere, iyi gözle bakılamazdı artık.
Şimdiden, polisler şüpheli bakışlarla süzmeğe başlamışlardı gençleri. Zaten okuyan kaç genç vardı ki Ünye’de?
Komünizm korkunç bir siyasi olguydu. Komünizm, görüldüğü yerde ezilmeliydi. Bu ve bundan sonraki Amerikancı iktidarların siyaseti buydu. Yıllarca sürdü bu travma.
Koca bir ulus Komünizm korkusuyla yaşadık yıllarca
Sonraları ilerici-gerici, sağcı-solcu, mürteci, tarikatçı, cemaatçi, Kürt ayrımcılığı ve bunların fraksiyonları şeklinde değişerek sürüp gitti korkular.
Ben bu korku ve siyasetlerin hepsini yaşadım sırayla.
Hele bunlardan biri, bu ilki olan komünizm korkusu var ki,, az kaldı mahvıma sebep oluyordu.
1949 yılında hal böyleyken ben, Sivas lisesinin son sınıfındaydım.
Ders yılının ortalarında bir duyuru yayınladı Milli Eğitim Bakanlığı.
Şehir ilkokullarına öğretmen yetiştiren öğretmen okullarına, liselerden yatay geçişle öğrenci alınacaktı.
Sivas Karma Öğretmen Okulu son sınıfına alınacak öğrenci kontenjanı 8 kişiydi.
Sonradan tıp doktoru olan ve Ankara tıp fakültesinde Prof. Lüğe yükselen sınıf arkadaşım Orhan Şardaş’la birer dilekçe vererek talip olduk sekiz kişilik kontenjana. Öğretmen okulu müdürlüğünde, yarın fark derslerden sınava gireceğimiz bildirildi ikimize.
Türkiye’nin çeşitli liselerinden, öğretmen okulunun son sınıfına yatay geçiş yapmak isteyen 59 öğrenciyle birlikte, adını sınav odasının kapısında öğrendiğimiz, Pedagoji, Pedagoji Tarihi, Çocuk Psikolojisi gibi derslerden sınava girdik ertesi gün.
Biz lisede Felsefe, mantık, Psikoloji gibi çok ağır dersler okuyorduk. Burada bize sorulan sorular, sanki bu derslerden sorulmuş gibiydi. Çalakalem cevapladık. Jan Jak Ruso, Con Lok gibi filozofları. Sonra da nasıl olsa çaktık diye gülüşerek okulumuza döndük Orhanla.
Ertesi gün bizi çok şaşırtan bir sürprizle karşılaştık. Ben ve Orhan., birinci ve ikinci sırada kazanmıştık sınavı, diğer liselerden gelen altı kişiyle birlikte.
Şakadan öğretmen olduk böylece.
Ailem de öğretmenliğimi sevinçle onadı.
O yıllarda, liseyi iyi ve pekiyi dereceyle bitiren öğrenciler, tüm üniversitelerin istedikleri fakültesine kayıt yaptırabiliyordu. Üniversiteye giriş sınavı yoktu. Türkiye’nin nüfusu 1950 yılında yapılacak olan sayımda yirmi milyon 900 bin kişi civarında çıkacaktı. Okuyan gençliğe ihtiyaç vardı.
Ailem, bir yıl öğretmen olarak çalışıp kazandığım para ile üniversiteye devam etmem konusunda beni ikna etti.
Atama emri beklemeğe başladım bu karardan sonra.
Bilmediğim bir şey daha vardı. Mecburi hizmet borçlu olmadığım için MEB na atanmam için dilekçe vermem gerekiyormuş. Ben bu istemde bulunmadığım için, Bekle-bekle tayinim çıkmadı. Okullar açıldı. Öğretmen olduğum herkes tarafından biliniyordu.
O yıl Anafarta ilkokulunda iki sınıf öğretmenliği boşmuş. Okulun baş öğretmeni Şevket İmer bey, tayinim çıkıncaya kadar o sınıflardan birini doldurmam için ricada bulundu. Sevinerek kabul ettim. Okula gittiğimde, öteki boş öğretmenliği dolduran, Edirne sanat okulu son sınıfından terk bir vekil öğretmen daha gördüm. Hemen kaynaşıp arkadaş olduk.
Artık her yerde birlikteydik ismini söyleyemeyeceğim o arkadaşımla.
Böylece iki ay geçmişti aradan. Uyarılıp bakanlıktan iş istemeseydim daha pek çok aylar geçecekti gene..
Öyküyü uzatmamak için kısaca söyleyeyim.. MEB na baş vurduktan sonra atandığım, Terme’nin Taşpınar köyünde iki ders yılı çalıştım. İkinci ders yılının nisan ayında, bir jandarma dikildi okulumun kapısına. Asker kaçağı olarak beni derdest edip çok sevdiğim öğrencilerimden kopardı.
Ünye Askerlik Şubesi de hemen, Ankara Yedek Subay Okulu’na sevk etti beni. Sevk işlemimi yaparken de şube başkanı, İki yıl önce arkadaşlık ettiğim çakma öğretmenin komünistlik şüphesiyle okulundan atılmış olduğunu, bu arada benim, asker kaçağı değil, yoklama kaçağı olduğumu söyledi.
Yüreğimden vurulmuş olarak yedek Subay okuluna kaydımı yaptırdım.
O günlerde (K )desen;
Hah!...Tamam!...Komünistim demek istedin diye adamı içeri atıyorlardı.
Askerlik Şubesi bana ne için, arkadaşın komünistlik şüphesinden okuldan atıldı demişti? Ne gereği vardı? Yoksa ben de mi şüpheli olarak fişlenmiştim? Biz arkadaşımla gezerken Ünye emniyetinin zehir hafiyesi Komiser Ali, ters-ters bakıyordu bize her rastlaştığımızda.
Muhakkak beni fişlettirmiştir şubeye vesvesesi ile askerliğe başladım.
Yedek Subay Okulu, komünistliğin test edildiği yerdi. Fişlenenler asla subay yapılmaz, bir gece yarısı koğuşundan alınarak kıtaya çıkarılırdı çavuş rütbesiyle. Bu da o insanın mahvı demekti. Artık hiçbir kamu görevi alamaz, her kapıdan kovulurdu.
Bunun en çarpıcı örneği Uğur Mumcu’dur.
Askerlik yapıyordum ama, her gün, bazı bölüklerden kaybolan Yedek Subay adayı öğrencilerin öyküsünü duyuyordum. Doğru mu, değil mi ? olduğunu hiç araştırmadan.
Sıra bana ha geldi, ha gelecek korkusuyla uykusuz geceler geçirdim bitmez-tükenmez aylar boyunca
Ayrıca pek az öğretmen vardı okulda. Çünkü köy Enstitüsü mezunu öğretmenler henüz askere alınmamışlardı. Onlar da komünistlikle damgalı idiler. Köy Enstitülerinin babası ve kurucusu Tonguç baba ile Maarif vekili Hasan Ali Yücel’in komünist oldukları, ülkenin tüm dağ ve taşına, çok uzaklardan bile okunacak şekilde yazılarak ilan edilmişti.
Allah kahretsin ben de öğretmendim işte.
Sabahtan akşama kadar ağustos sıcağında arazide talim ve dersteydik. Yat zilinden sonra yorgunluktan ölürcesine yatağa seriliyorduk hepimiz.
Ben?
Ben bitik… Uykusuz… Yazılı sınavlara çalışıyordum geceleri.. Deliler gibi..Sadece komünistlikten değil, nazari dersler için yapılan bu sınavlarda başarısız olanlar da çavuş çıkıyordu çünkü.
Kazaen o talihsizliğe uğrarsam, adım komüniste çıkardı.
Çalış İrfan! Çok çalış!
Öyle çalıştım ki!... Her sınavdan en aşağı 97 puan aldım. Adım ineğe çıktı bölükte.
İnek-minek ben dersten kalmıyayım da tek…İnekliğe razıydım.
Aylar yavaş-yavaş ama dayanılmaz işkencelerle geçti.
Bir gün askeri terziler geldiler Dikimevinden. Subay elbiselerimiz için ölçülerimizi aldılar. Ben içim ezilerek ve inanamaz karamsarlığımla, o elbiseyi hiçbir zaman giyinemeyeceğimi düşünerek ölçümü verdim.
Elbiseler ve şapkalar kısa zamanda geldi ve dağıtıldı. Şapkalar hiç güzel değildi. Elbiseler de gelişi güzel dikilmişti. Herkes dışarıda elbiselerini üstüne göre düzelttirdi. Hazır subay şapkaları aldı. Ben de istemeye-istemeye öyle yaptım.
Talimler, dersler, Sınavlar bitti.
Yarın kur’a çekeceksiniz dediler.
Bizim 6. bölük, okul birincisiydi.
Tayin kur’alarımızı kendi ellerimizle çekecektik. İlk kurayı 6. bölük çekecekti.
Pekiyi derece ile mezun olduğumdan galiba ilk bir-iki kişiden sonra kur’amı çektim.
266. Sınır Piyade Alayı 1. Tabur 1. Bölük 1. Takım Komutanlığı VAN-Başkale
266. Sınır alayının sancaktarıydım artık. Ama o göreve gidebilecek miydim subay olarak?
Kör talih hala peşimdeydi. Altı bin kişilik yedek subay içinde ülkemizin en uzak köşesini işaret eden, en kötü kur’ayı ben çekmiştim.
Ama olsun. Keşke ben subay olayım, temize çıkayım da, isterse Fizan’da askerlik yaptırsınlar bana.
Subay okulu bitti. Elbiselerimizi giydik. Bugün Diploma alacağız. Ben hala kıtaya çıkarılmadım.
Allahım!..
O diplomayı elimde görmeyi nasip et bana.
Eğer son dakikada, ismim okunduğunda başıma bir hal gelirde, eskilerde olduğu gibi diplomam yırtılırsa; Sen ey zalim, zehir hafiye komiser Ali.
Seni lime-lime doğramaz mıyım??
Vatan bekçiliği sevinciyle ateş gibi parıldayan binlerce genç ast teğmen, Yedek Subay Okulu’nun eğitim alanında toplandık. Yeri göğü inleterek İstiklal Marşını okuduk. Okul komutanı Tuğgeneral Hadi Üçer,başarılar diledi komutanlık görevimiz için.. 36. dönem yedek subay okulu Birinci, ikinci ve üçüncüsü onun elinden diplomalarını aldılar.
Bölük komutanları kırmızı kurdelelerle rulo edilmiş diplomaları dağıtmağa başladılar bölüklerine. Diplomasını alan koşarak ayrılıyordu sırasından .
İsmim okundu.
Yüreğim yerinden fırlarcasına atmağa başladı. Bayılmak üzereydim. Düşer gibi komutanın yanına gidip titreyen elim ve bacaklarımı belli etmemeğe çalışarak. Esas duruşa geçtim. Selam verdim komutanıma
Tebrik ederim dedi komutan, Senin gibi çalışkan öğrencilerim sayesinde birinci oldu bölüğüm. Bana övünç ve gurur yaşattınız.
Diplomamı uzattı bana. Tekrar selam verdim.
Pekiyi dereceli diplomamı kaptığım gibi fırladım.
Artık şerefli Türk subaylarından biriydim ben de
Bölüğü yardım. Arkamdan çağırırlar korkusu duymadan uçarcasına yittim dutluklar arasında.
Şimdi KKK lığı olan o zamanki Piyade Yedek Subay Okulu’yla Bahçeli Evler arası, dut ağaçlarıyla kaplı, üstünde hiçbir bina olmayan boş araziydi.