Zengin Rum halk, Yurtlarından çıkarılacakları gerçeğine alışınca, servetlerini kurtarma telaşına düşmüşler, bunu hangi yolla başabileceklerini düşünmeğe başlamışlardı.
Yedi göbek Ünyeli manifaturacı Dimitri, sayılı zenginlerden biriydi. Mübadeleye tabi her
Rum’un elinde, sahile taşıyabileceği kadar eşyayı götürme hakkı olduğu ilan edilmişti.
Paralarını götürmelerine izin verir miydi TBMM hükümeti?...
Asla vermezdi. Hükümet izin verse bile, onları Yunanistan’a götürecek olan muhafızları buna uyarlar mıydı? Rumlar, adları gibi biliyorlardı ki, muhafızlar, canlarıyla birlikte alırlardı paralarını ellerinden.
Para götüremezdi Dimitri. Para daha sonra bir şekilde alınmak üzere burada kalmalıydı. Ama nasıl? Nerede?
Bunu sonra düşünmeyi kararlaştırarak, mallarını nasıl altın paraya çevirebileceği problemine yoğunlaştı. Nesi var, nesi yoksa hepsini yarı fiyatına, hatta daha azına satılığa çıkaracak, kasasındaki altınlarla birlikte yeni altınları koyabileceği büyüklükte bir öveç alacaktı. [ öveç: Ünye çömlekçilerinin –ki onların da hepsi Rum’du- yaptığı, içine tereyağ, Peynir, zeytin konulan, geniş ağızlı, kapaklı, pişmiş topraktan bir çömlekti]
Sabah erkenden dükkanını açtı. Rum esnafı, Komşu Türkleri bir bir dolaştı. Deposundaki, dükkanındaki değerli kumaşları satabildiği kadar sattı. Yok pahasına… Sonra da bir öveç satın aldı. Geceyi bekledi.
Yüzlerce, Reşat-Hamit tuğralı altın liraları, beşi birlik denen 35 gr. Çeken beş liraları, özenle istif etti övece. Geniş ağzını çömlekçi çamuruyla mühürledi. Kapağı bu çamura yapıştırdı. Sonra da hazinesini bir torbaya koyarak omzuna vurdu. Evine geldi. Taşlıkta dizili su ve turşu küplerinin yanındaki erzak öveçlerinin yanına, sıradan bir çömlekmiş gibi koydu gizlice.
Hane halkının, yaptığı işten haberi olsun istemiyordu Dimitri. Yukarı çıktı. Eşi,
Çocukları yastaydılar sanki. Gözleri, günlerdir süren ağlamaktan kanlanmış, göz kapakları şişmişti. Sessiz ve hüzünle sofraya oturdular. Hiç birinin boğazından lokma geçmiyordu. Yiyor gibi yaptılar. Sonra gene oturma odasına geçtiler. Hiç konuşmadan bir süre oturdular. Daha sonra herkes yatak odalarına çekildi. Bu kez de uyur gibi yaparak derin düşüncelere daldılar.
Dimitri, hazinesini hazırlamıştı ama, onu nereye gömecekti? En bulunmaz, en gizli, en akla gelmez yer neresiydi?
Öveci bir mezara gömmek sakıncalı mıydı?
En garantili mezar bir Müslüman mezarı değil miydi? Ama Müslümanların, anne yada babanın mezarının üstüne çocuklarını gömme gibi bir uygulamaları vardı. O, ikinci ölüyü gömme uygulaması, övecin olduğu mezara denk gelirse, elli yıllık birikimi açığa çıkmaz mıydı?
Yok. Hayır. Ne Müslim, ne gayri Müslim mezarı olamazdı gömü yeri.
Bir ev içi yada temeli, cami, kilise, çeşme, köprü,,?... Hayır, hayır… Hiç birine emanet edemezdi hazinesini.
Gömü yeri, kimsenin düşünemiyeceği bir yer olmalıydı.
On yıl, yirmi yıl, otuz, kırk, elli, yüz yıl geçse bile aradan orayı hemen bulabilmeli, unutmamalıydı. Yunanistan’da, orayı, tekrar tekrar tarif edip ezberlettiği çocukları, torunları
da unutmamalıydılar.
Hiç bilmedikleri, görmedikleri öz yurtlarına döndüklerinde, kendi elleriyle gömmüşler gibi bulmalıydılar orayı. Değil mi ki Megalo İdea bir gün gerçekleşecek? Değil mi ki, kendi soyu da muhacirlikte üreyip sürecek? O gün geldiğinde, kendisi olmasa bile, kendi sulbünden olma torunlarından biri, kararlı adımlarla gidecek, büyük, büyük, büyük dedesinin elleri kendi elleriymiş gibi orayı kazacak, öveci alıp evine getirecekti.
Kıpırtısız yattığı yatakta, geniş bir mutluluk gülümsemesi yayıldı yüzüne Dimitri’nin. Parasına güvenli bir yer bulmuş, gömmüş, yıllar sonra çıkarıp kavuşmuş gibi…
Hayalden gerçeğe döner dönmez, bıçakla kesilircesine söndü mutluluğu Dimitri’nin. Öveci gömeceği güvenli yeri bulamamıştı ki henüz. Aklına gelen tüm gömü yerleri güvensizdi.
Derin bir iç sızısıyla Yunan ordusunun, Anadolu içlerine yürüyüşü sırasında, Müslüman Türklere yaptığı kötülükleri anımsadı.
Savaşta, eşini ve oğlunu şehit vermiş bir Türk anasını dükkanından kovuşu geldi aklına. Pişmanlıkla, alev alev yandı içi.
Kadın yalvararak, birkaç arşın basma istiyordu kendisinden. Yetim kızına bayramlık entari dikmek için. Borcum olsun diyordu. İneğimin sütünü paylaşırım seninle. Sen, yeter artık, borcunu ödedin deyinceye kadar. Dinimiz ayrı olsa da Tanrımız bir diyordu ağlayarak.
Defol demişti Dimitri kadına. Acımasız bir hışımla, defol… Hangi birinize acıyayım ben.
Soyumuzun binlerce yıldır yaşadığı ülkemizi, dağlardan gelip elimizden aldığınız yetmiyor mu? Şimdi sıra bizde. Geldiğiniz yere yollamıyacak, topunuzu yok edeceğiz sizin. Aynen kocan ve oğlun gibi. Şimdi yıkıl karşımdan…
Kadının bakışları uzaklara dalıp donmuş. Yanaklarından yol yol akan göz yaşları kurumuştu birden.
Utandırdın beni Dimitri Efendi demişti. Sana söylediğim her sözü geri alıyorum. Onları yüce Tanrı duydu. Seni ona havale ediyorum.
İçindeki yangın, Tüm gövdesini sardı Dimitri’nin. Kadının ilencini yeniden duyar gibi oldu utançla.
Onların yerine biz yok oluyoruz şimdi dedi mırıltıyla.
Sonra telaşla, gömü yeri arama düşüncesine yönlendirmeğe çalıştı zihnini. Bir türlü beceremiyordu. Kadının imgesi, ete kemiğe dönüşmüş, korkunç bir tehdit olarak dikilmişti karşısına. O gün nasıl o denli acımasız olabilmişti? Yüzünü dövecekmiş gibi azdırarak, kovmuştu acılı, zavallı kadını.
Olayı şimdi yaşıyormuş da o alçakça davranışta bulunmamış gibi hayal kurarak şöyle dediğini düşündü.
Sütü paylaşırız demekte ne oluyor hemşire? Ben o kadar kötü bir komşun muyum ki yalvarıyorsun? İşte beğendiğin basma. Ne kadar gerekiyorsa al. Hem sonra, ne gibi bir ihtiyacın olursa bana gel. Hiç çekinme. Yetim yavrumuzun gözlerinden öperim. Var sağlıcakla git.
Yüzü kızardı. Ter içinde kalmıştı. Tarifsiz bir utanç ve pişmanlık yaşıyordu yatakta.
Tüm bu ve benzeri kötülüklerin cezası, Mübadele adıyla gelmiş, kendisi gibi Anadolu Rumlarını da vurmuştu.
Sadece İstanbul’la Tenedos ve İmroz adalarındaki Rumlar ve Batı Trakya’daki Türkler tabi tutulmamışlardı mübadeleye.
Şiddetli bir kıskançlıkla sarsıldı Dimitri. Kendisine dayanılmaz acılar veren düşüncelerden kurtulmağa çalıştı. Zihnini, hazinesini nereye saklayacağı problemine yoğunlaştırdı. Sonra birden sevinçle titredi. Bulmuştu.
O yer, Şehir dışındaki, Hasan Ağa’nın fındıklığı olmalıydı.
Diğer Rum esnafla birlikte sık sık davet edildiği çiftlikteki bakımlı fındıklık canlandı gözünde.
Hasan Ağa, dört oğluyla birlikte, kendi yetiştirdiği atlarıyla süvari olarak katılmıştı Kurtuluş Savaşı’na. Savaş sonrası, Rum çetelerinin kendisinden intikam alabileceğini düşünerek Ünye’de oturmaktan vazgeçmişti. Çiftlik terkedilmişti bu yüzden.
Yarın orayı ziyaret etmeyi kararlaştırdı Dimitri. Rahatladı.
Ertesi gün Terme’ye gideceğini söyleyerek at kiraladı hanların birinden. Altı-yedi top çeşitli kumaş aldı dükkandan. Öveci aralarına sarmaladı. Ata yükledi. İki tarafa tayladığı kumaş toplarının üstüne de kendisi oturdu. Bir top kumaşı da dizlerinin üstüne alarak öveci iyice gizledi.
Kısa saplı bir kazma ile toprağı dikine kesebilen bir kürek beli daha önceden heybeye yerleştirmişti. Atı dehledi.
Ünye’den çıktı. Orman içindeki Terme’ye giden patika yolda kimsecikler yoktu. Bir dere yatağından saparak çiftliğe vardı. Atı ahıra çekti. Hazinesini özenle indirdi attan. Öveci sevip okşadı.
Avucunun içi gibi bildiği fındıklıktaki yerli kayanın yanına götürdü öveci. Kayanın tam önünde, altı dallı, dairevi şekilde dikilmiş fındık ocağının tam ortasındaki çimi, 15 cm. derinliğinde keserek yerinden çıkardı. Toprağı bir silindir gibi dimdik, derince kazdı. Tam övecin çapı kadar. Çıkan toprağı avuçlarıyla etrafa saçmadan torbaya doldurdu. Sonra öveci
Açtığı çukura indirdi. Bu kez, torbadaki toprağı alarak sıkıca doldurdu övecin çevresine. Dolgu övecin ağzı hizasına gelince yüzeye kadar olan mesafeyi ölçtü. Derinliği belleğine kazıdı iyice. Yarım metre tam sayıydı. Unutması olanaksızdı.
Oradan çıkardığı çimin, tam yerine oturacağı seviyeye kadar tekrar toprak doldurdu övecin üstüne, basıp sıkıştırarak. Sonra da çimi yerine oturttu.
Ayağa kalkıp baktığında, yaptığı işin mükemmelliğinden gurur duydu. Gülümsedi Dimitri.
Fındık ocağının ortası, el deymemiş kadar doğaldı.
Torbada artan toprağı dönüşte dereye dökmeyi kararlaştırdı. Koca bir kucak ot yoldu fındıklığın ötelerinden. Getirip ahırdaki atın önüne attı.
Rahat ve dingindi. Şaştı bu haline. Behniye çıkarak oraya koyduğu kumaş toplarının üstüne yattı. [ Behni: Ahırda bağlı hayvanların, ot, saman, mısır sapı gibi yemleri, döküp saçmadan yemeleri için, önlerindeki duvara, göğüs hizalarında yapılmış ahşap oluk.] Düşünmeğe başladı.
Yunanistan’a ayak basmadan eşine, çocuklarına parayı nereye gömdüğünü söylemeyecekti.
Ola ki işkence görürlerdi. Gençler işkenceye dayanamaz, açık ederlerdi gömünün yerini.
İşkence der demez içi tekrar yanmağa başladı. Sahiden gideceklerdi ha!
Binlerce yıllık yurtlarından koparılıp atılacaklardı demek. Deminki dinginliği, rahatlığı uçup gitti. Yüreği bir kıskaçla sıkıştırılıyordu sanki. Göz pınarları ıslandı. Taştı. Sızlana sızlana ağladı Dimitri. Uzun süre… Gittikçe uyuştu. Sonra sızdı. Kabus dolu bir uykuya daldı.
Seher vakti, gövdesinin her yanı tutulmuş olarak uyandı. çok yorgun hissediyordu kendini. Doğrulup oturdu behnide. Kendisini üzen düşüncelere yeniden dalmamak için sıçrayıp atladı
yere. Bahçeye çıktı. Gene yeşil ot yoldu ata. Getirip, behniye attı.
Atın otu, haşır haşır sesler çıkararak iştah açan yiyişini zevkle seyretti uzun uzun.
Dudaklarının kenarında ince, buruk bir gülümseme vardı.
Öğleye doğru Ünye’ye döndü. Atı hana teslim etti. Asık bir suratla eve geldi. Kendisine merakla bakan eşine, kumaşları satamadığını söyledi.
Artık dükkanı açmayacaktı. Çarşıya bile gitmeyecekti. Kendileri gittikten sonra, tıpkı Rum’ların Türk’lere yaptığı gibi Türk’lerin de yağmalayacağını bildiği dükkanını görmeğe dayanamazdı. Ülkeyi terk et tezkeresi bugün yarın verilirdi kendisine.
Onları Yunanistan’a götürecek Gülcemal vapuru dün İstanbul’dan Karadenize açılmıştı.
Geliyordu.
İRFAN IŞIK