13 Nisan 2011 Pazar
O. İRFAN IŞIK
Bir başka av hikayesi
Bu metin Şirin ÜNYE ve ÜNYE Kent gazetelerinde dört haftada, ayni gazetelerin sitelerinde bir defada yayımlanacaktır

Elimdeki üç metreden uzun sırığı, bataklığın bulamaç kıvamındaki çamurunun üstünde dikine tuttum. Sırığı tuttuğum parmaklarımı gevşeterek sadece düşmesini önleyecek şekilde dokunarak kontrol ettim. Sırık kendi ağırlığıyla yavaş- yavaş çamura gömülmeğe başladı.

Yarısından çoğu batınca elimi çektim.

Bu güne kadar yüzlerce kez seyrederek gördüğüm bu dramatik gömülüş beni hala etkiliyor hayrete düşürüyordu.

Sırık hiç hız kaybetmeden battı. Bataklık yuttuğu nesnenin yüzeyinde bıraktığı çukuru yavaşça düzeltip kapadı. Tıpkı bir tabaktaki balı parmağınızla yardığınızda, oluşan yarığı balın iki yandan yavaş-yavaş akarak kapatıp eski durumuna getirmesi gibi…

Bulunduğum yerde, bataklığın kaç metre derinliğe indiğini tahmin etmek olanaksızdı.  Hiç kimse de bilmiyordu zaten. Buraya bir canlının düşmesi, kesin ölüm demekti. Şimdiye kadar bataklığın insan Ya da hayvan yuttuğu görülmemişti. Bataklığın sınırı öylesine belirgindi ki, sağlam zeminli araziden ilk bakışta anlaşılacak kadar ayrı yapıdaydı.

Koyu bir bulamaç kıvamındaki bataklığın bitki örtüsü, liken kadar ince, tül gibi, beyaz çiçekli, koyu yeşil, yosunumsuydu ve bataklığı sıvama örtüp, altındaki çamuru saklamıştı.

Şimdi bulunduğum yerin dışındaki bataklık sınırından içerisi, tıpkı, bir kumsaldan sığ bir denize girerken suyun her adımda biraz daha derinleşmesi gibiyken, sırığı yutan burası da tıpkı bir falezmiş gibi dipsiz bir derinlikteydi.

Çiçekli bataklık bitki örtüsünün sadece burasından başlayan ve bu örtüden  daha yüksekte duran, çiçeksiz, apayrı yapıda, çok sık küçücük yapraklı bitki topları çıkmıştı yüzeye.

Bataklığın içinde ve sağlam zeminden epeyce uzakta bunlardan binlercesi vardı ama bataklığın sınırına önümde bulunanlar gibi yakın başka hiç bir yerde yoktu.

Bataklıktaki bu ikinci tip bitki, bir daire şeklinde ve kubbeli, en büyüğü 60 cm. kadar çapında, çamur zemine sık ya da seyrek serpilmiş gibiydiler1

Denenerek öğrenilmişti ki üzerine basan en ağır insanı bile kırılıp batmadan taşıyabilecek kadar güçlüydüler.

Bataklığın derinliklerindeki sağlam zemine tutunmuş köklerinden yükselen çelik kadar sert onlarca ayrı gövde,  birbirine dolanmış,  yüzeydeki dairemsi yeşil topların çapı kadar  tek bir gövde oluşturmuşlardı çamurun içinde. Ama eğrilip bükülemeyen bu kütük şekline girmiş gövde, içinde bulunduğu oynak ortamda, kökünün üstünde, ileri geri ve yanlara doğru gidip geliyor, bir metreye yakın yarıçaplı bir daire çizebiliyordu.

Üstünde olduğum sağlam zemine, sadece burada en yakın olan, bataklığın içine doğru dizilmiş, üç bitki topunun önündeydim. Onlara basarak yürüyecektim bataklığın içinde. Bu üç bitki topunun benden ve birbirlerinden uzaklıkları bir buçuk metre kadardı. Ondan sonrakiler ise bazı yerlerde birbirlerine bitişik gibi sık, bazı yerlerde de rahat bir adımla ulaşılabilecek aralıklarla, üzerlerine basılmak amacıyla dizilmiş karo taşları gibi serpilmiş durumdaydılar.

Ben bu üç bitki topunu bataklığa düşmeden geçip daha sık konumdaki bitki topluluğuna ulaşabilirsem, 250 m. uzaktaki küçücük adaya gidip avlanacaktım.

Avlanmak için göze aldığım risk akıl karı değildi ama av merakı böyle bir şeydi işte. Üstelik bu göze aldığım şimdiki risk,  adacığa geçişimin yedincisi olacaktı. Oraya ayağımdaki kısa çizme, 50 fişek ve bir de tüfeğimle gidecektim. Dönüşte onlarca ördekle daha ağır olacaktım ama sorun olmayacaktı bu ağırlık. Çünkü bataklığın sınırı olan şimdi durduğum yerin karşısına geldiğimde, yükümü tek- tek karşımdaki sağlam zemine fırlatıp atacak, fişek ağırlığından kurtulduğum için de daha rahat olacaktım.

Şimdi avlanacağım adaya gitmeğe hazırlanmalıydım.

Benden bir buçuk m. kadar uzaktaki birinci bitki topuna ulaşmak kolaydı. Önceki geçişlerimde yaptığım gibi çengelli bir ağaç dalıyla topu kendime çektim. Yavaş-yavaş yanıma kadar geldi. Çökerek dizlerimle üstüne yerleştim. Elimdeki çengelli dalı, sağlam zemine dayayarak üstünde dengemi sağladığım topu, şimdi benden iki buçuk m. kadar uzakta bulunan topa doğru ittim. Çengelli sopanın uzanacağı mesafeye gelince uzatarak ikinci topu yakaladım. Hem üstünde bulunduğumu, hem çektiğim topu birbirine birleştirdim. Sıkıca tutarak dizlerimin üstünde ikinciye geçtim. Birinci bizden ayrılıp yerine giderken ben biraz geriye doğru kaykıldım. Altımdaki bitki topu üçüncüye doğru hareketlendi yavaş-yavaş. Alışkın bir davranışla onu da yakalayıp çekerek üstüne yerleştim. O, sık bitki topluluğuna yaklaşırken, cambazlar gibi sıçrayarak bir-iki-üç-dört bitki topuna basarak ötekilerin oluşturduğu tehlikesiz platforma ulaştım. Seyrek pus bulutlarının arkasındaki dolunay, her ayrıntıyı rahatça görmemi sağlıyordu.

Önümdeki 100m.lik alanda bataklığa düşme tehlikesi yoktu. Bulunduğum yerde durarak biraz soluklandım. Ayağımın altındaki bitki topları birbirine bitişik gibiydiler.

Yeteri kadar dinlendikten sonra, en büyük çaplı toplara basarak ilerlemeğe başladım. Sıklığı geçip ikinci geniş aralıklı basamaklara geldim. Burası birinci geçit gibi çok tehlikeli değildi.

Durarak bir süre daha soluklandım.

Çengelli sopamı uzatarak üstünde karşı platforma geçeceğim en büyük çaplı bitki topunu yakalayıp çektim. Üstüne emniyetle çıkabileceğim mesafeye gelince dikkatli bir adımla geçişi başardım. Ellerimle de destek yaparak dengemi sağladım. Gene kendimi biraz kanırarak bitkinin ileri gitmesine yardım ettim. O çamurda hareketini hızlandırıp ilerdeki topluluğa yaklaşırken ben atlamağa hazırlandım. İstediğim mesafeye gelir gelmez bir yay gibi gerilip sıçradım. Bir-iki-üç-dört adım… Birbirine bitişik gibi duran topluluğa ulaştım.

Şimdi rahattım. Yavaş-yavaş ama dikkatle yürüyerek Ahmet’in 10 metre kare var yok büyüklüğündeki adasına vardım.

Yerden 75 cm. yüksekliğe ancak ulaşan salaş paskama ( çer-çöp ten yapılma bek yeri)     

Attım kendimi. Saz yatağıma uzandım. Uzun süre dinlendim.

Dolunay puslu havada, yüzlerce metre uzaklıktaki çevremi, mat bir ışıkla aydınlatıyordu.

İçim sevinçle doldu. En zengin avlar böyle gecelerde yapılırdı çünkü. Ördeklerin geçiş yolunun tam kalbindeydim. Hava pusla kaplı olduğu sürece üstümden geçen her ördeği, gündüz gördüğüm kadar net görebilecektim göz kamaştırmayan dolunay ışığında.

En garantili avlara ateş etme kararı alarak beklemeğe başladım. Ve ilk ördeği vurdum.

Sonra en kısa süre içinde getirdiğim fişekler bitti.

Ada ördeklerle dolmuştu.

Ördekleri toparlayıp dönmeğe hazırlanırken Ahmet’in bu kadar kısa bir süre içinde bir dolu ördekle dönüşüme nasıl şaşıracağını düşündüm. Tam bu sırada, dönüş yolumun üstünde bir adamın bana doğru gelmekte olduğunu gördüm.

Yerimin keşfedildiğini sanarak hayret ve üzüntü içinde kaldım. Bataklığın en korkunç yerini geçmeyi başaran bu korkusuz adam kim olabilirdi?

Karanlık gölge yaklaşınca Ahmet’i tanıdım.

Hay Allah dedim. Ulan beni üzüntüden öldürüyordun az daha diye seslendim. O, cevap vermeden yaklaştı. Ördeklere hiç bakmadan oturalım hele dedi. Sana anlatacaklarımın zamanı geldi. Elinde olağandan iri ve kalın bir sigara vardı. Gazete kağıdına sararak yaptığı bir sigaraydı bu.

Beni deniz tarafına alarak oturdu. Bana da oturmamı işaret etti.

Hah!  Oraya otur ki duman altı olma dedi.

Sonra da elindeki sigarayı göstererek

Sen hiç esrar içen adam gördün mü? Dedi.

Şaşkınlığım kat- kat artarken o devam etti. Üstünde bulunduğumuz adayı bir sen biliyorsun bir de ben dedi. Burasını nasıl bulduğumu, bizi buraya getiren, hiç kimsenin geçmeğe cesaret edemeyeceği yolu nasıl keşfettiğimi hiç sormadın.

Devamlı, ördeklerin geçiş yolu üzerinde olan şurada olsam diye burayı işaret edip orada avlansam kimbilir ne çok ördek avlardım diyordun ya!..

Bir gün ne olursa olsun seni buraya getirmeğe karar verdim. Maşallah sen de bataklıktan hiç korkmadan buraya gelmeyi başardın.

Ama sen buranın avdan başka ne işe yaradığını da hiç sormadın. Zaten soramazdın. Hiçbir şey bilmiyordun ki. Şimdi her şeyi öğrenmenin zamanı geldi.

Burası benim yaz aylarında ekip biçtiğim tarlam. Bahar aylarında kabarıp yükselen kargı kamışlarının gizlediği bu tarlacığa, dişi Hint Keneviri ekerek esrar elde ediyorum ben. Bağımlısı olduğum esrarı içmek ve bir bölümünü satarak nafakamı temin etmek için.

Sen hiç farkında olmadın ama bizim bu köydeki her erkek esrar içer.

Yıllar önce bu durum devletin kulağına gitti. Baskınlara uğradık. Hapisler yattık. Tarlalarımızdaki esrar bitkilerimiz sökülerek yakıldı. Ve devamlı göz altına alındı köyümüz.

Ama esrar içme ve esrar bitkisi ekme alışkanlığımız her şeye rağmen devam etti.

Köylüler öyle bulunmaz zula tarlalar oluşturdu ki. Duyanlar inanamaz. İşte, benim bu kimsenin bulamayacağı bataklıktaki zula tarlam gibi pek çoğumuzun da var.

Bu kadarcık bir alan, kardeşimle benim içeceğimizle satıp geçimimizi sağlayan parayı kazandıran esrarı yetiştiriyor bana.

Hiçbir köylü bir başkasının ekim yaptığı yeri bilmiyor. Bilmek istemiyor.

Senin gibi ben de burada avlanmanın çok bereketli olacağını anlayınca bataklıktan buraya geçiş yolu araştırmağa başladım. Biliyorsun bataklığın sağlam zeminine yakın kıyılarında bulamaç çamurda yüzerek yer değiştiren bazı küçük adalar var.  Bataklıkta, içerlere geçiş için yol oluşturuyorlar bunlar.

Biz hissetmiyoruz ama domuzlar hissediyor bu yolları.

Ormandan ürküttüğüm domuzları, bir çok kez bataklığa sürdüm. Zikzaklar çizerek bataklığı boydan boya geçişlerini izledim ama onların göğüsleri hizasında geçtikleri yerde ben bir adım bile atamadım. Bataklığın içinde de yüzen adalar mı vardır nedir? Domuzların becerisine şaşıp kaldım her seferinde…

Sonra bu tehlikeli geçişi, ölümü göze alarak denedim ve başardım. Ne tuhaf! Bu yolu sana gösterdiğimde, senin ürkerek asla denemeyeceğini sanmıştım ama benden daha ustaca geçtiğini görünce bir kat daha hayran oldum sana.

On beş yıldır burada avlanıyor, ekim ve hasat yapıyorum.

Esrar, Hint keneviri bitkisinin tümünden elde edilebilir.

Yaprağından, çiçeğinin sütünden. Çiçeğinin kendisinden. Bitkinin kurutulmasından. Tohumundan.

Hint kenevirinin çeşitli organlarından elde edilen esrarın adları değişiktir.

En ucuz ve en kolay elde edileni, kurutulmuş kenevir yaprağıdır. Esrarkeşler arasında hatta dünyadaki yaygın adı OT tur. Çok çeşitli olarak içilir. En yaygını da işte benim içtiğim gibi tütün içine yaprağı yayarak sigara yapıp içmektir. Yabancı ülkeler esrarlı sigaraları fabrikasyon olarak imal ederler kaçak olarak piyasaya sürerler. Bazı Avrupa ülkelerinde esrar yasal olarak satılıyormuş bile. 

Daha kaliteli esrarlar da yaparız biz. Bunları misafirlerimize ikram eder, içer, satarız da.

Esrar elde etmek için kenevirin baş kısmını kurutur, toz haline getirir, elekten geçiririz.

 Elek üstündeki kaba esrarı tütünle karıştırır, kağıda sararak sigara yapar içeriz.  Yada ucuza satarız.

İnce toz kına gibi yeşildir. Tozun inceliği ve saflığına göre renk ve kokusu değişik olan bu esrara GUBAR ismi verilir.

Toz gubarın plaka haline nasıl getirildiğini bu gece sana göstereceğim.

Ahmet’in kafamı allak bullak eden anlattıklarını duymak ve onun bambaşka bir yönünü görmek beni şoka sokmuştu.

Gecenin en ileri saatlerine ulaştığımız bir sırada kalktık.

Gelişte yaşadıklarımı dönüşte Ahmet’le birlikte yaşayarak bataklıktan çıktık. Eve girinceye kadar Ahmet’i düşündüm. Öylesine fakir bir adamdı ki, iki odalı, direkler üstüne kurulmuş evinin pencere boşluklarını hasırla kapatmıştı.  Çerçeve yaptırıp cam takamamıştı oralara. Avladığı kuşları ve av hayvanlarını, (60 sene önce oraların ormanlarında sayısız karaca yaşıyordu ) evinin avlusunda yetiştirdiği sebzeleri yiyerek yaşıyordu, eşi ve dört çocuğuyla.

Evi, şehirli bir ağanın yüzlerce dönümlük mısır tarlasının içine yapılmıştı. Ağanın tarlalarının bekçisiydi Ahmet. Ağadan bu hizmetine karşılık sadece ekmeklik mısır ununu alıyordu her yıl. Bir de kendi hesabına sebze yetiştiriyordu ağanın topraklarında.

Ağa sana para vermediğine göre ailenin ihtiyaçlarını nasıl karşılıyorsun diye sorduğumda;

Avladığım ördekleri sattığımı biliyorsun ya diyordu.

Bir çift ördek o günlerde bir liraydı. Ahmet toptancıya 75 kuruşa satıyordu çiftini.

Oraya her gidişimde onu, eşi ve çocuklarıyla ördek yolarken görüyordum.

Ördeklerin yoldukları göğüs tüylerini biriktirerek yastık yatak edinmek isteyenlere satıyordu Ahmet. İyi para ediyordu ördeğin göğüs tüyü.

Bir yıl, elli kilo tüy sattığını söylemişti. O kadar göğüs tüyünün kaç ördekten yolunduğunu düşünmek bile istemiyor insan. Ama ne olursa olsun, Veysel’in masraflarını karşılayamazdı av geliri.

Şimdi masrafın neyle karşılandığını çok acı bir şekilde öğrenmiştim.

Benim evine geldiğim günlerde daima soframda bir kızarmış tavuk, bir küçük şişe içki oluyordu. O, şarap içer, rakıya dokunmazdı.  Evinin oda duvarlarında her zaman çift-çift yolunmuş ördek asılıyken bana niçin tavuk kestiğini ve rakı aldığını sorduğumda:

-İmkanım olsa da sana kuzu kesebilsem diye hayıflanıyordu. Çocuklarım senin sayende giyiniyor, senin sayende okuyor büyük şehirlerin mekteplerinde diyor, öpmek için ellerime sarılıyordu. Tüm bunlar için olsa gerek, ısrarla kendisine yumurta verecek tavuklarını kesiyor,

İçki satın alıyordu benim için. Ben sofraya gereken her şeyi getirdiğim halde.

Ahmet’in minnet borcunu ödemek için yaptığı bonkörlüğün bedeli esrarmış meğer.

Eve geldiğimizde, her seferinde olduğu gibi, Ahmet’in kendinden bir yaş küçük kardeşi Beşir, sofrayı hazırlamış, en büyük saygıyla el-pençe duruyordu ağabeyi ve benim karşımda.

Taşıdığımız ördeklerin çokluğunu görünce sevgi ve takdirle gülümsedi.

Maşallah dedi.

Çizmelerimizi çıkardı ayaklarımızdan. Üstüne uzanarak dinleneceğimiz yataklarımızı serdi sofranın iki yanına. Sobayı yaktı. Köz dolu mangalı açarak baş taraflarımıza koydu. İşi

Bitince, kapının yanına giderek ellerini göbeğinin üstünde birleştirdi, saygıyla beklemeğe başladı.

Ahmet kardeşine bakarak ilk emrini verdi. Beşir misafir kınamızı getir bakalım.

Beşir tokat yemiş gibi sendeledi. Benzi sarardı. Öyle çok korkmuştu ki…Ne yapacağını şaşırdı. Benim varlığımdı onu korkutan.

Esrar ürettiklerini bilen her kişi ölümcül bir tehditti onlar için. Israr etti Ahmet.  Git,  al getir hadi.

Beşir evden indi. Kümesin arkasında, evcil kaz ve ördekleri için hazırladıkları gölcüğü kürekle kazdı. Gölcüğün dibine bir kaç naylon torba içinde gömülmüş tozu çıkarıp getirdi, ağabeyinin önüne koydu.

Jiklet sakızlarının sarılı olduğu aleminyum folyolarından birini aldı başının üstündeki terekten Ahmet. Jiklet sakızı kalınlığında olabilecek miktardaki tozu, folyonun içine yaydı. 

Kapatıp maşanın üstüne koydu. Mangaldaki ateşte, önlü arkalı ısıttı kendi bildiği süre kadar. Isıttığı folyoyu yere koydu. Soba tahtasının altında duran düz bir ırmak taşını folyonun üstüne bastırarak altındakinin soğumasını bekledi. Bir süre sonra alarak folyoyu açtı. İçinden, parıl- parıl parlayan, katran gibi simsiyah bir plaka çıktı.

Benim hayretten irileşmiş gözlerime bakarak:

-İşte dedi. Dünyadaki en kaliteli ve elbette en pahalı esrar bu. Keşke sen esrar kullansaydın da ben içmeğe de, satmağa da kıyamadığım bu malı sana ikram etseydim dedi.. Bundan epeyce bir miktar satabilen kişi zengin sayılır bu köyde.

Sessizce yemeğimizi yedik. Ben, av köyünden dönmek için acele ediyordum. Dönecek, esrar hakkındaki her şeyi öğrenecektim.

Eve gelir gelmez, kitapların, ansiklopedilerin başına çöktüm. İşte bilgi:

Esrar dişi kenevirden elde ediliyor. Kelime, Farsçadan Arapçaya geçmiş. Ve adına

(ŞAH TOHUMU – ŞAH  DANAÇ) denerek önemi belirtilmiştir.

Antik çağda:

Hintliler:  Neşelenmek, güzel hayaller kurmak için içiyorlardı esrarı. Kenevirin mayalanmış öz suyunun katılaşmışını, havanda ezerek yapıyorlardı. Bu şekilde elde edilen esrara SOMA diyorlardı.

Persler:

Kenevir tohumlarını sıcak suya atarak buharlaşmasını sağlıyor, sonra da bu dumanı soluyarak sarhoş oluyorlardı.

Herodotos: ( M.Ö. 480-425 )

Esrar kullananların, kurutulmuş kenevir yapraklarını (yani bu gün en ucuz olan, dünyanın her tarafında ayni şekilde kullanılan  OT u ) ateşe atarak yaktıklarını, sonra da dumanını soluyarak sarhoş olduklarını yazmış.

İbni Sina:

Esrara  KUNNAP  diyor. Kaynatılarak yumuşayan yapraklarından hamur yapılır. Ya da kenevir yaprakları kurutulduktan sonra toz haline getirilir; Susam tohumu ve şekerle karıştırılarak macun yapılır; Yenilir diye yazmış.

Evliya Çelebi:  (1611 – 1682 )

İstanbul’da esrar yapan ve satan on altı dükkan bulunduğunu; En iyi cins kenevirin Bursa’da yetiştiğini; İkinci iyi cins kenevirin Konya ovasından elde edildiğini yazıyor.

İstanbul’daki esrar satan dükkan sahiplerine ( ESNAF – I   BENKÇİYAN ) dendiğini, bu dükkanlardan esrar temininin sorunsuz ve çok kolay olduğunu, Satın alınan esrarın  (ESRAR  TEKKELERİ) nde içildiğini, Çok sayıda esrar tekkesi olduğunu; Esrar tekkeleri dışında Bektaşi ve Nakşibendi tekkelerinde de esrar içildiğini; Esrar tekkelerine para ile girildiğini; Tekke sahiplerinin, ayrıca para karşılığı, Nargile ve Kabak denilen özel kapların içinde 

(CUK ) adı verilen siyah ve kıvamlı bir madde halindeki esrar otunu yukarda adı geçen kaplarda yakarak esrarkeşlere sunduklarını; bu şekildeki hizmetin çok pahalı olduğunu; Konya’da üretilen kenevire  ( BAN )  otu dendiğini yazarak tarihe not düşmüş.

Osmanlıda esrar, bal ve baharatla karıştırılarak güzel kokulu deva  ( DEVAMİSK) adıyla satılmış, daha sonraları da Avrupa’ya ihraç edilmiştir:

Orada, Devamesk,  DE – VAMKS adıyla satılmıştır. BOUDLERE devamiski severek kullanmış, adına REÇEL demiştir.

İmparatorluk ve cumhuriyet Türkiye’sinde esrar kullanmak yasaktır. Hiçbir devirde olmadığı gibi Cumhuriyet Türkiye’si de esrar kullanmanın önünü kesememiştir.

İthal edilen, toz esrarın farklı karışımlarla imal edilmiş  şekline AFGAN ismi verilir. İthali kaçak yolla sağlanır.

Kenevirin çiçekli tepe kısmında koyu bir sıvı vardır. Buna REÇİNE ESRAR denir.

Evlerde yetiştirilen kenevir ( İNDOOR ) Avrupa’da ot şeklinde kullanılır.

Boyu bir buçuk metreye kadar yükselen kenevirin yoğun olarak ekildiği tarlalarda, esrar üretenler, bu tarlalarda deri giysilerle dolaşarak kenevire temas ederler. Kenevirin gövde, yaprak ve çiçeklerindeki yapışkan madde sürtünme esnasında deri giysiye yapışır. Bıçakla sıyrılarak deri giysiden alınan bu madde saf esrar olarak çok pahalı fiyatlarla alıcı bulur.

Bir süre gidemedim Ahmet’in yanına. Devamlı onun suçlarının bağışlanmasını dileyerek yaşadım  bu süreci.

Sonra bir gün, o çıkageldi.

Bana kırgın olduğunu biliyorum. Sakın esrarı tüccarlara satıp da günahsız gençleri zehirlediğimi düşünme. Ben bu zehiri eski bağımlı içicilere satıyorum. Ayağıma gelip alıyorlar zaten. Köyümüzde, her üreticinin müşterisi ayrı. Ben toptancı olmadığım için bağımlılarla alış-veriş yapıyorum. Toptancılar parekende işi yapmazlar. Onun için de ben kendimi masum addediyorum.  Bunu bilmen için geldim yanına. Küslüğünü devam ettireceksen beni kahrımdan öldürürsün dedi.

Hadi çarşıdan saçma-barut almağa gidelim dedim.

Sevinçle sarıldı bana.

Sonra senelerce avlandım Ahmet’le.  Ama günah adasına bir daha hiç gitmeden.

O da, ben de niye böyle olduğunu hiç sorgulamadık…    



Bu Haber 639 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Başlık : Hocam'a Tarih : 7 Mayıs 2011 / Pazar Üye Adı :GÜLŞEN YALÇIN ŞENOL
İrfan Hocam, Yazılarınızı okurken; sanki büroda oturmuşuz karşılıklı sohbet ediyoruz siz anlatıyorsunuz ben yine pür dikkat sizi dinlermiş gibi hissediyorum... Ses tonunuz, kelimeleri tonlayışınız hafızama kazınmış dolayısıyla okumuyorum sizi dinliyorum... Ünye Kalesi'ne belki 10 kez çıktım fakat sizinle gittiğimiz kadar hiç birinde zevk almamıştım... İyi ki varsınız sizi çok seviyorum...
Başlık : Eski günler Tarih : 13 Nisan 2011 / Pazar Üye Adı :mustafa kavaklıoğlu
Sayın Hocam, Bahsettiğiniz o köye bende birkaç defa gittim.Orada liseden(kabataş)sınıf arkadaşım var.Gerçi uzun zamandır görüşemedik ama en yakın zamanda kendisini ziyaret edeceğim.Arzu ederseniz beraberde gidebiliriz.Saygılarımla.